Velevi-ttebe'a-lhakku ehvâehum lefesedeti-ssemâvâtu vel-ardu vemen fîhin(ne)(c) bel eteynâhum biżikrihim fehum ‘an żikrihim mu'ridûn(e)
Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kur'an'ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar.
Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirirler.
Bu ayet, hakkın insan heveslerine tabi olmasının evrensel düzendeki yıkıcı sonuçlarını ve Kur'an'ın bir öğüt olarak gönderilmesine rağmen insanların ondan yüz çevirmesini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'hak', 'ehvâ', 'fesedet' ve 'zikr' kavramları, ayetin temel mesajını oluşturan anahtar unsurlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesini 'bir şeyin sabit ve doğru olması' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda ise, Allah'ın koyduğu evrensel yasalara ve ilahi düzene işaret eder ki, bu düzenin insan heveslerine tabi olması düşünülemez. Hak, varlığın özünde bulunan değişmez gerçektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da hem ontolojik hem de normatif bir anlam taşıdığını belirtir. Ontolojik olarak varlığın gerçekliğini, normatif olarak ise doğru ve adil olanı ifade eder. Ayette, bu iki anlamın birleşimiyle, evrenin dayandığı ilahi ve değişmez gerçeklik vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hak' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını mecazi yönleriyle de ele alır. Bu ayette 'hak'kın heveslere uyması, mecazi olarak ilahi düzenin insan arzularına göre şekillenmesi anlamına gelir ki, bunun imkansızlığı ve yıkıcı sonuçları vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hevâ' kelimesini 'nefsin meylettiği şey' olarak açıklar. Ayetteki 'ehvâuhum' ise, insanların ilahi gerçeklikten bağımsız, kişisel ve çoğu zaman bencilce olan arzu ve isteklerini ifade eder. Bu isteklerin evrensel düzene yön vermesi, kaçınılmaz bir bozulmaya yol açacaktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hevâ'nın genellikle 'kötü arzu' anlamında kullanıldığını ve 'nefsin şehvetlerine meyletmesi'ni ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu heveslerin ilahi düzenle çelişen, sübjektif ve istikrarsız niteliği vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hevâ'yı 'aklın ve şeriatın hoş görmediği şeye meyletme' olarak tanımlar. Ayetteki 'ehvâuhum' ifadesi, insanların ilahi vahiyden ve akıldan uzaklaşarak kendi sübjektif arzularına göre hareket etme eğilimini temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fesâd'ı 'bir şeyin salâhının (doğruluğunun, düzeninin) zıddı' olarak açıklar. Ayetteki 'lefesedet' ifadesi, göklerin ve yerin mevcut düzeninin, işleyişinin ve dengesinin tamamen bozulacağını, yıkıma uğrayacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'fesâd'ın 'bir şeyin faydasını ortadan kaldıran durum' olduğunu belirtir. Ayette, evrenin işlevselliğini ve varoluş amacını yitireceği, kaos ve düzensizliğin hakim olacağı bir durumu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fesâd' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'düzenin bozulması, yıkım, yozlaşma' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, ilahi düzenin insan heveslerine göre şekillenmesinin, evrensel bir yıkıma yol açacağı güçlü bir şekilde ifade edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin 'hatırlama, anma, öğüt ve şeref' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'bi-zikrihim' ifadesi, Kur'an'ın insanlara gönderilen bir öğüt, bir hatırlatma ve aynı zamanda kendileri için bir şeref kaynağı olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zikr'in 'unutulan bir şeyi hatırlatma' ve 'öğüt verme' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayette, Allah'ın insanlara unuttukları hakikatleri hatırlatmak ve onları doğru yola sevk etmek için gönderdiği vahyi temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr'in Kur'an'da 'Allah'ı anma' ve 'vahiy' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, 'zikr'in insanlara gönderilen ilahi mesaj, yani Kur'an olduğu ve bu mesajın onların hayatlarını düzenlemesi gereken bir öğüt olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'i'râd' fiilini 'bir şeyden yüz çevirmek, ondan uzaklaşmak' olarak açıklar. Ayetteki 'mu'ridûn' ifadesi, insanların kendilerine gelen ilahi öğütten, yani Kur'an'dan bilinçli olarak yüz çevirdiklerini, onu kabul etmediklerini ve ona karşı ilgisiz kaldıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'i'râd'ın 'bir şeyden yan dönmek, onu terk etmek' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, insanların kendilerine sunulan hidayet ve şeref kaynağından yüz çevirerek, kendi heveslerine tabi olma eğilimlerini sürdürdükleri vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'i'râd'ın mecazi olarak 'bir şeyi önemsememek, ona değer vermemek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayette, insanların kendilerine gönderilen ilahi mesajı önemsemedikleri ve ona karşı kayıtsız kaldıkları mecazi bir dille anlatılır.
Mü'minûn Sûresi
"Ve levittebeal hakku ehvâehum le fesedetis semâ-vâtu vel ardu" (Eğer Hakk onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi):
Âyet-i kerîmede "hevâ"nın karşısına konan "hakk" kelimesi, sâdece "doğru" demek değildir. "Hakk", varlığı kendinden olup, âlemdeki her şeyin varlık sebebi ve kaynağı olan mutlak gerçekliktir. Ankebût Sûresi 29/44 âyetinde buyrulur: "Halakallâhus semâvâti vel arda bil hakk" (Allâh, gökleri ve yeri Hakk olarak halk etti).
"Hevâ" kelimesi ise, Arapça "h-v-y" kökünden türemiştir. Bu kök, "düşmek, alçalmak, boşlukta olmak" anlamlarını taşır. Enfüsî olarak, nefsin kişiyi mânen alçaltan, beşeriyetine çeken, Hakk'tan uzaklaştıran arzu ve hevesleridir.
Terbiye edilmemiş her nefs, kendi hevâsını mutlaklaştırmak, âlemi kendine uydurmak ister. Örneğin, birinin hevâsı yağmur isterken, diğerininki güneş ister. Birininki geceyi arzularken, diğerininki gündüzü arzular. Eğer Cenâb-ı Hakk, sayısız ve birbiriyle çelişen hevâlara tâbî olsaydı, yerde ve gökteki denge bozulur ve kaos çıkardı. Âlemdeki "nizâm"ın sürmesi, Hakk'ın hevâya değil, hevânın istese de istemese de Hakk'a boyun eğdiğinin delîlidir.
Kâinatı keyfî arzulardan koruyup bir "nizâm" üzere yürüten Cenâb-ı Hakk, insânın şahsî ve toplumsal hayâtını da başıboş heveslerin kaosundan korumak için ona kendi "zikrini", yâni ilâhî ölçüyü göndermiştir.
Yukarıdaki ifâdeyi enfüsî yönden ele alırsak; hakîkati bırakıp nefsinin hevâsına uymak, kişinin maddî ve mânevî varlığını ("arz"), gönlünü ("semâvât") ve bunların içindeki kuvveleri fesâda uğratır (örneğin, gönlü puthaneye bedeni ise rûhu için bir zindana döner) buyrulmaktadır.
"Eteynâhum bi zikrihim" (Biz onlara zikirlerini getirdik): Müfessirler, âyette geçen "zikir" kelimesini üç farklı şekilde yorumlamıştır. Bunlardan birincisi, "Kur'ân"dır.
İkincisi, "hatırlamak"tır. Bu şekliyle, "Biz onlara, kendi fıtratlarının derinliklerinde mevcûd olan aslî ve ilâhî hakîkatlerini hatırlatan bir mesaj getirdik" ma'nâsına ulaşırız.
Üçüncüsü, "şeref"tir. İnsân denilen varlık "eşref-i mah-lûkat"tır, yâni en şerefli varlıktır. Bunun sebebi, "Hakk'a ayna olma" potansiyeline sâhip olmasıdır. Bu yönden bakıldığında, "Biz onlara, bu potansiyeli nasıl gerçekleştireceklerini, yâni en büyük şereflerine nasıl ulaşacaklarını gösteren yolu getirdik" ma'nâsına ulaşırız. Dolayısıyla, "kendi zikirlerini getirdik" demek, "Biz onlara, kendilerini unuttukları hevâ çukurundan çıkarıp, kendi hakîkî ve şerefli varlıklarını hatırlatan bir ayna tuttuk" anlamına gelir.
"Fehum an zikrihim mu'ridûn" (Fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar): Burada sözü edilen kimseler, kendilerine şerefli bir hayât yolu sunulduğu hâlde dünyevî arzu ve heveslerin peşine takılarak kendi hakîkatlerine yabancılaşırlar. Onların hâli, kendisine altından bir taht teklîf edilen birinin, çamurda oynamayı tercîh etmesine benzer.
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ خَرْجاً فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌۗ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
Em tes'eluhum harcen fe haracu rabbike hayrun ve huve hayrur râzikîn.
Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.