Velekad eḣażnâhum bil'ażâbi femâ-stekânû lirabbihim vemâ yetedarra'ûn(e)
Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrak yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve O'na yalvarıp yakarmadılar.
Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru' ve niyazda da bulunmadılar.
Bu ayet, ilahi azaba maruz kalmalarına rağmen inkarcıların direnişini ve Rablerine karşı boyun eğmeyişlerini tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, azabın şiddetini, insanların bu azaba karşı takındıkları tavrı ve Allah'a yönelmedeki eksikliklerini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ahz' kelimesinin burada 'cezalandırmak, yakalamak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'bi'l-azâb' ifadesiyle birlikte, bu yakalamanın bir ceza ve musibetle gerçekleştiğini vurgular. (s. 308)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahz' kelimesinin genel olarak 'bir şeyi ele geçirmek, almak' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da bazen 'cezalandırmak, helak etmek' manasında da kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın inkarcıları azapla kuşatması ve cezalandırmasıdır. (s. 10)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'ahz' kavramının ilahi bir eylem olarak, özellikle ilahi gazap ve ceza bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın inkarcıları azapla 'yakalaması', onların ilahi takdire karşı gelemeyeceklerini ve cezadan kaçamayacaklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'azâb' kelimesinin 'acı veren şey' anlamına geldiğini ve burada Allah'ın inkarcılara tattırdığı dünyevi veya uhrevi cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'bi'l-azâb' ifadesi, yakalamanın bu acı verici ceza ile gerçekleştiğini gösterir. (c. 2, s. 47)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesinin 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' kökünden geldiğini ve 'acı veren ceza' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki azap, inkarcıları doğru yoldan alıkoyan ve onlara acı veren ilahi bir müdahaledir. (s. 320)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azâb' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, günahkarları cezalandırmak için gönderilen musibetleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki azap, inkarcıların direnişine rağmen üzerlerine gelen ilahi bir uyarı ve cezadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'istekâne' fiilinin 'tevazu göstermek, boyun eğmek, zelil olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'femâ istekânû' ifadesi, inkarcıların azaba rağmen Rablerine karşı kibirlerini sürdürdüklerini ve teslim olmadıklarını vurgular. (s. 235)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istekâne' fiilinin 'kâne' kökünden türediğini ve 'zayıflık, acizlik göstermek, boyun eğmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, azapla karşılaşmalarına rağmen inkarcıların Allah'a karşı acizliklerini kabul etmediklerini ve boyun eğmediklerini ifade eder. (s. 445)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istekâne' fiilinin 'istif'al' babından gelerek 'bir şeyi talep etmek, istemek' anlamının yanı sıra, 'tevazu ve boyun eğme' manasını da taşıdığını belirtir. Ayetteki olumsuz kullanımı, onların bu tevazu ve teslimiyeti göstermediklerini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tedarru'' fiilinin 'tevazu ile yalvarmak, acizliğini itiraf ederek Allah'a yönelmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'vemâ yetedarra'ûn' ifadesi, azaba rağmen inkarcıların Allah'a karşı bu samimi yakarışı ve tevazuyu göstermediklerini vurgular. (c. 2, s. 265)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tedarru'' kelimesinin 'zayıflık ve acizlik göstererek Allah'a yönelmek, O'ndan yardım dilemek' manasına geldiğini açıklar. Bu ayette, inkarcıların azap karşısında bile bu teslimiyet ve yakarış halini benimsemedikleri ifade edilir. (c. 3, s. 435)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tedarru'' kavramının Kur'an'da genellikle zor zamanlarda Allah'a yönelme, O'ndan yardım dileme ve O'na karşı acizliğini itiraf etme anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki olumsuz kullanımı, inkarcıların bu temel dini tutumu sergilemekten kaçındıklarını gösterir.
Mü'minûn Sûresi
"Ve lekad ehaznâhum bil azâbi" (Andolsun, biz onları azâb ile yakaladık): "Azâb", Cenâb-ı Hakk'ın Kahhâr, Münta-kîm, Müzill, Kâbıd, Dârr gibi Celâlî isimlerinin tecellîsidir. Ancak, bu âyette bahsedilen "azâb" mutlak bir kahır değil, bir dâvettir, bir ilaçtır. Acı bir ilaçtır ama amacı şifâdır. Amaç kulun Rabbi'ne dönmesi için onu biraz sarsmaktır.
Daha evvel bahsedildiği gibi Cenâb-ı Hakk kullarını imti-hân ederek onlardan marzî (razı olunan) ile mağzûb (gazap edilecek) olanların ayrışmasını (temyiz) irâde eder. Azâb geldiğinde, a'yân-ı sâbitesi Hâdî'ye bağlı olan kişiler tevbe ve teslîmiyete yönelirken, Mudill'e bağlı olanlar daha da katılaşır ve isyân eder. Yâni, azâb, kişileri "sıkıntıya düşürmek" için değil, "hakîkatlerini ortaya çıkarmak" için gelir. Azâb, altının sahtesinden ayrılmasına yarayan bir mihenk taşı gibidir; herkesin içindeki mâdeni ortaya döker.
"Fe mestekânû li rabbihim" (Yine Rablerine boyun eğ-mediler): Onları azâb ile yakalayan, Rabbü'l-Erbâb olan Allâh'tır. Rabbü'l-Erbâba boyun eğmek, O'nun hidâyet yoluna olan dâvetine icâbet etmek, kendi rabb-i hâsslarının hük-münden ve yolundan vazgeçmek, yâni kendi ezelî programlarını inkâr etmek anlamına gelirdi, o sebeple boyun eğmediler. Onlar, Rabbü'l-Erbâb'ın emr-i teklîfîsine değil, kendi rabb-i hâsslarının emr-i irâdîsine tâbîdirler. Boyun eğmek, onların ezelî hakîkatinin değiştirilmesi demek olurdu ki, bu, Allâh'ın kendi ilminde ve irâdesinde bir değişiklik olması anlamına geleceği için muhâldir.
"Ve mâ yetedarreûn" (Ve O'na yalvarıp yakarmadılar): Yalvarmak, kişinin kendi yolunun yanlış, yalvardığı makâmın yolunun ise mutlak doğru ve tek kurtuluş kapısı olduğunu ikrâr etmesini gerektirir. Onlar, Rabbü'l-Erbâb'a yalvarıp, "Yâ Rabbî, bizi bu Mudill'in yolundan kurtar, kendi marzî yolun olan Hâdî'nin yoluna ilet" diyemezler. Çünkü onların zevki, Mudill'in yolundadır. Yalvarmaları, kendi varlıklarına ihânet olurdu. Eğer bir yakarışları olsaydı bile bu, "Yâ Rabbî! Üzeri-mizdeki şu azâbı kaldır ki, kendi bildiğimiz yolda yürümeye devâm edelim" şeklinde olurdu.
حَتّٰٓى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً ذَا عَذَابٍ شَد۪يدٍ اِذَا هُمْ ف۪يهِ مُبْلِسُونَ۟
Hattâ izâ fetahnâ aleyhim bâben zâ azâbin şedîdin izâ hum fîhi mublisûn.
Sonunda onlara şiddetli bir azâb kapısı açtığımızda bir de bakarsın onun içinde ümitsizliğe düşüvereceklerdir.