İçeriğe atla
Mü'minûn 71Cüz 18 · Sayfa 346

Mü'minûn Sûresi 71. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Velevi-ttebe'a-lhakku ehvâehum lefesedeti-ssemâvâtu vel-ardu vemen fîhin(ne)(c) bel eteynâhum biżikrihim fehum ‘an żikrihim mu'ridûn(e)

Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kur'an'ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar.

Mü'minûn Sûresi

"Ve levittebeal hakku ehvâehum le fesedetis semâ-vâtu vel ardu" (Eğer Hakk onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi):

Âyet-i kerîmede "hevâ"nın karşısına konan "hakk" kelimesi, sâdece "doğru" demek değildir. "Hakk", varlığı kendinden olup, âlemdeki her şeyin varlık sebebi ve kaynağı olan mutlak gerçekliktir. Ankebût Sûresi 29/44 âyetinde buyrulur: "Halakallâhus semâvâti vel arda bil hakk" (Allâh, gökleri ve yeri Hakk olarak halk etti).

"Hevâ" kelimesi ise, Arapça "h-v-y" kökünden türemiştir. Bu kök, "düşmek, alçalmak, boşlukta olmak" anlamlarını taşır. Enfüsî olarak, nefsin kişiyi mânen alçaltan, beşeriyetine çeken, Hakk'tan uzaklaştıran arzu ve hevesleridir.

Terbiye edilmemiş her nefs, kendi hevâsını mutlaklaştırmak, âlemi kendine uydurmak ister. Örneğin, birinin hevâsı yağmur isterken, diğerininki güneş ister. Birininki geceyi arzularken, diğerininki gündüzü arzular. Eğer Cenâb-ı Hakk, sayısız ve birbiriyle çelişen hevâlara tâbî olsaydı, yerde ve gökteki denge bozulur ve kaos çıkardı. Âlemdeki "nizâm"ın sürmesi, Hakk'ın hevâya değil, hevânın istese de istemese de Hakk'a boyun eğdiğinin delîlidir.

Kâinatı keyfî arzulardan koruyup bir "nizâm" üzere yürüten Cenâb-ı Hakk, insânın şahsî ve toplumsal hayâtını da başıboş heveslerin kaosundan korumak için ona kendi "zikrini", yâni ilâhî ölçüyü göndermiştir.

Yukarıdaki ifâdeyi enfüsî yönden ele alırsak; hakîkati bırakıp nefsinin hevâsına uymak, kişinin maddî ve mânevî varlığını ("arz"), gönlünü ("semâvât") ve bunların içindeki kuvveleri fesâda uğratır (örneğin, gönlü puthaneye bedeni ise rûhu için bir zindana döner) buyrulmaktadır.

"Eteynâhum bi zikrihim" (Biz onlara zikirlerini getirdik): Müfessirler, âyette geçen "zikir" kelimesini üç farklı şekilde yorumlamıştır. Bunlardan birincisi, "Kur'ân"dır.

İkincisi, "hatırlamak"tır. Bu şekliyle, "Biz onlara, kendi fıtratlarının derinliklerinde mevcûd olan aslî ve ilâhî hakîkatlerini hatırlatan bir mesaj getirdik" ma'nâsına ulaşırız.

Üçüncüsü, "şeref"tir. İnsân denilen varlık "eşref-i mah-lûkat"tır, yâni en şerefli varlıktır. Bunun sebebi, "Hakk'a ayna olma" potansiyeline sâhip olmasıdır. Bu yönden bakıldığında, "Biz onlara, bu potansiyeli nasıl gerçekleştireceklerini, yâni en büyük şereflerine nasıl ulaşacaklarını gösteren yolu getirdik" ma'nâsına ulaşırız. Dolayısıyla, "kendi zikirlerini getirdik" demek, "Biz onlara, kendilerini unuttukları hevâ çukurundan çıkarıp, kendi hakîkî ve şerefli varlıklarını hatırlatan bir ayna tuttuk" anlamına gelir.

"Fehum an zikrihim mu'ridûn" (Fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar): Burada sözü edilen kimseler, kendilerine şerefli bir hayât yolu sunulduğu hâlde dünyevî arzu ve heveslerin peşine takılarak kendi hakîkatlerine yabancılaşırlar. Onların hâli, kendisine altından bir taht teklîf edilen birinin, çamurda oynamayı tercîh etmesine benzer.


Âyet 72

اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ خَرْجاً فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌۗ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

Em tes'eluhum harcen fe haracu rabbike hayrun ve huve hayrur râzikîn.

Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)