Ulâ-ike yusâri'ûne fî-lḣayrâti vehum lehâ sâbikûn(e)
İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.
İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.
Bu ayet, müminlerin hayır işlerindeki şevkini ve bu konudaki öncülüklerini vurgulamaktadır. Ayet, 'yarışma', 'hayırlar' ve 'öne geçme' kavramları üzerinden müminlerin ahlaki ve dini sorumluluklarını yerine getirmedeki gayretlerini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سرع' kökünü, bir şeye doğru hızlı hareket etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'يُسَارِعُونَ' (yusâri'ûne) formu, karşılıklı veya yarış halinde bir hızlanmayı ifade eder ki bu da müminlerin hayır işlerinde birbirleriyle adeta yarıştıklarını, bu konuda öne geçmeye çalıştıklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سارع' fiilinin mecazi olarak bir şeye hevesle yönelmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek anlamında kullanıldığını belirtir. Bu bağlamda, müminlerin hayır işlerine karşı duydukları derin isteği ve bu uğurda gösterdikleri gayreti ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 's-r-a' kökünün, özellikle 'hayır' (خَيْرَات) ile birlikte kullanıldığında, sadece fiziksel bir hızlanmayı değil, aynı zamanda ahlaki ve ruhsal bir gayreti, erdemli davranışlara yönelme arzusunu ve bu konuda başkalarını geçme isteğini de içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, müminlerin hayırda öncü olma çabasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'خير' kelimesini, 'insanın arzu ettiği, faydalı ve güzel olan şey' olarak açıklar. Çoğul formu olan 'hayrât' ise, bu türden birçok iyi ve faydalı işi, erdemli amelleri kapsar. Ayette, müminlerin yöneldiği tüm salih amelleri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hayrât' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın rızasını kazandıran, sevap getiren ameller için kullanıldığını belirtir. Bu ayette de müminlerin Allah katında değerli olan her türlü ibadet, sadaka, iyilik ve güzel ahlakı kapsayan eylemleri kastedilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hayr' kavramının Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu ve maddi-manevi tüm güzellikleri, faydaları ve Allah'ın hoşnutluğunu içeren eylemleri ifade ettiğini belirtir. 'Hayrât' ise bu iyiliklerin çeşitliliğini ve çokluğunu vurgular, müminlerin sadece tek bir iyilikle yetinmeyip birçok alanda hayır işlemeye çalıştıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سبق' kökünü, 'bir şeyde başkasından önce gelmek' olarak tanımlar. 'Sâbikûn' ise, bu öne geçme eylemini gerçekleştirenler, yani hayır işlerinde öncü olanlar, başkalarını geride bırakanlar anlamına gelir. Ayette, müminlerin hayırda sadece yarışmakla kalmayıp, bu yarışta öne geçme vasıflarını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sâbikûn' kelimesinin, bir hedefe ulaşmada veya bir ameli gerçekleştirmede diğerlerinden daha hızlı ve daha istekli olanları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, müminlerin hayır işlerinde gösterdikleri üstün gayreti ve bu alandaki liderliklerini anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sebq' kavramının, hem zaman hem de mekan açısından bir önceliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'sâbikûn' ifadesi, müminlerin hayır işlerinde sadece zamanında değil, aynı zamanda nitelik ve nicelik olarak da diğerlerinden önde olduklarını, bu alanda örnek teşkil ettiklerini vurgular.
Mü'minûn Sûresi
"Ulâike yusâriûne fîl hayrâti" (İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar): Beşerî benlik ve kesret anlayışıyla perdelenmiş kimseler için hayır, "mal ve evlât" iken (bakınız âyet (55)), ârifler için "hayır, Hakk'ın ta kendisidir". Dolayısıyla, onların "hayırlarda yarışması," dünyevî nîmetler biriktirme telâşı değil, Hakk'a olan yakînlerini artırma, ilm-i ilâhîde derinleşme ve tevhîd mertebelerinde ilerleme gayretidir.
"Ve hum lehâ sâbikûn" (Ve o uğurda öne geçerler): Onlar öne geçerler, çünkü üzerlerindeki "benlik yükünü" atmışlardır. "Çık aradan kalsın Yaradan" hükmünü tatbîk ettikleri için, ilâhî irâde onlar üzerinde engelsizce tecellî eder. Onlar kendi nefislerinin gücüyle koşmazlar; nefislerini aradan çektikleri için ilâhî bir güçle âdeta "taşınırlar". İşte bu yüzden öne geçerler.
Bu nedenle onlar, Vâkıa Sûresi'nde (56/10-11) müjdelenen "ves-sâbikûnes sâbikûn ulâike'l-mukarrebûn" (öne geçenler, ne öne geçenler! İşte onlar Allâh'a en yakın olanlar-dır) zümresinin, yâni bu dünyâda iken Hakk'a en yakın olanların, O'na vâsıl olanların ta kendileridir.
وَلَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Ve lâ nukellifu nefsen illâ vus'ahâ ve ledeynâ kitâbun yantıku bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn.
Biz hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar.