Fekâlû enu/minu libeşerayni miślinâ vekavmuhumâ lenâ ‘âbidûn(e)
Bu yüzden, "Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız" dediler.
Onun için: Biz, dediler, "kavimleri bize kölelik ederken bizim benzerimiz olan bu iki adama inanacak mıyız?"
Mü'minûn Suresi 47. ayet, Firavun ve kavminin Hz. Musa ve Harun'a karşı takındığı kibirli ve inkarcı tutumu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'beşer' ve 'abid' kavramları üzerinden, inanmama gerekçelerini ve toplumsal hiyerarşi algılarını gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesinin kökenini 'emn' (güven, emniyet) ile ilişkilendirir. Bir şeye iman etmek, o şeye güvenmek ve onu tasdik etmek demektir. Ayetteki 'enü'minü' ifadesi, Firavun'un, kendilerine tabi olmaları gereken bu iki beşere nasıl güvenip inanacaklarını sorgulamasını yansıtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'tasdik etmek, doğrulamak' olduğunu belirtir. Firavun'un bu sorusu, peygamberlerin getirdiği mesajı ve peygamberlik iddialarını doğrulamayı, yani onlara iman etmeyi reddedişini gösterir. Bu, sadece bir inanmama değil, aynı zamanda bir güven eksikliğidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'beşer' kelimesinin dış görünüşü, teni olan insanı ifade ettiğini belirtir. Firavun'un bu kelimeyi kullanması, Musa ve Harun'un kendileri gibi etten kemikten, sıradan insanlar olduğunu vurgulayarak, onların ilahi bir mesaj getirme yeteneklerini küçümsemesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beşer' kelimesinin Kur'an'da genellikle peygamberlerin insanüstü varlıklar olmadığını, aksine insanlar gibi yiyip içen, çarşıda gezen varlıklar olduğunu vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanım, Firavun'un peygamberlik makamının insanüstü bir varlık gerektirdiği yanılgısını yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşer' kelimesinin 'insan' anlamına geldiğini ve özellikle dış görünüşü, teni itibarıyla insanı ifade ettiğini belirtir. Firavun'un 'bizim gibi iki beşer' demesi, Musa ve Harun'un kendileriyle aynı insani özelliklere sahip olmalarını, onların peygamberlik iddialarını reddetme sebebi olarak sunmasını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'abd' kelimesinin hem 'kul' (Allah'a kulluk eden) hem de 'köle' (insana ait olan) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âbidûn' ifadesi, Firavun'un İsrailoğulları'nı kendi köleleri olarak görmesini ve bu durumun, onların liderlerinin peygamberlik iddialarını kabul etmesine engel olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'abd' kelimesinin 'itaat etmek, boyun eğmek' anlamlarını taşıdığını ve 'âbid'in de itaat eden, kulluk eden kişi olduğunu ifade eder. Firavun'un 'kavimleri bize âbidûn iken' demesi, İsrailoğulları'nın kendilerine boyun eğen, hizmet eden bir topluluk olduğunu ve bu durumun, onların liderlerinin kendilerine eşit veya üstün olamayacağı düşüncesini yansıtır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'abd' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, hem Allah'a kulluğu hem de insanlara köleliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'âbidûn' kelimesi, Firavun'un İsrailoğulları'nı siyasi ve sosyal olarak kendi egemenliği altında, köle statüsünde görmesini ve bu durumun, Musa ve Harun'un peygamberlik iddialarını kabul etmesine engel olan kibirli bir gerekçe olduğunu vurgular.
Mü'minûn Sûresi
Bu âyetler, inkârın ve neticesinde gelen helâkın ardındaki en temel hastalığa, yâni kibre, kendini Allâh'ın elçilerinden üstün görmeye işâret eder.
Bu ahlâkın ilk temsilcisi olan İblîs, Cenâb-ı Hakk kendisine "iki elimle halk ettiğime neden secde etmedin" diye sorduğunda "Ben ondan hayırlıyım (üstünüm); beni ateşten halk ettin, onu ise topraktan" (A'râf 7/12; Sâd 38/76) diyerek kibrini ortaya koymuştu.
"Beşereyni mislinâ" (Bizim gibi iki beşer): Fir'âvn ve çevresindekilerin kendilerine gelen peygamberleri yalanlamalarının ilk sebebi onları kendileri gibi beşer olarak görmeleridir. Hatırlanacağı gibi, aynı îtiraza (24), (33) ve (34)'üncü âyetlerde de rastlamıştık. Ehl-i küfür, peygamberlerin sûretine takılıp, özdeki ilâhî hakîkatlerini idrâk edemedikleri için bu şekilde îtiraz etmektedirler.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu îtirazlara yanıt olarak Kehf Sûresi 118/10 ve Fussilet Sûresi 41/6 âyetlerinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: "De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. (Ne var ki) bana, 'Sizin ilâh'ınız ancak bir tek ilâhtır' diye vahyolunuyor." Yine İbrâhîm Sûresi 14/11 âyetinde buyurulur: "Peygamberleri, onlara dedi ki: 'Biz ancak sizin gibi birer beşeriz. Fakat Allâh, kullarından dilediğine (peygamberlik) nîmetini bahşeder.'"
"Ve kavmuhumâ lenâ âbidûn" (Kavimleri bize kul köle iken): Bu, dünyevî güce, sosyal statüye ve ırk üstünlüğüne dayanan şeytânî bir kibirdir. Onlara göre, köleleştirdikleri bir kavimden bir peygamber çıkamaz. Onlar, hakîkatin ölçüsü olarak Hakk'ı değil, kendi toplumsal hiyerarşilerini ve güçlerini alırlar. Bu kibir, aklı ve kalbi örten en kalın perdedir.
Benzer îtirazları Mekkeli müşrikler Resûlullâh Efendimiz hakkında da dile getirmişlerdi. Örneğin, Zuhrûf Sûresi 43/31 âyetinde belirtildiği gibi, "Bu Kur'ân, iki şehirden (Mekke ve Tâif) birinin büyüğüne indirilmeli değil miydi?" diyerek vahyin zâhirî zenginlik ve nüfûz sâhibi birine gelmemiş olmasına îtiraz ettiler. Rivâyete göre, âyetin işâret ettiği kişiler Mekke'den Velîd b. Muğîre ve Taif'ten Urve es-Sekafî idi. Yine Furkân Sûresi 25/7-8'de şöyle dediler: "Bu peygamber de neyin nesi ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilseydi de onunla berâber uyarıcı olsaydı! Yâhut ona bir hazîne verilseydi veya yiyip içeceği bir bahçesi olsaydı ya!"
"Fe kezzebûhumâ" (Böylece ikisini de yalanladılar): Basîretlerinin kapalı olması ve kibirleri sebebiyle peygamberleri yalanladılar.
Sûrenin (24), (33), (34), (46) ve (47)'inci âyetlerine toplu olarak bakıldığında, içteki ve dıştaki kâfirlerin Allâh'ın elçilerini yalanlarken özetle şu iddiâları dayanak olarak kullandıklarını görebiliriz:
"Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir," sözüyle muhataplarını "değersizleştirme"ye çalıştılar.
"Size üstünlük sağlamak, başınıza geçmek istiyor," diyerek "yansıtma" yaptılar, yâni kendi güç ve tahakküm arzularını karşıdakine atfettiler.
"Eğer sizin gibi bir insâna itaat ederseniz, o zaman kesinlikle hüsrâna uğrarsınız," diyerek resûllere kulak veren kişileri "tehdit" ettiler.
"Onda bir delilik var" suçlamasıyla, vahy hakkında konuşmak yerine, vahyi getirene saldırdılar, ona "damgalama" ve "dışlama" uyguladılar.
Onların derdi Hakk'ı ve hakîkati araştırmak değil, bunları kendi hevâlarına uydurmaktı; o yüzden hakîkati getiren Allâh'ın elçilerine âdeta savaş açmışlardı.
"Fe kânû minel muhlekîn" (Helâk edilenlerden oldular): Peygamberleri yalanlamanın ve ilâhî hakîkatleri reddetmenin netîcesi helâk olmaktır. Buradaki helâk, sâdece Kızıldeniz'de boğulmak değildir. Asıl helâk, kibir sebebiyle kalbin mânen ölmesi, Allâh'ın rahmetinden ve hidâyetinden ebedî olarak kopmak, kendi kibrinin karanlığında mânen boğulmaktır.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe leallehum yehtedûn.
~ ~ ~
Andolsun, hidâyete ersinler diye Mûsâ'ya Kitâb'ı (Tevrat'ı) verdik.