Velleżîne yu/tûne mâ âtev vekulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râci'ûn(e)
Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler,
Mü'minûn Sûresi
"Yu'tûne mâ âtev" (verdiklerini verirler): Ne verirler? Zâhiren sadaka, mal, mülk verirler. Bâtınen ise daha evvel kendilerine âit zannettikleri ne varsa, tüm varlıklarını bunların asıl sâhibi olan Hakk'a verirler, iâde ederler. Bu, mutlak bir teslîmiyyet ve "fenâ" hâlidir. Onlar, işledikleri sâlih amellerin dahi kendilerine âit olmayıp Hakk'ın fiili olduğunu bilirler.
"Kulûbuhum vecile" (kalpleri titreyerek): Mâdem veren de O, yaptıran da O, kalpleri neden titriyor? Buradaki titreme, bir günahkârın azâb korkusuyla titremesi değildir. Bu, bir ârifin, Zâtî tecellînin heybeti ve haşyetiyle titremesidir. Bir ânlığına dahi olsa, gaflete düşüp benlik iddiâsında bulunmaktan ve o işlenen sâlih ameli kendi nefsine isnâd etmekten kork-maktır. İlâhî tecellîye mazhar olmanın getirdiği huşû ve "bu kutlu yükü lâyıkıyla taşıyamıyor olma" endişesidir.
"Ennehum ilâ rabbihim râciûn" (Şüphesiz onlar Rabblerine döneceklerdir): Bu dönüş iki türlüdür. Birincisi, öldüğü zaman Rabbine kavuşmaktır. İkincisi, ki âriflere özeldir, her işin ve her varlığın O'na âit olduğunu ve O'na döndüğünü müşâhede etmekle oluşan ve idrâkte her ân gerçekleşen dönüştür.
اُو۬لٰٓئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ
Ulâike yusâriûne fîl hayrâti ve hum lehâ sâbikûn.
İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.