İçeriğe atla
Mü'minûn 8Cüz 18 · Sayfa 342

Mü'minûn Sûresi 8. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Velleżîne hum li-emânâtihim ve'ahdihim râ'ûn(e)

Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.

Mü'minûn Sûresi

Âyette mü'minlerin iki vasfı bildirilmektedir. Birincisi, kendilerine emânet olarak teslîm edilen varlıkları koruyup vakti geldiğinde sâhiplerine geri veren emîn kimseler olmalarıdır. İkincisi ise, verdikleri söze (ahd), yaptıkları sözleşmelere, ettikleri yemîne sâdık olup, aleyhlerine olsa dahi bunların gereğini yerine getiren insânlar olmalarıdır.

Bâtınen bakıldığında;

"Emânet"ten kasıt bir yönüyle, insâna "ve nefahtü" ile üflenen rûh-u ilâhîdir. Bu rûhu, nefsin ve tabiâtın karanlıklarında hapsetmek ona en büyük ihânettir. Ona riâyet etmek ise, onu zikir ve ma'rifetle besleyerek geldiği kaynağa, sâhibine, yâni Hakk'a döndürmektir: "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Muhakkak ki Biz Allâh'tanız ve O'na rücû edeceğiz). (Bakara 2/156) Ancak bu çalışmaların neticesinde kişi kendindeki halîfetullâh, yâni Zâtî zuhûr mahalli olma, potansiyelini açığa çıkarabilir ve kendisine verilen emânetin hakkını gözetmiş olabilir.

Başka bir yönden, insânın nesi varsa Hakk'ın emânetidir. Hayâtı emânettir. İlim, irâde, kudret, kelâm, basar, sem'… sıfatlarının hepsi Hakk'ın emânetidir, kendine âit bir şeyi yoktur. Bunlardan geçici olarak ve bize yetecek kadar emâneten herbirimize verilmiştir. Eğer biz bu emânetleri Hakk'a kulluk etmek için değil de nefsimize kulluk etmek ve Hakk'a isyân etmek için kullanırsak, o zaman bu çok kıymetli emânetlere ve emânetlerin sâhibine ihânet etmiş oluruz.

"Ahd" kelimesi (15)-Enfâl Sûresi kitabımızın 133-135'inci sayfalarında îzâh edilmişti, oradan buraya aktaralım.


Not: Bu bölüm Terzi Baba'nın 19 numaralı Fetih Sûresi ve Fethin Hakîkati isimli kitabından faydalanarak oluşturulmuştur.

İnsânlık tarihindeki ilk ahit, "bezm-i elest"te olmuştur. Cenâb-ı Hakk âlem-i ervâhta (yâni rûhlar âleminde) kullarına "e lestu birabbikum" "ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuş, onlar da "belâ, şehidnâ" "öylesin, şâhitlik ederiz," diyerek cevap vermişlerdir (A'râf 7/172). Bu cevâp, kulluk görevlerinin yerine getirileceği konusunda Hakk'a söz vermek, Hakk'la ahitleşmek anlamına gelir.

İkinci büyük ahit, Hudeybiye'de Hz. Resûlullâh (s.a.v.) ile ashâb-ı kirâm arasında yapılan "bîy'at-ı rıdvân"dır. Bu mühim hâdise Fetih Sûresi 48/10 âyetinde şöyle târif edilir: "İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh, yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecren azîmâ." "Sana bîy'at edenler, aslında Allâh'a bi'at etmişlerdir. Allâh'ın eli onların eli üzerindedir. Kim bağlılığını bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allâh'a verdiği söze bağlı kalırsa, Allâh, ona büyük bir ödül verecektir." Bu muhteşem âyet-i kerîmeyle Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) elinin Allâh'ın eli olduğu ve bu sebeple ona itâat etmenin Allâh'a itâat etmek olduğu açık olarak bildirilmiştir. O bîy'atı yapan sahâbeler bu hakîkati kabûl etmiş ve Hz. Resûlullâh'a sadâkat sözü vermiştir.

Üçüncü büyük ahit, târikat sistemi içerisinde, bir dervişin kâmil bir mürşidin elini tutarak, nefsiyle mücâdele etme ve kendisinin rehberliğinde Hakk yolunda samimiyetle yürüme konusunda söz vermesidir. Eğer eli tutulan mürşid, ârif-i billâh denilen mi'râcını yapmış, Resûl'ün (s.a.v.) resûllerinden ve gönül evlâtlarından olmuş bir kimseyse, bu yapılan tatbîkat, hakîkati îtibâriyle "bîy'at-ı rıdvân" gibidir.

Bu bahsettiğimiz üç ahitten ilki, tüm insânları, ikincisi, sahâbe efendilerimizi ve onların şahsında zâhiren tüm mü'minleri bâtınen Hakk ve hakîkat yolcularını; üçüncüsü ise sâdece İslâm'ın zâhirinden bâtınına geçmeye niyet etmiş kimseleri bağlar.

İlk ahdin bozulması mümkün değildir. İstisnâsız her insân kendi rabb-i hâssı olan esmâ-i ilâhî cihetinden Hakk'a doğru seyreder (seyr-ilallâh). Ancak, herkesin rabb-i hâssı farklı olduğundan, hepsinin sırât-ı müstakîmleri farklıdır. Meselâ, Hâdi ismi kullarını cemâle, Mudill ismi ise celâle doğru çeker. "Allâh'a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir" hadîsi bu gerçeği ifâde eder.

Diğer iki ahdin bozulabilmesi mümkündür, çünkü bunlar hidâyet yolu üzere yapılmış ahitlerdir, Hâdi isminin zıttı olan Mudill ve benzeri isimlerin mazharı olan kimseler hidâyet için ahitleşseler bile bu yaptıkları ahde vefâ göstermezler.

Ahde vefasızlık, enfüsî olarak bakıldığında, Cenâb-ı Hakk'ın bizlere vermiş olduğu esmâ-i ilâhiyyeleri nefsânî yönden kullanmak onlara zulmetmek ve böylece emânete ihânet etmektir.

Bilindiği gibi, ahit kavramına Yahûdîler ve Hristiyanlar da önem vermiş, kutsal kitaplarını Hakk'la kulları arasındaki bir ahit ma'nâsın-da Eski ve Yeni Ahit olarak isimlendirmişlerdir. Ancak, bu topluluklar içinde zaman içerisinde bozulmalar olmuş, ahde vefâ giderek azalmıştır.


"Râûn" kelimesi, "gözetmek, gütmek, otlatmak" kökün-den gelir ve bir çobanın (râî) sürüsünü tehlikelerden koruyup en güzel otlaklara sevk etmesi gibi, sürekli ve anbean bir gözetimi ifâde eder. Mü'min, emânetlerini ve ahdini her ân bir çoban dikkatiyle gözetir, korur ve hakkını vermeye çalışır.

Sonuç olarak, felâh ehli mü'min, varlığında Hakk'ın emâ-netlerini taşıdığını ve O'na kulluk sözü verdiğini hiç hatırından çıkarmayan, şuurla yaşayan, emîn ve sâdık insândır.


Âyet 9

وَالَّذٖينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

~ ~ ~
Vellezîne hum alâ salevâtihim yuhâfizûn.

Onlar ki, salâtlarını muhâfaza ederler.