Ve-inneke leted'ûhum ilâ sirâtin mustekîm(in)
Şüphesiz sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.
Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.
Bu ayet, peygamberin insanları 'doğru yola' çağırmasını ve bu çağrının mahiyetini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'çağırma' eylemi ve 'doğru yol' kavramları, ayetin temel mesajını oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' (da've) kelimesinin asıl anlamının, bir şeyi seslenerek veya sözle kendine doğru çekmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'لَتَدْعُوهُمْ' ifadesi, peygamberin insanları hakikate, yani doğru yola çağırması, onlara tebliğde bulunması ve onları bu yola yönlendirmesi anlamındadır. Bu, sadece bir davet değil, aynı zamanda bir yönlendirme ve rehberlik etme çabasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' (du'â) kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise 'çağırmak, davet etmek' manasına geldiğini ifade eder. Peygamberin insanları 'doğru yola' çağırması, onları bu yola davet etmesi ve bu yola girmeye teşvik etmesi olarak yorumlanır. Bu, mecazi olarak bir rehberlik ve irşat eylemidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'دعوة' (da'wah) kavramının Kur'an'daki temel anlamlarından birinin, insanları Allah'ın yoluna çağırma, tebliğ etme ve onlara doğru yolu gösterme olduğunu vurgular. Ayetteki 'لَتَدْعُوهُمْ' ifadesi, peygamberin bu ilahi görevi yerine getirmesi, yani insanları hakikate davet etmesi ve onları bu yola yönlendirmesi anlamında kullanılır. Bu, bir tür 'çağrı' veya 'davet' eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'صراط' (sırât) kelimesinin, geniş ve açık yol anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise genellikle hak yolu, doğru yolu ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'صِرَٰطٍ' ifadesi, peygamberin insanları çağırdığı, Allah'ın belirlediği, hak ve adalet üzere kurulu olan doğru yolu temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'صراط' kelimesinin 'yol' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'doğru yol' veya 'Allah'ın yolu' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki 'صِرَٰطٍ' ifadesi, peygamberin insanları davet ettiği, Allah'ın rızasına uygun olan ve kurtuluşa götüren yolu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'صراط' kelimesinin Kur'an'da hem maddi hem de manevi anlamda yol ifade ettiğini, ancak genellikle manevi anlamda 'doğru yol', 'hak yol' olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'صِرَٰطٍ' ifadesi, peygamberin insanları çağırdığı, Allah'ın emir ve yasaklarına uygun olan, ahlaki ve dini açıdan doğru olan yaşam biçimini ve inanç sistemini temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'قوام' (kavâm) kelimesinin asıl anlamının, bir şeyin dik durması, eğrilikten uzak olması olduğunu belirtir. 'مستقيم' (müstakîm) ise bu kökten türeyen ve 'dosdoğru, eğriliksiz' anlamına gelen bir sıfattır. Ayetteki 'مُّسْتَقِيمٍ' ifadesi, 'صراط' (yol) kelimesini niteleyerek, peygamberin çağırdığı yolun hiçbir sapma, eğrilik veya yanlışlık içermeyen, tam anlamıyla doğru ve hak bir yol olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'استقامة' (istikâme) kelimesinin, bir şeyin doğru ve düzgün olması, eğrilikten uzak durması anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'مُّسْتَقِيمٍ' sıfatı, 'صراط' kelimesini nitelerken, bu yolun hem maddi hem de manevi anlamda dosdoğru olduğunu, hiçbir sapma veya yanlışlık içermediğini ifade eder. Bu, Allah'ın belirlediği, şaşmaz ve değişmez hakikat yoludur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'istikâme' kavramının Kur'an'da genellikle 'doğruluk', 'dürüstlük' ve 'hak yolda sebat etme' anlamlarında kullanıldığını belirtir. 'صراط مستقيم' (sırât-ı müstakîm) terkibi, Kur'an'ın merkezi kavramlarından biridir ve Allah'ın belirlediği, insanı kurtuluşa götüren, ahlaki ve dini açıdan kusursuz olan yolu ifade eder. Ayetteki 'مُّسْتَقِيمٍ' kelimesi, bu yolun mutlak doğruluğunu ve şaşmazlığını vurgular.
Mü'minûn Sûresi
"Sırât-ı müstakîm" hakkında, daha sonraki âyet yorumlarımıza da ışık tutacak bazı mühim bilgileri, Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinden buraya aktaralım (Cilt 1, sayfa 438).
Sûret-i umûmiyyede Hakk'ın iki sırât-ı müstakîmi vardır. Birisi Hâdî ism-i şerîfinin yolu ve diğeri Mudill ismi-i şerîfinin yoludur. Bu isimler birer rabb-i hâsdır ki, kendilerine mensûb olanları, kendi yolları üzerinde terbiye eder. Ve her birisi kendi yolunun yolcularının nâsiyesinden (alnından) tutup kendi müntehâlarına (sonlarına) kadar çeker götürür. Her birisi kendi yolcularından râzıdır; fakat bunların müsemmâları (gerçek sahibi) ve Rabbü'l-erbâb olan Allâh Teâlâ Hazretleri ismi-i Hâdî'nin yolcularından râzıdır ve ismi-i Mudill'in yolcularından râzı değildir; onlara gazab eder. Nitekim Fâtiha-i şerîfede bu yollara işaret buyurulur: (Fâtiha, 1/6-7) "Yâ Allâh, bizi sırât-ı müstakîme hidâyet et! Öyle sırât ki, sen onlardan râzı olup in'âm eyledin. O yol, üzerlerine gazab ettiğin yolun gayrıdır." İmdi âlem-i cismâniyyette abd, bu iki tarîkden hangisine sülûk edeceğine mütereddit (kararsız) olur. Çünkü ismi-i Mudill'in sırât-ı müstakîmi üzerinde lezzât ve huzûzât-ı âcile (hemen gelen zevkler ve hazlar) teşhîr olunmuştur. Abd bunlara imrenir. İsm-i Hâdî'nin sırât-ı müstakîmi üzerindeki lezzât-ı âcile, bu lezzât-ı âcile ile örtülmüştür. Eğer bir kulun destgîr-i lutf-ı Hak (Allâh'ın lütuf eli) olursa, marzî olan ismi-i Hâdî tarîkını; ve eğer destgîr-i kahr-ı ilâhî (ilahî gazap eli) olursa, ismi-i Mudill tarîkını ihtiyâr eyler (tercîh eder). Binâenaleyh bu iki yoldan birini Hak tarafından vakî olan bir cüz'î ile tercîh eder. Bu ma'nâ dahi "Yâ habîbim de ki, hepsi Allâh Teâlâ indindendir" âyeti-i kerîmesinin ma'nâ-yı münfidir (ortaya çıkaran anlamıdır).
İlâve îzâh: Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 2, sayfa 153-154.
Ma'lûm olsun ki emir ikidir: Birisi "emr-i irâdî", diğeri "emr-i teklîfî"dir. "Emr-i irâdî", abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatinin ve "ayn-ı sâbite"sinin lisân-ı istîdâdı ile talep ettiği şey üzerine Hakk'ın verdiği hükümdür. Ve "ayn-ı sâbite", suver-i esmâ-i ilâhiyedir (ilâhî isimlerin sûretleridir). Meselâ ism-i Hâdî'nin sûret-i ilmiyyesi Hak'tan kendi üzerine hidâyete hükmolunmasını talep eder; ve Hak da öyle hükmeder. Ve kezâ ism-i Mudill'in sûret-i ilmiyyesi de Hak'tan kendi üzerine dalâlete hükmolunmasını ister; Hak dahi öyle hükmeder. Bu hükümler kazâ-yı ilâhî olup aslâ tebeddül (değişiklik) etmezler. Şu hâlde abd, kendi üzerine olan hükmü kendi istemiştir; binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri (Enbiyâ, 21/23) [Allâh yaptığından sorumlu tutulmaz] olur. Ya'nî, işlediği şeyden Hakk'a suâl teveccüh etmez (soru sorulmaz); zîrâ Hak, kulun istediğini vermiştir. Şu hâlde (Enbiyâ, 21/23) [Onlar ise sorguya çekileceklerdir] mûcibince, suâl onlara teveccüh eder; ve abdin mazharı olan o isim onun "rabb-i hâssı" olup, bilcümle mevcûdâta onun nâsiyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür.
Vaktâki mevtin (ölümün) eş anlamı olan vücûdât-ı izâfiyye âleminde bu hakîkatin taalluk edeceği matâya-yı unsuriyye (maddî cevherler) ve merâkib-i cismâniyye (bedenî bileşimler) zâhir olur, her ferdin kuvvede olan istîdâdı âlem-i fiilde zâhir olmak için, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) vâsıtasıyla "emr-i teklîfî" teblîğ olunur ve teblîğ neticesinde ism-i Hâdî ile, ism-i Mudill'in bendeleri (bağlıları) birbirinden temeyyüz eder (ayrılır). Mûsâ Fir'avn'dan ve Sıddîk Ebû Cehil'den ayrılır. Binâenaleyh "emr-i teklîfî"yi kabul edenlerin fiili, hem "emr-i irâdî"ye hem de "emr-i teklîfî"ye muvâfık (uygun) olur. Ve "emr-i teklîfî"ye muhâlefet edenler, yalnız "emr-i irâdî"ye muvâfakat etmiş olurlar. Şu hâlde her iki tâife hakîkatte "emr-i irâdî"ye mutî (itâatkâr) olmuş olurlar.
İlâve îzâh: Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 6, sayfa 159-160.
2982. Gerçi beşerden maksûd ilim ve hüdâdır, fakat her bir âdem için bir ma'bed vardır.
Bu beyt-i şerifte mühim bir hakîkat beyan buyurulur. Şöyle ki: Yukarıda insânın hilkatinden maksûd (Zâriyât, 51/56) ["Ben cinleri ve insânları ancak ibâdet etmeleri için yarattım"] âyet-i kerî-mesi mucibince (gereğince) ibâdet olduğu beyan buyurulmuş idi; ve ibâdet bilinmeyen bir şeye olmaz, mutlak idrâk olunan şeye olur. Ve Hak Teâlâ hazretleri sûre-i İsrâ'da (İsrâ, 17/23) "Senin Rabbin ancak kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi kazâ etti (hükmetti)" buyurur. Hâlbuki bu âlemde Hakk'ın gayrına ibadet edenler çoktur. Hak bir şeyi kasd etsin ve o kasdın vukûuna hüküm dahi etsin de, âlemde onun hilâfı vâkî olsun, bu mümkün olur mu? Beyt-i şerîf bu suâle cevâbdır ve bu cevâbın tavzîhi (açıklanması) için bir mukaddime (giriş) icâb eder:
Ma'lûm olsun ki, kulların her biri esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır ve o isim onun rabb-i hâssı olup, o kul ancak o rabb-i hâssın kendisine verdiği şeyle zâhir olur; ve rabb-i hâssın ona verdiği şey dahi abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı istîdâdı ile talep ettiği şeydir. Binâenaleyh ibâd (kullar), rabb-i hâsslarının kendilerine verdiği şeyle temeyyüz ederler. Ve kullar arasındaki temeyyüz erbâb-ı hâssa arasındaki temeyyüzdür. Ve erbâb ise yekdiğerinden havas-ı zâtiyyeleriyle (öz varlıksal özellikleriyle) ayrılırlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz bu ma'nâya işaret eden 1. cildde şu ifâdeyi buyurmuş idi: ["Evvelâ dinle ki, muhtelif olan halk, yâ'dan elife kadar muhtelif canlardır"] (C. I, 2955). İmdi, kullar ile Hak arasındaki ahid iki nevidir: Birisi küllî, diğeri cüz'îdir. Ahd-i küllî ism-i câmi'-i ilâhî ile kullar arasında vâkîdir ve ahd-i cüz'î bu erbâbdan her birisi ile onların abdleri arasındaki ahiddir. İşte bu hakîkate binâen herkes Allâh'ın kuludur. Fakat her bir kul esmâ-i hâkime cihetinden Hakk'a tapar. Böyle olunca herkesin bir i'tikâdı ve kendisine mahsûs bir ilmi vardır. Başka birisinde kendi i'tikâdının gayrı olan bir i'tikâdı gördükçe onu ibtâl eder; ve her bir abd kendi Rabb'inin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür, ve bu isimlerin her biri kendi abidlerinden râzıdır ve her birinin sırât-ı müstakîmînin nihâyeti başkadır.
İlâve îzâh: Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 8, sayfa 359.
"Buğdayları samandan ayırıp her birini başka başka yerlere koymak nasıl lâzım ise, dışarıları birbirine benzeyen ve fakat içleri başka başka olan bu efrâd-ı beşer arasında da temyîz (ayırt etme) ve iyisini ve fenâsını ayırmak lâzımdır." Ma'lûm olsun ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından, marzî (Allâh'ın razı olduğu) ve mağzûb (gazaba uğramış) olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise, zuhûr-ı ahkâmdan (hükümlerin ortaya çıkmasından) sonra olur; ve zuhûr-ı ahkâm ise ba'de'l-imtihân (imtihândan sonra) mümkündür. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Mülk, 67/2) "O öyle Allâh'dır ki, hanginizin ameli en güzeldir sizi imtihân etmek için mevti (ölümü) ve hayâtı yarattı." Ve kezâ, (Muhammed, 47/31) "Sizden mücâhid ve sâbir olanları bilmemiz için sizi imtihân ederiz" buyurur. Eğer dünyâda peygamberler vâsıtasıyla marzî olan sırât-ı müstakîm ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin istîdâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i bâliğa (kesin delil) fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk (belgelenmiş) edilemez olur idi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Nisâ, 4/41) "Her ümmet şâhid getirdiğimiz vakit onların hâli nasıl olur? Yâ habîbim seni de onların üzerine şâhid getirdik." İşte, (En'âm, 6/149) "Allâh için hüccet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesi mucibince (gereğince), şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller (yaklaşanlar) ile mücrimler (suçlular) ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd (yakınlık ve uzaklık ehli) ayrılarak, (Şûrâ, 42/7) "Bir tâife cennette ve bir tâife cehennemdedir" sırrı zuhûra gelir. Ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cennete ve mağzûb olanlar da kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.
İlâve îzâh: Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt 10, sayfa 313-316.
Ey Cebrî (Cebriyye mezhebi mensûbu), sen "Allâh her neyi murâd ederse oldu" hadîs-i şerîfini tersinden anlayarak tembel oldun ve dedin ki: "Mâdemki Hak Teâlâ ezelde kulları hakkında nasıl hüküm ve kazâ etmiş ise bu âlem-i dünyâda da ondan ancak o hüküm âsârı (izleri) zâhir olur; ve meselâ, kazâ-yı ilâhî benim küfrüme taalluk etmiş ise, dünyâda benden aslâ îmân zâhir olmaz. Ve îmâna taalluk etmiş ise eser-i küfür peydâ olmaz. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî îmâna taalluk etmiş ise amel etsem de etmesem de mü'minim; ve eğer küfrüme taalluk etmiş ise kezâ amel etsem de etmesem de yine kâfirim. Binâenaleyh bu âlemde amelin bana hiçbir faydası olmaz." İşte bu tersine olan idrâk ve hâfıza ile teklifât-ı şer'iyye (şer'î yükümlülükleri) ta'tîle (askıya almaya) mütecasir (cesaret eden) oldun. Hâlbuki bu sözün ma'nâsı o değildir:
Ma'lûm olsun ki, hakîkat ma'nâ; ve şerîat sûrettir. Ma'nâ ile sûret arasında mertebe i'tibâriyle muhâlefet var ise de, vücûdun vahdeti i'tibâriyle irtibât-ı kavî (kuvvetli bir bağ) vardır. Meselâ insânın rûhu ma'nâdır ve cismi sûrettir. Mertebeleri itibâriyle rûh cisme ve cisim rûha benzemez. Fakat rûh ile cisim arasındaki irtibât inkâr olunamaz; ve rûh ile cisimden mürekkeb olan insân bir vahdet-i vücûd sâhibidir. İşte âlem-i hakîkat ile âlem-i sûret dahi böyle olup aralarında irtibât-ı kavî vardır; ve bu irtibât cihetinden hakîkat ile şerîat arasında aslâ muhâlefet yoktur. Muhâlefet görenler bu irtibâtı idrâk edemedikleri için görürler. Binâenaleyh bu irtibât hakkında izâhât-ı mücmel (özet açıklamalar) vermek burada faydalı olur.
Ehl-i hakîkatin beyân buyurduğu ilm-i tecellîye göre vücûd, ancak Hakk'ın vücûd-ı mutlakından ibârettir. Nitekim I. cildin 610 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr Efendimiz: ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın."] buyurmuşlar idi. Bu vücûd, vücûd-ı hakîkîdir; o vücûdun zâtında müstecin (toplanmış), mahfî (örtülü), sıfât ve esmâ vardır. Lisân-ı istîdâd ile zât-ı ahadiyyeden zuhûr taleb ederler. Meselâ insânda sıfat-ı kelâm vardır. Kendisinde sıfat-ı kelâm olan insân, hayâtının sonuna kadar bir kelime bile söylemeksizin duramaz. Zîrâ insânın zâtında mündemiç (gizli) olan bu sıfât, "Bizi çıkar ve âzâd et ve harf ve savt ile veyahut yazı nakışları ile âlem-i kesâfette zâhir olalım!" diye çırpınıp dururlar. İnsan dahi meşiyyet ve irâdesi taalluk etmesiyle onları aksırık ve öksürük gibi izhâr eder; ve sıfâtlar arasında ressamlık sıfatı da böyledir. O da insânda harfî bir levha resimle taleb eder. Binâenaleyh âlem-i ma'nâda taleb ve istek evvelâ sıfatlarındır, zâtın değildir. Zîrâ zâtın zâtiyyeti cihetinden zuhûra ihtiyacı yoktur. Nitekim insân kelâm ve ressâmiyet sıfatlarını izhâr etmese de yine insândır; ve insân olmak için bunları izhâr etmeye muhtaç değildir. Zât, mertebe-i ulûhiyyetinde ancak o sıfatların ve isimlerin istediklerinin zuhûrunu murâd eder. Âlem-i sıfat, âlem-i ma'nâdır; ve bu sıfatların mezâhir-i kesîfesi o ma'nâların zilleri (gölge yansımaları) ve sûretleridir. Âlem-i sıfatta irâde ve istek olunca bu irâde ve isteğin âlem-i sûrette irtibâtı tabîî olur. Meselâ insânın irâdesi evvelâ ma'nâsından ve bâtınından peydâ olur. Sonra cisminde fiil ve harekete sebep olur. İşte mezâhir-i sıfat ve esmâ olan efrâd-ı âvâlimin (varlık fertlerinin) gerek âlem-i ma'nâdaki ve gerek âlem-i sûretteki ahvâli de bu misâle mutâbıktır. Binâenaleyh insân kendi hakîkati olan sıfatın o âlem-i ma'nâdaki talebinden itibâren muhtârdır (seçim sahibidir) ve mürîddir (irâde sahibidir); ve bu âlem-i sûrette dahi talebten ve irâdeden mücerred (ayrık) değildir.
Kul istedi, Hak verdi. Âyet-i kerîmede: (Enbiyâ, 21/23) "Allâh Teâlâ işlediği şeyden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler." Zîrâ Allâh kullarına istediklerini vermiştir. "Niçin benim istediğimi verdin?" diye bir ihsân ve kerem sâhibine suâl vâkî olmaz. Fakat "Âlî bir şey dururken niçin süflî bir şeyi istedin?" diye bir kimseye suâl etmek münâsib olur. İmdi âlem-i hakîkatte ve ma'nâda sâbit olan taleplerin âlem-i sûret ve kesâfette zuhûru o ma'nâların kemâlleridir. Fakat sıfât-ı ilâhiyyeden bazıları âlem-i sûrette marzî (razı olunan) ve bazıları mağzûbdur (gazaba uğramış). Sıfât-ı marziyyeye mezâhirinin sırât-ı müstakîmi kendilerini mahall-i lezzet ve in'âma (nîmetlenmeye) ve sıfât-ı mağzûbe mezâhirinin sırât-ı müstakîmi dahi kendilerini mahall-i elem ve intikâma götürür. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfette, sûrette yekdiğerine müşâbih (benzeyen) ve ma'nâda yekdiğerinden ayrı olan bu sıfâtın mezâhirî bulunan kulların temyîzi (ayırt edilmesi) ve temyîz için dahi emir ve nehy hâvî olan (içeren) şerîat lâzımdır. Zîrâ her bir kula âlem-i ma'nâda kendi hakîkatinin taleb ettiği hâl ve şân meçhûldür. Bu âlem-i keserâtın hicâbı içinde ne tarafa gideceğini bilmez. Bir şaşkınlık içinde çırpınır durur. Onlara Rabbü'l-erbâb olan Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı yolları gösteren bir muallim (öğretici) icâb eder. Bu muallimler de her devirde kulların istîdâdât-ı zamâniyyelerine göre birer şerîatle gelen peygamberlerdir. Bu da'vet üzerine kullar hidâyet ve dalâlet taraflarından birini kabûl etmekte muhtârdırlar (seçme hürriyetine sahiptirler); ve bu sûretle sıfât-ı marziyyeye ve mağzûbe mezâhirinin ma'nâdan ibâret olan taleb ve irâde-i ezelîleri bu âlem-i sûrette ve kesâfette tahakkuk etmiş ve onlara karşı Hak için hüccet-i bâliğa (kesin ve açık delil) sâbit olmuş olur. (En'âm, 6/149) ["De ki: Allâh için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer Cenâb-ı Hak murâd etseydi sizin mecmû'unuza hidâyet ederdi."] âyet-i kerîmesi ve diğer emsâli âyetler bu ma'nâyı beyân buyurur. Zîrâ Hakk'ın irâdesi ilmine tâbî'dir. Çünkü bilinmeyen şey murâd olunmaz; ve ilim dahi ma'lûma tâbî'dir. Çünkü ma'lûm olan bir şey olmayınca ilim nisbetinin taalluk edeceği mahal bulunmaz; ve ma'lûm olan şey ise sıfâtın zühûra olan meyl ve irâdeleridir. Fakat mezâhirin merbût (bağlı) bulundukları sıfatların hâssaları (özellikleri) muhtelif olup, cümlesinde hidâyete istîdâd olmadığı için Hak ancak onların taleb ve murâd ettiği şeyi murâd eder; ve onların murâd etmediği hidâyete cebretmez (zorlamaz); ve kezâ onların murâd etmediği dalâlete de cebretmez. (Nahl, 16/118) "Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" âyet-i kerîmesi bu ma'nânın şahididir.