Yâ eyyuhâ-rrusulu kulû mine-ttayyibâti va'melû sâlihâ(an)(s) innî bimâ ta'melûne ‘alîm(un)
Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.
Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin; güzel amel ve hareketlerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı bilirim.
Bu ayet, peygamberlere hitaben helal ve temiz rızıkla beslenmeleri ile salih amel işlemeleri gerektiğini vurgular. Ayet, Allah'ın kullarının yaptıklarından haberdar olduğunu belirterek, bu iki emrin önemini pekiştirir. Dilbilimsel olarak 'tayyibât' ve 'sâlihan' kavramları, hem maddi hem de manevi temizlik ve uygunluk anlamlarını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'resûl' kelimesini 'bir haberle gönderilen' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle Allah'ın emirlerini ve yasaklarını insanlara tebliğ eden peygamberler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'er-Rusul' ifadesi, tüm peygamberlere genel bir hitap olup, onların ilahi mesajın taşıyıcıları olma vasıflarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'resûl'ü, 'bir şeyi tebliğ etmek için gönderilen kişi' olarak açıklar ve bu tebliğin ilahi bir görev olduğunu vurgular. Ayetteki çoğul kullanım, peygamberlik misyonunun evrenselliğine ve tüm peygamberlerin ortak bir ilahi çağrıya muhatap olduğuna işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'külû' fiilinin temel anlamının 'yemek yemek' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, peygamberlerin helal ve temiz rızıkla beslenmeleri emrini ifade eder ki bu, hem bedensel hem de ruhsal temizliğin bir gereğidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'külû' fiilinin bazen mecazi anlamda 'faydalanmak' veya 'istifade etmek' anlamında kullanılabileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki 'minet-tayyibât' ile birlikte doğrudan 'temiz şeylerden yiyin' emrini taşır ve helal rızıkla beslenmenin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tayyib' kelimesini 'nefsin hoşlandığı, şeriatın helal kıldığı ve aklın güzel bulduğu şey' olarak açıklar. Ayetteki 'et-tayyibât' ifadesi, sadece lezzetli yiyecekleri değil, aynı zamanda helal yollarla elde edilmiş, temiz ve meşru olan her türlü rızkı kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tayyib' kavramının Kur'an'da geniş bir anlamsal alana sahip olduğunu ve 'iyi, temiz, helal, meşru' gibi anlamları içerdiğini belirtir. Bu ayette 'tayyibât', peygamberlerin sadece bedensel gıdalarını değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki yaşamlarını da temiz ve helal kaynaklardan beslemeleri gerektiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tayyib' kelimesinin 'pisliğin zıttı' olduğunu ve 'helal, temiz, güzel' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'et-tayyibât', peygamberlerin rızıklarının hem maddi olarak temiz hem de şer'an helal olması gerektiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'amel' kelimesinin 'bir fiili kasıtlı olarak yapmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'va'melû' emri, peygamberlerin sadece temiz rızıkla yetinmeyip, aynı zamanda Allah'ın rızasına uygun, faydalı ve doğru işler yapmalarını emreder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kavramının Kur'an'da genellikle 'salih amel' ile birlikte kullanıldığını ve 'Allah'ın rızasına uygun, faydalı ve iyi işler' anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayetteki 'va'melû sâlihan' ifadesi, peygamberlerin yaşamlarının her alanında iyiliği ve doğruluğu hedeflemeleri gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salâh' kelimesini 'fesadın zıttı' olarak tanımlar ve 'doğruluk, iyilik, uygunluk' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sâlihan' ifadesi, yapılan amellerin hem niyet hem de icra açısından Allah'ın emirlerine uygun, faydalı ve doğru olmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salih' kavramının Kur'an'da 'doğru, iyi, uygun' anlamlarını taşıdığını ve 'salih amel'in, Allah'ın iradesine uygun, topluma faydalı ve ahlaki açıdan değerli eylemleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'sâlihan', peygamberlerin tüm eylemlerinin bu niteliklere sahip olması gerektiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'salih' kelimesinin 'düzgün, doğru, faydalı' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'Allah'ın rızasına uygun olan amel' için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'sâlihan', peygamberlerin amellerinin hem kendileri hem de ümmetleri için hayırlı ve doğru olması gerektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilim' kelimesini 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' olarak tanımlar. 'Alîm' ise, bu sıfatın mübalağalı şekli olup, Allah'ın her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiğini ifade eder. Ayetteki 'Alîm' sıfatı, peygamberlere verilen emirlerin Allah tarafından bilindiğini ve karşılığının verileceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Alîm' sıfatının Allah'a nispet edildiğinde, O'nun geçmiş, şimdi ve gelecekteki her şeyi, gizli ve açık tüm durumları kuşatan sonsuz ilmini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'İnnî bimâ ta'melûne Alîm' ifadesi, peygamberlerin amellerinin Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu ve hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını vurgulayarak bir uyarı ve teşvik niteliği taşır.
Mü'minûn Sûresi
"Yâ eyyuher rusulu" (Ey peygamberler!): Bu söz, Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine Zâtî bir hitaptır.
"Kulû minet tayyibât" (Temiz şeyler yiyin): "Tayyibât" zâhiren helâl olan yiyecekleri, bâtınen ise ilâhî feyzleri ve ma'rifet bilgilerini ifâde eder. Resûller, bu "tayyib" mânevî gıdaları "yiyerek" (içselleştirerek, idrâk ederek) mânen beslenirler; bu bilgiler, ancak nefsin kirlerinden arınarak temizlenmiş ve saflaşmış bir gönül ile idrâk ve müşâhede edilebilir.
"Va'melû sâlihâ " (Sâlih ameller işleyin): Âyetteki emirlerin sıralaması (önce "yiyin", sonra "amel edin" buyrulması) tesâdüfî değildir. Bâtınî ma'nâda, sâlih bir amelin ancak "tayyib" olan ilâhî feyz ve ma'rifetle beslenmiş bir kalpten zuhûr edebileceğine işâret eder.
"A'melû sâlihâ" yâni sâlih amel, zâhiren fiziksel ibâdetleri, bâtınen ise işlediği fiilin hakîkatte Hakk'ın fiili olduğu idrâkiyle "dışı halk içi Hakk" olarak işlenen amelleri ifâde eder.
"İnnî bimâ ta'melûne alîm" (Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamâmen bilirim): Bu "bilme", dışarıdan bir gözlemcinin bilmesi değildir. Bu, fiilin gerçek fâili'nin, kendi fiilini kendi zuhûr mahalli olan kulda bilmesidir. (Not: Bu husûsa (17)'in âyetin yorumunda değinilmişti, ilâve îzâhât (91)'inci âyetin yorumunda gelecektir.) Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinden bir bölümü ilgisi dolayısıyla buraya alalım (Cilt 3, sayfa 301-306).
1073. Öküz ve eşek için şekerden ne fâide var; her cân için başka bir kût (gıda, besin) vardır!
Ya'ni öküzün ve eşeğin gıdâsı şeker değildir, onlar bu ni'metten anlamaz. Meselâ "Eşek hoşâftan ne anlar!" darb-ı meseli (atasözü) meşhûrdur. Zîrâ her cânın kendisine lâyık olan başka başka gıdâları, ya'ni saîdin (bahtiyar kimsenin) gıdâsı başka ve şakînin (bedbaht kişinin) rızkı ve gıdâsı başkadır. Saîd, Hakk'ın (Mü'minûn, 23/51) ya'ni "Tayyibât cinsinden yeyiniz!" emrine ittibâan (uyarak), rızkını tayyib ve helâl olan şeylerden intihâb eder (seçer). Şakî ise, (Nûr, 24/26) mûcibince, Hak Teâlâ'nın habîs (pis) addettiği şeyleri ve harâmı kendisine gıdâ ittihâz eder (edinir). (…)
1080. Yüz sarı ve ayak zaîf ve kalb hafîf; gıdâsı nerede?
Ya'nî, sudan ve çamurdan mütehassıl gıdâ ile telezzüzât-ı nefsâniyyesine mübtelâ olan kimse, sarı yüzlü ya'nî huzûr-ı evliyâda utanmış ve ayağı zaîf ya'nî tarîk-ı Hak'ta yürüyemez ve kalbi hafîf ya'nî maârif-i ilâhiyye yükünü kalbinde taşıyamaz bir hâldedir. Nûr-i rabbânî olan gıdâ-yı semâvî nerede?
1081. O devlet hâslarının gıdâsıdır; onu yemek boğazsız ve âletsizdir.
O gıdâ-yı âsûmânî (göksel besin) olan ulûm ve maârif-i ilâhiyye, Hakk'a yakınlık devletine nâil olan hâs kullara mahsustur. O gıdâyı yemek için boğaza ve el ve ağız ve diş gibi a'zâlara; ve o gıdayı istihsâl (elde etmek) için değirmen ve ocak ve tencere ve ateş gibi âletlere ihtiyaç yoktur.
1082. Güneşin gıdâsı arşın nûrundan; hasûdların (kıskançların) ve şeytanların, ferşin dumanından oldu.
"Güneş"ten murâd, veliyy-i âriftir. "Arş"tan murâd, "hakîkat-i muhammediyye"dir; ki, (Tâhâ, 20/5) "Rahmân arş üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere, zât-ı Hak, rahmeten li'l-esmâ' (isimlere rahmet olarak) mertebe-i ahadiyye-sinden hakîkat-i muhammediyye mertebesine bi't-tenezzül müstevî oldu (iniş yoluyla yerleşti). "Nûr"dan murâd, ulûm-i ledünniyyedir. Zîrâ nûr hissî zulmeti (duyusal karanlığı) izâle ettiği gibi, ilim de zulmet-i cehli (cehâlet karanlığını) ve ma'nevî olan karanlığı izâle eder. "Hasûdlar"dan murâd, evliyânın merâtib-i ma'neviyyelerini çekemeyen kimselerdir. Ve "şeytanlar"dan murâd, halkı Hak'tan teb'îd (uzaklaştıran) ve nefis tarafına meyl ettirmeğe sa'y edenlerdir. Hülâsa-i ma'nâ budur ki: "Velînin gıdâsı, hakîkat-i muhammediyyeden nâzil olan ulûm-i ledünniyyedir; hasûdların ve şeytanların gıdâsı ise arzın buhârından ve rutûbetinden hâsıl olan mevâddır (maddelerdir).
1083. Hak, şehîdler hakkında "Rızıklanırlar" buyurdu; o gıdâ için ne ağız oldu ne tabak!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Âl-i İmrân'da vâki (Âl-i İmrân, 3/169) "Allâh yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin, belki diridirler; Rablerinin indinde rızıklanırlar" âyet-i kerîmesine işaret buyruluyor…
Ma'lûm olsun ki, gıdâ ya sûrî veya ma'nevî olur. Gıdâ-yı sûrî iki nevi'dir: Birisi, âlem-i kesâfetten hâsıl olan gıdâdır ki, âlelumûm rûh-ı hayvânî ondan kuvvet bulur. Ve diğeri, âlem-i letâfetten olan gıdâdır ki, bundan hem rûh-i insânî ve hem de cisim mütezzevvik ve müteğaddî olur. Nitekim bu rızık hakkında, "Ben Rabbim'in indinde gecelerim; beni yedirir ve içirir" buyururlar. Ve bu rızık hâzır olarak geldiği cihetle, istihsâli âlâta muhtâç değildir. Ve âlem-i letâfetten hâsıl olmakla, vücûd-ı berzahî ile ekl olunup, bu cism-i kesîfin ağzına ve azâlarına ihtiyacı yoktur. Ve âlem-i letâfetten olan gıdanın te'sîri, âlem-i cisme nazaran iki derece ilerdir. Ondan ya cisim kuvvet bulur, veyâhut bulmaz. Eğer cisim kuvvet bulursa, o muhakkak sûrî gıdâdır; ve eğer kuvvet bulmazsa ma'nevî gıdâdır, ya'nî bir ma'nânın o sûretle zuhûrundan ibârettir. Meselâ bir kimse rüyâsında süt içse ve uyandığı vakit mi'desinde süt eseri bulunmasa, ilim ile te'vîl olunur ve ilim gıdâ-yı ma'nevîdir. Ve eğer mi'desinde süt bulunursa, o mahz gıdâdır. Nitekim evliyâdan ba'zılarına vâki olmuştur. İşte, şühedânın irzâk olundukları rızık, vücûd-ı berzahî ile tenâ'um olunan bu rızıktır. Gıdâ-yı ma'nevîye gelince, bu gıdâ doğrudan doğruya rûh-i insânînin gıdâsı olan ma'rifet ve şarab-ı aşk-ı ilâhîdir ki, onun âsârı cemî-i mevâtînda zâhir ve hükmü cismâniyyet ve berzah ve rûh âlemlerinde cârîdir.
1086. Her bir kimsenin likâsından (yakınlığından) bir şey yersin; ve her karînin (yakın dostun) kırânından (yakınlığından) bir şey götürürsün.
İmdi, mâdemki sûret-i insâniyyeden her biri içi taâm (yiyecek) dolu bir kâsedir; her bir kimseye mülâkî (yakın) olduğun vakit, onun kâsesinden bir gıdâ-yı ahlâkî yersin. Ve her karînin (yakın dostun) mukârenetinden (yakın ilişkisinden) de kendi kâse-i vücûduna bir şey nakl edersin. Zîrâ tabiat sârıktır, farkında olmadığı hâlde musâhibinden (sohbet arkadaşından) mutlakâ bir şey alır. Onun için âyet-i kerîmede, (Tevbe, 9/119) yani "Sâdıklar ile berâber olun!" buyrulur. Ve Türkçe'de, "Üzüm üzüme baka baka kararır" darb-ı meseli (atasözü) meşhûrdur.
وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ
Ve inne hâzihî ummetukum ummeten vâhıdeten ve ene rabbukum fettekûn.
~ ~ ~
Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve Rabbiniz de Benim; artık Benden sakının!