Em yekûlûne bihi cinne(tun)(c) bel câehum bilhakki veekśeruhum lilhakki kârihûn(e)
Yoksa "O cinnet getirmiş" mi diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi. Halbuki onların pek çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.
Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Aksine o, kendilerine hakkı getirmiştir. Halbuki onlar haktan hoşlanmamaktadırlar.
Bu ayet, Peygamber'e yöneltilen 'delilik' ithamını reddederek, onun hakikati getirdiğini ve insanların çoğunun bu hakikatten hoşlanmadığını vurgular. Anahtar kavramlar, bu ithamın niteliğini, getirilen mesajın mahiyetini ve insanların bu mesaja karşı tutumunu dilbilimsel ve semantik açıdan aydınlatmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'c-n-n' kökünü 'örtmek, gizlemek' anlamıyla ilişkilendirir. 'Cinnet', aklın örtülmesi, gizlenmesi halidir ve bu ayette Peygamber'in aklının örtüldüğü, yani deli olduğu iddia edilmektedir. Bu, vahyin kaynağını ve Peygamber'in mesajını itibarsızlaştırma çabasıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'cinnet' kelimesini 'delilik' olarak açıklar ve bu kelimenin cinlerin insanı etkilemesiyle ortaya çıkan bir durum olarak algılandığını belirtir. Ayetteki kullanım, müşriklerin Peygamber'in getirdiği mesajı akıl dışı ve cinlerin etkisiyle söylenmiş sözler olarak görme eğilimini yansıtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'c-n-n' kökünden türeyen kavramların Kur'an'da genellikle 'görünmeyen, gizli' anlam alanıyla ilişkili olduğunu belirtir. 'Cinnet' ise, görünmeyen varlıkların (cinlerin) etkisiyle ortaya çıkan bir akıl hastalığı olarak algılanır. Ayetteki 'cinnet' ithamı, Peygamber'in mesajının kaynağının ilahi değil, doğaüstü ve olumsuz bir varlıktan geldiği imasını taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'c-y-e' fiilinin 'gelmek, ulaşmak' anlamını vurgular. Ayetteki 'جَآءَهُم بِٱلْحَقِّ' ifadesi, Peygamber'in hakikati bizzat onlara ulaştırdığını, yani mesajın pasif bir şekilde değil, aktif bir tebliğle onlara sunulduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'c-y-e' fiilinin sadece fiziksel gelişi değil, aynı zamanda bir haberin, bir bilginin veya bir durumun ortaya çıkışını da ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, hakikatin Peygamber aracılığıyla insanlara 'vahyedilmesi' ve 'tebliğ edilmesi' anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'h-k-k' kökünü 'doğruluk, gerçeklik, sabitlik' anlamlarıyla açıklar. 'Hak', hem Allah'ın isimlerinden biri olup mutlak gerçeği ifade eder, hem de Kur'an'ın kendisi için kullanılan bir sıfattır. Ayetteki 'bi'l-hakkı' ifadesi, Peygamber'in getirdiği mesajın şüphe götürmez bir gerçek olduğunu ve batılın zıddı olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hak' kelimesinin 'doğru, sabit, vacip' gibi anlamlara geldiğini ve Kur'an'da sıkça kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'hak', Peygamber'in tebliğ ettiği ilahi vahyi ve onun içerdiği doğru inançları, hükümleri ve ahlaki prensipleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'ın temel kavramlarından biri olduğunu ve 'gerçeklik, doğruluk, adalet' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ifade eder. Ayetteki 'hak', Peygamber'in getirdiği mesajın sadece doğru olmakla kalmayıp, aynı zamanda varoluşun ve ilahi düzenin temel gerçeğini yansıttığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'k-r-h' kökünün 'istememek, hoşlanmamak' anlamını taşır. Ayetteki 'kârihûn' ifadesi, müşriklerin hakikati kabul etmeye karşı içsel bir isteksizlik ve nefret duyduklarını, bu durumun sadece bir anlayış eksikliği değil, aynı zamanda bir red ve düşmanlık olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kerh' kelimesinin 'zorlama, istemeyerek yapma' anlamını da içerdiğini belirtir. Ancak ayetteki 'kârihûn' ismi faili, bu hoşnutsuzluğun pasif bir durumdan ziyade, aktif bir nefret ve karşı çıkış olduğunu vurgular. İnsanların çoğu, hakikatin kendilerine getirdiği sorumluluklardan ve değiştirmesi gereken alışkanlıklardan dolayı ondan hoşlanmazlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'k-r-h' kökünün Kur'an'da genellikle 'nefret etme, tiksinme, hoşlanmama' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, insanların hakikati bilseler bile, kendi çıkarları, alışkanlıkları veya kibirleri nedeniyle onu reddetme eğiliminde olduklarını gösterir. Bu, sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda hakikate karşı duyulan bir antipatidir.
Mü'minûn Sûresi
"Em yekûlûne bihî cinneh" (Yoksa "O cinnet getirmiş" mi diyorlar?): Hakîkatle yüzleşmek istemeyen ve ona tahammül edemeyenlerin başvurduğu en eski îtirazlardan biri, onu getiren resûlü "cinnet geçirmiş" veya "deli" olarak yaftalamaktır. (Not: "Cinnet" kelimesinin geniş îzâhı (25)'inci âyetin altında yapılmıştır. İnkâr ehlinin hakîkati bastırmak için kullandığı diğer taktikler (48)'inci âyetin yorumunda ele alınmıştır.)
"Bel" (Hayır): Kur'ân, bu sığ ithamı, "Hayır!" diyerek en güçlü ve net şekilde reddeder.
"Câehum bil hakkı" (O, onlara hakkı getirdi): O, deliliğin tam zıttı olan şeyi, yâni varlığın dayandığı mutlak nizâm ve gerçekliği, bizâtihî Hakk'ı ve hakîkati getirmiştir.
O, Hakk'ı hem bir kelâm hem de bir hâl olarak getirmiştir. O'nun varlığı, hayâtı ve ahlâkı, getirdiği ilâhî mesajın canlı bir delîli, yaşayan bir tefsîri gibidir. İşte Efendimiz'in (s.a.v.) mi'râc'ın ertesi sabahında söylediği "men reânî fekad râ'el-hakk" (bana bakan Hakk'ı görür) sözü, bu hâlin zirvesidir. Bu, Efendimiz'in varlığının, Hakk'ın en saf tecellî ettiği ve O'nun ahlâkının görünür kılındığı bir "ayna" olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla âyet, "O size Hakk'ın kendisini getirdi" diyerek bu makâm ve yaşantıya işâret etmektedir.
"Ve ekseruhum li'l-hakki kârihûn" (Hâlbuki onların çoğu Hakk'tan hoşlanmaz): Neden Hakk'tan hoşlanmazlar? Çünkü Hakk vahdeti talep ederken, onların vehmî benliği ikiliği ve ayrılığı ister. Hakk gelip de bâtıl zâil olunca, nefsin kendi üzerine kurduğu sahte saltanatı yıkılır, müstakil varlık olma vehmi son bulur. Bu yüzden, nefs-i emmâre, kendi "yok oluşuna" sebep olacağını bildiği Hakk'ın hakîkatinden içgüdüsel olarak "ikrâh eder", yani tiksinir ve ondan kaçar. Bu, gölgenin, kendisini yok edecek olan ışıktan kaçması gibidir.
وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَۜ
Ve levittebeal hakku ehvâehum le fesedetis semâvâtu vel ardu ve men fî hinn, bel eteynâhum bi zikrihim fe hum an zikrihim mu'ridûn.
Eğer Hakk onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara zikirlerini getirdik. Onlar ise bu zikirlerinden yüz çeviriyorlar.