Vehuve-lleżî enşee lekumu-ssem'a vel-ebsâra vel-ef-ide(te)(c) kalîlen mâ teşkurûn(e)
Halbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
Halbuki sizin için o kulağı, o gözleri ve o gönülleri yaratan O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz!
Mü'minûn Suresi'nin 78. ayeti, Allah'ın insanlara bahşettiği temel idrak ve algı organlarını (kulak, göz, kalp) vurgulayarak şükürsüzlüğü eleştirmektedir. Ayet, bu organların yaratılışını ve işlevini dilbilimsel olarak inceleyerek, insanın Allah'a karşı sorumluluğunu hatırlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Neş'e (إنشاء), bir şeyi yoktan var etmek, onu meydana getirmek ve ortaya çıkarmaktır. Ayetteki 'enşee' fiili, Allah'ın kulakları, gözleri ve kalpleri başlangıçta, bir benzeri olmaksızın yaratmasını ifade eder. Bu, basit bir yaratma değil, özel bir var etme ve şekillendirme anlamı taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Enşee (أنشأ), 'ibtedee' (başlattı, ilk defa yaptı) anlamındadır. Allah'ın bu organları ilk kez var etmesi, onların varoluşunun tamamen O'nun kudretine bağlı olduğunu gösterir. Ayetteki kullanımı, bu organların insana bahşedilmiş birer lütuf olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'neş'e' kökünden türeyen kelimeler, genellikle bir şeyin başlangıcını, ilk yaratılışını veya yeniden dirilişini ifade eder. Bu ayetteki 'enşee', Allah'ın insanı ve onun idrak organlarını yoktan var etme kudretini ve bu yaratılışın benzersizliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sem' (سمع), işitme duyusudur. Kur'an'da bazen duyu organı olan kulağı, bazen de işitme eylemini ve idrakini ifade eder. Bu ayette 'el-sem' (tekil) olarak gelmesi, işitme duyusunun bir bütün olarak insan için yaratılmış tekil bir nimet olduğunu gösterir, çoğul 'âzân' (kulaklar) yerine 'sem'' kullanılması, işitme yeteneğinin kendisini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sem' (سمع), idrak edici bir güçtür ve sesleri algılamayı sağlar. Ayetteki 'es-sem'' kelimesi, sadece fiziksel kulağı değil, aynı zamanda işitme yoluyla elde edilen bilgiyi ve anlayışı da kapsar. Bu, Allah'ın insana verdiği en temel algı yeteneklerinden biridir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'sem'' kelimesi, genellikle 'basar' (görme) ile birlikte zikredilir ve insanın dış dünyayı algılamasını sağlayan temel duyuları ifade eder. Bu ayetteki 'es-sem'', Allah'ın insana bahşettiği, çevresini idrak etmesini ve mesajları almasını sağlayan hayati bir yetenektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Basar (بصر), görme duyusudur. 'Ebsâr' (أبصار) ise gözlerin çoğuludur. Kur'an'da 'basar' kelimesi hem fiziksel görmeyi hem de basiret, yani kalp gözüyle idrak etmeyi ifade eder. Bu ayette çoğul olarak gelmesi, her iki gözün de birer nimet olduğunu ve görme yeteneğinin kapsamlılığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Basar (بصر), bir şeyi açıkça görmek ve onu idrak etmektir. 'Ebsâr' kelimesi, Allah'ın insanlara verdiği, dünyayı ve içindeki ayetleri görme, anlama ve üzerinde düşünme yeteneğini ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir duyu değil, aynı zamanda bir tefekkür aracıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'basar' ve 'ebsâr' kelimeleri, genellikle 'sem'' ile birlikte anılır ve insanın dış dünyayı algılamasını sağlayan temel duyuları oluşturur. Bu ayetteki 'el-ebsâr', Allah'ın insana bahşettiği, varlıkları ve olayları gözlemleyerek ibret almasını sağlayan önemli bir nimettir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fuâd (فؤاد), kalbin bir çeşididir ve genellikle kalbin daha derin, daha hassas ve idrak edici yönünü ifade eder. 'Ef'ide' (أفئدة) ise bunun çoğuludur. Ayetteki 'el-ef'ide', sadece fiziksel kalbi değil, aynı zamanda düşünme, anlama, hissetme ve inanma yeteneğinin merkezi olan manevi kalbi de kapsar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Fuâd (فؤاد), kalptir. 'Ef'ide' kelimesi, insanın idrak ve düşünme merkezini ifade eder. Allah'ın bu organı yaratması, insanın sadece dış dünyayı algılamakla kalmayıp, aynı zamanda içsel olarak da düşünme ve anlamlandırma yeteneğine sahip olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Fuâd (فؤاد), kalbin bir ismidir ve genellikle kalbin ateşlenmesi, yani duyguların ve düşüncelerin yoğunlaşması anlamını taşır. Ayetteki 'el-ef'ide', insanın akıl yürütme, muhakeme etme ve doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğinin kaynağı olarak zikredilmiştir. Bu, Allah'ın insana verdiği en değerli nimetlerden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şükür (شكر), nimetin büyüklüğünü bilmek ve onu övgüyle anmaktır. Ayetteki 'teşkurûn' fiili, Allah'ın bahşettiği kulak, göz ve kalp gibi nimetlerin kıymetini bilip, O'na karşı minnettarlık gösterme eylemini ifade eder. 'Kalîlen mâ teşkurûn' ifadesi, insanların bu nimetlere karşı yeterince şükretmediğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şükür (شكر), nimetin sahibini övmek ve ona itaat etmektir. Ayetteki 'teşkurûn', Allah'ın insana verdiği bu hayati organları doğru yolda kullanarak, O'nun emirlerine uygun bir yaşam sürmek suretiyle şükretmeyi ifade eder. Az şükretmek, bu nimetlerin amacına uygun kullanılmadığına işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da şükür kavramı, sadece sözlü bir teşekkürden öte, nimetin kaynağını tanıma, ona layık olma ve nimeti doğru kullanma sorumluluğunu içerir. Bu ayetteki 'teşkurûn', insanın Allah'ın verdiği duyuları ve idrak yeteneğini O'nun rızasına uygun bir şekilde kullanması gerektiğini, aksi takdirde şükürsüzlük etmiş olacağını belirtir.
Mü'minûn Sûresi
İlm-i ilâhînin tahsîli önce kulak ile işiterek, sonra işittiğini akla havâle edip idrâk ederek, sonra bu idrâk edilenleri gö-züyle müşâhede ederek ve en sonunda gördüğünü gönlüyle (fuâd) tasdîk ederek olur. Hakîkî şükür, verilen bu nîmetleri, veriliş amacına uygun olarak, yâni Hakk'a ve kendi hakîkatine ulaşmak için kullanmaktır.
وَهُوَ الَّذ۪ي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Ve huvellezî zereekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn.
O, sizi yeryüzüne yaydı. Sâdece O'nun huzurunda toplanacaksınız.