Fetekatta'û emrahum beynehum zuburâ(an)(s) kullu hizbin bimâ ledeyhim ferihûn(e)
(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.
Derken insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi.
Bu ayet, insanların din konusunda farklı gruplara ayrılmasını ve her grubun kendi inancından hoşnut olmasını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'takatta'a', 'emr', 'zubur' ve 'ferihun' kelimeleri, bu bölünmüşlüğü ve her grubun kendi yoluna bağlılığını semantik derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kat'' kökünü bir şeyi kesmek, ayırmak olarak tanımlar. 'Takatta'' ise, bir şeyin kendi içinde parçalara ayrılması, dağılması anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, insanların dinî konularda tek bir bütün olmaktan çıkıp farklı fırkalara, mezheplere ayrılmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'takatta'u' kelimesini 'ihtelefu' (ihtilaf ettiler, ayrıldılar) olarak tefsir eder. Bu, ayetteki 'din konusunda aralarında bölük bölük oldular' ifadesinin mecazi bir anlatım olduğunu ve insanların inançsal farklılıklar nedeniyle birbirlerinden koptuklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'kat'' kökünün genellikle bir bütünlüğün bozulması, bir ilişkinin kesilmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'takatta'u' fiili, ümmetin veya insanların dinî birliğini bozarak farklı yollara sapmasını, yani bir nevi 'parçalanmasını' sembolize eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'emr' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'emr' kelimesi, 'din' veya 'şeriat' anlamında olup, insanların takip ettikleri inanç sistemlerini ve dinî prensiplerini ifade eder. Yani, dinî konularda parçalara ayrıldılar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'emr' kelimesinin 'hal' (durum), 'şân' (iş, mesele) ve 'din' gibi geniş anlamlara gelebileceğini açıklar. Ayetteki bağlamda, 'emr' onların dinî durumlarını, inançlarını ve bu inançlar etrafında şekillenen meselelerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'emr' kelimesinin Kur'an'da bazen 'Allah'ın emri' anlamında ilahi bir buyruk, bazen de 'insanların işleri, durumları' anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'emr' kelimesi, insanların kendi dinî tercihleri ve bu tercihlerden kaynaklanan durumları olarak anlaşılmalıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zubur' kelimesinin 'zebûr' kelimesinin çoğulu olduğunu ve yazılı metinler, kitaplar anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, insanların dinî konularda farklı kitaplara, doktrinlere veya yazılı prensiplere dayanarak gruplara ayrıldığını, yani her grubun kendi 'kitabı' veya 'yazılı inancı' olduğunu ima eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zubur' kelimesini 'fırak' (fırkalar, gruplar) olarak açıklar. Bu, insanların dinî konularda farklı gruplara, mezheplere ayrıldığını ve her grubun kendi inanç sistemine sahip olduğunu gösterir. Kelimenin kökenindeki 'yazılı metin' anlamı, bu grupların inançlarını belirli prensiplere dayandırdığına işaret edebilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zubur' kelimesinin 'kitaplar' veya 'parçalar' anlamına geldiğini ve bu ayette 'parçalara ayrılmış gruplar' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu, insanların dinî konularda tek bir bütün olmaktan çıkıp, her birinin kendi inanç sistemini bir 'kitap' gibi benimsediği farklı fırkalara bölündüğünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ferah' kelimesini genellikle bir nimete kavuşmaktan duyulan sevinç olarak tanımlar. Ancak Kur'an'da bazen kınanmış bir sevinç, yani dünya malına veya yanlış bir inanca aşırı bağlılıktan kaynaklanan bir hoşnutluk anlamında da kullanılır. Ayetteki 'ferihun' kelimesi, her grubun kendi yanlış inancından veya sapkın yolundan duyduğu körü körüne memnuniyeti ifade eder.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ferah' kelimesinin hem övülen hem de yerilen bir sevinci ifade edebileceğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, insanların kendi inançlarına aşırı derecede bağlanarak, başka hakikatlere kapalı bir şekilde kendi yollarından duydukları 'gururlu' ve 'yanıltıcı' bir memnuniyeti anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ferah' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, yani dünya nimetlerine veya yanlış inançlara aşırı bağlılıktan kaynaklanan bir 'şımarıklık' veya 'kibir' olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ferihun' kelimesi, her grubun kendi inancını mutlak doğru kabul edip, diğerlerini dışlayarak duyduğu 'kendini beğenmiş' bir memnuniyeti ifade eder.
Mü'minûn Sûresi
Sûrenin (53)-(56)'ıncı âyetlerinde kesret anlayışıyla perdelenmiş (mahcûb) insânların hâli anlatılmaktadır.
"Tekattaû" kelimesi "kesmek, ayırmak, koparmak, parçalara ayırmak" demektir. İrâdeli olarak yapılan bir fiili ifâde eder.
"Emrehum" kelimesi zâhiren "işlerini, durumlarını, dinlerini", bâtınen ise "ilâhî emri, tek hakîkati, vahdeti" ma'nâlarına gelir.
"Emri parçalara bölmek" zâhiren, dinî hükümler hakkında anlaşmazlığa düşüp fırkalara ayrılmak demektir. Bâtınen ise, tek olan ilâhî varlığın şehâdet âleminde isim ve sıfatlarıyla olan tecellîlerinin çokluğuna bakarak vahdet hakîkatinden gaflette kalmaktır. Bir başka yönden, her dinî topluluğun, tek olan ilâhî sistemin yalnızca kendi anlayışlarına uygun olan kısmını kabul edip gerisini terk ve red etmesi demektir.
"Beynehum zuburâ" ifâdesi kendi aralarında ayrılığa düştüklerini, farklı kitaplar ve sistemler oluşturduklarını belirtmektedir.
"Kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn" (Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir): Her grup ("hızb"), "kendi yanındakiyle sevinir" çünkü her biri ilâhî isimlerden birinin tecellîsini mutlak hakîkat sanır. Oysa bu tecellîler, tek olan Vücûd'un Zât-ı Mukayyed yönüyle âlemlerdeki farklı zuhûrları yâni âyetleridir.
Her varlık, kendi hakîkatini teşkîl eden ve kendi rabb-ı hâss olan o ilâhî isimden aldığı tecellî ile "mutmaindir" ve "sevinçlidir", çünkü onun varoluşsal gerçekliği odur ve kendi hakîkatini mutlak hakîkat zanneder. Bu bir meyil olarak kalırsa belki hoş görüşebilir, ancak kendi anlayışında ısrar edip diğer anlayışları reddetme, parçanın (cüz) bütün (küll) olduğunu iddiâ etme şeklinde zuhûr ederse, kişiyi hakîkatten uzaklaştırır.
Dinî gruplaşmalar, "hakîkatin bütünlüğünü" parçalayarak insânı "kısıtlı bir tecellîye" hapseder. Bu, "şirk-i hafî" (gizli şirk) sayılır; çünkü kişi, Mutlak Varlık yerine kendi sınırlı anlayışını ilâhlaştırır. Bu gruplar, tek hakîkatin sâdece bir yüzünü görmekte ve gördüğü parçayı, hakîkatin tamamı sanmaktadır. İşte "parçalanma" ve "fırkalara ayrılma" budur. Ârif ise, bütün bu isimlerin ardındaki tek müsemmâ'yı gören ve bilen kişidir.
İsmâil Hakkı Bursevî'nin Lübb'ül Lübb isimli kitabının Terzi Baba şerhinde, ârifin bu hâli şöyle ifâde edilir:
Hazreti Şeyh'in "Fütûhât-ı Mekkiyye"sinde açıklamayı arzu ettiği meselelerden biri de "ÂRİF" hakkındadır.
"Fe-izâ kâne'l-ârîfu ârîfen hakîkaten fe-lem yetekayyed bi-mu'tekadin..." (Bir irfân sahibi hakîkaten ârif olduğu zaman, (tek) bir itikâd ile kayıtlanmaz...) Bir irfân ehli, kendi hakîkatine ârif olsa, bir itikâda uyup, diğerlerine uymamazlık etmez. Yâni Ârif-i Billâh, itikâdında heyûlâ gibi olup, heyûlâ ise, her ne sûret olursa olsun kabul edip, cümlesine mahall ve mekân olur. Ve haddizâtında kendinde ne bir başkalaşma ne de bir değişme vâki olmaz.
Ve hangi sûrete bürünürse bürünsün, yine zâtında kendi aslı üzerinedir. Ârif-i billâh her türlü itikâdı kabul edip, herhangi bir itikâdla mukayyed olmayıp, ilâhî bilgideki yeri üzere olan itikâdında dâim ve sâbittir.
Bununla beraber, cümle itikâdları da câmi ve hâvi olup, cümlesinin aslına vâkıf olarak, bütün itikâdları kapsamına alır. Özünü bildiği şey, dıştan hangi sûrete bürünse, gaflet etmeyip ve bir sûret ile de kayıtlanmayıp, her yüzde müşâhede edici olur.
Bu konuyu biraz daha iyi anlayabilmek için Fusûsü'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinin Muhammed Fassı'ndan bir aktarım yapalım (Cilt 4, sayfa 384-386).
İlâh-ı mu'tekad (itikâd edilen, inanılan ilâh), ona nâzır olan (bakan) kimse için masnû'dur (üretilmiş, yapılmıştır). O, onun san'atıdır. İmdi i'tikâd ettiği şey üzerine onun senâsı (övgüsü), onun kendi nefsi üzerine senâsıdır. Ve bundan dolayı onun gayrı olan mu'tekadı zemm eder (kötüler). Ve eğer insâf ede idi, onun için bu vâkı' olmaz idi.
Şu kadar var ki, muhakkak bu ma'bûd-ı hâs (rabb-ı hâss) sâhibi, Allâh hakkında i'tikâd ettiği şeyde, kendinin gayrına i'tirâzından dolayı bunda bilâ-şek (şüphesiz) câhildir. Zirâ eğer Cüneyd'in dediği "Suyun rengi kabının rengidir" kavlini ârif olaydı, onun i'tikâd eylediği şeyi, her bir i'tikâd sâhibine teslîm ederdi. Ve Allâh Teâlâ'yı, her sûrette ve her mu'tekadde (itikâdda) ârif olurdu. Binâenaleyh o, ya'nî ma'bûd-ı hâs sâhibi, zânndır, âlim değildir. İşte bundan dolayı Allâh Teâlâ: "Ben abdimin zannı indindeyim" buyurdu ki, ister ıtlâk etsin (sınırsız bıraksın), ister takyîd etsin (sınırlasın), ona ancak kendinin mu'tekadı sûretinde zâhir olur demektir. (32) Ya'nî sâhib-i i'tikâdın tahayyül ederek nâzır olduğu ilâh kendi tarafından tasnî olunmuştur (üretilmiştir). Ve bu ilâh-ı muhayyel bu kimsenin san'atından ibârettir. Bu ilâh üzerine senâ ettiği vakit, kendi nefsi üzerine senâ etmiş olur. İşte bundan dolayı o kimse, kendi i'tikâdında îcâd (ettiği ilâhdan başkasını kabul etmez; ve başkasının i'tikâdında mec'ûl (yapılmış) olan ilâhı zemm eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de ashâb-ı i'tikâdın hâline işâreten (işaretle) buyrulur: (Ankebût, 29/25) "Bazınız bazısını tekfîr (kâfirlikle itham) ve bazınız bazısını tel'în eyler (lânetler)." Ve eğer bu mu'tekid (inanç sahibi), insâf ede idi, i'tikâdâttan (inançlardan) hiçbir i'tikâdı zemm etmez idi. Şu kadar var ki, bu i'tikâdında tahayyül ettiği ma'bûd-ı hâssın (kendine özgü mâbudun) sâhibi, Allâh hakkında başkalarının i'tikâd ettiği şeyde kendi mu'tekadının gayrine i'tirâzından dolayı, bu zemminde şüphesiz câhildir (bilgisizdir). Çünkü Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin "Suyun rengi kabının rengidir" kavlini ârif olaydı, her bir i'tikâd sâhibinin i'tikâdında tahayyül etmiş olduğu ilâh-ı mu'tekad ile teslîm eder idi. Fakat Hakk'ın mezâhirin isti'dâdı hasebiyle zâhir olduğunu bilmedi. Hakk'ın kendine olan tecellîsini tasdîk ve kendinin gayrı bulunan mezâhirde vâkı' olan tecellîsini inkâr etti. Ve Allâh Teâlâ'yı her sûrette ve her mu'tekadde ârif olmadı. Binâenaleyh bu ma'bûd-ı hâss sâhibi, sâhib-i zandır, âlim değildir. İşte ashâb-ı i'tikâddan her birisi sâhib-i zann olduğu için Allâh Teâlâ "Ben kulumun zannı indindeyim" buyurdu. Ya'nî abd Hakk'ı kendi i'tikâdında ister ıtlâk (mutlaklık) ve ister takyîd (kayıt, sınırlandırma) etsin, Hak ona ancak kendi i'tikâd ettiği sûrette zâhir olur, demektir. Ya'nî abd, cem'î mu'tekadât sûretlerinde Hakk'ın mütecellî olduğunu i'tikâd ederse, ona ıtlâk üzere tecellî eder. Be eğer i'tikâd-ı hâs ile takyîd ederse, o kimseye onun i'tikâd-ı mukayyedi sûretinde tecellî eyler.
İmdi ilâh-ı mu'tekadâtı hudûd ahz eder. Ve o da, onun abdinin kalbi vâsi' olduğu ilâhdır. Zîrâ ilâh-ı mutlak bir şeye sığmaz. Çünkü o, eşyânın "ayn"ıdır ve nefsinin "ayn"ıdır. Hâlbuki bir şey hakkında, kendi nefsine sığar ve sığmaz denilmez. İyi anla! Ve Allâh hakkı söyler ve sebîle (doğru yola) hidâyet eder (33).
Ya'nî her bir mu'tekidin kendi i'tikādında tahayyül eylediği ilâh hudûda tâbî' olur. Çünkü her bir mu'tekid, kendi mu'tekadı olan ilâhı kabul edip, diğerlerinin mu'tekadâtını reddetmekle, bu ilâhın hudûdunu diğerlerinin hudûdundan tefrîk (ayırmış) etmiş olur. Ve bu hudûda tâbî' olan ilâh dahî, kendi abdinin kalbine sığan ilâhdır. Çünkü ilâh-ı mutlak hiç bir şeye sığmaz. O ahadiyyet-i mutlakasıyla her şeyi muhîtdir (kuşatmıştır). Binâenaleyh ne kadar hissî, hayâlî, vehmî, aklî, zannî ve ilmî sûretler varsa, hepsini zâtı ile ihâta eder (kuşatır). Zîrâ zâhir ve bâtın ancak ondan ibârettir. Böyle olunca zât-ı ahadiyyet-i mutlaka bi'l-cümle eşyânın "ayn"ıdır. Ve bu ilâh-ı mutlak, kendi nefsinin ve zâtının aynıdır. Hâlbuki âlem-i histe örfen bir şey hakkında, "kendi nefsine sığar veyâ sığmaz" denilmez. Çünkü sığmak ve sığmamak iki şey'-i muhtelif (farklı şey) mâ-beyninde (arasında) mevzû'-i bahs (konu) olur. Şeyin nefsî ise ayn-ı vâhiddir. Ve o şey, nefsinin aynıdır. Binâenaleyh şeyin nefsine sığması ve sığmaması mahall-i güft ü gû (söz konusu) olamaz.
Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de: (En'âm, 6/103) "Gözler O'nu idrak edemez, O ise bütün gözleri idrak eder" ve (Mü'min, 40/7) "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" buyrulması, nisbet-i ilâhiyyenin her şeye vâsi' olduğu ma'nâsını mütazammındır (içermektedir). Zîrâ ilim ve rahmet nisbet-i ilâhiyyedendir. Ve Hakk'ın bu nisbetleriyle bi'l-cümle eşyâya sığdığı zâhirdir. Ve bu bahsin tafsîli "hikmet-i kalbiyye"de mürûr etti. Bu dakâikı iyi anla! Hak Teâlâ hazretleri kâmillerin lisâniyle hakkı söyler ve kendisine müteveccih olan tâliblere dahi, sırât-ı müstakîmi göstermekte rehber olur.
فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ
Fe zerhum fî gamratihim hattâ hîn.
Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!