Kul men biyedihi melekûtu kulli şey-in vehuve yucîru velâ yucâru ‘aleyhi in kuntum ta'lemûn(e)
De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?"
"Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?" diye sor.
Mü'minûn Suresi'nin 88. ayeti, Allah'ın mutlak kudretini ve her şey üzerindeki hükümranlığını vurgulamaktadır. Ayet, 'melakût' kavramıyla ilahi egemenliğin derinliğini, 'yücîru' fiiliyle koruyuculuğunu ve 'yücâru' fiiliyle de O'nun korunmaya muhtaç olmadığını dilbilimsel bir incelikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'melakût' kelimesini 'mülk' kökünden türemiş, mübalağa ve yüceltme ifade eden bir kalıp olarak açıklar. Ona göre 'melakût', Allah'ın mülkünün ve kudretinin azametini, her şeyi kuşatan mutlak egemenliğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın tüm varlıklar üzerindeki sınırsız ve tam yetkisini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'melakût' kelimesini 'mülk' ve 'saltanat' anlamında kullanır. Ayetteki 'biyedihî melakûtü külli şey'in' ifadesini, 'her şeyin mülkü ve saltanatı O'nun elindedir' şeklinde yorumlayarak, Allah'ın her şeye hükmeden ve tasarruf eden yegane güç olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'melakût' kavramını Kur'an'ın temel teolojik kavramlarından biri olarak ele alır. Ona göre bu kelime, Allah'ın evren üzerindeki mutlak ve aşkın egemenliğini, O'nun yaratıcı ve yönetici gücünün tamlığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın her şeyin nihai sahibi ve yöneticisi olduğu fikrini pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yücîru' fiilini 'korumak, himaye etmek' olarak açıklar. Ayetteki 've hüve yücîru' ifadesi, Allah'ın dilediğini koruyup kollayan, tehlikelerden uzak tutan ve sığınanlara emniyet veren olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın mutlak koruyuculuk sıfatını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'icâre' (yücîru fiilinin masdarı) kavramını, birini zarardan veya tehlikeden korumak, ona sığınak sağlamak olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kimseye muhtaç olmadan, kendi iradesiyle dilediğini koruma ve kurtarma gücüne sahip olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'c-v-r' kökünden türeyen 'icâre' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, bu fiilin 'koruma, himaye etme, sığınma talebini karşılama' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yücîru' fiili, Allah'ın kullarına yönelik şefkatli koruyuculuğunu ve onlara güven veren sığınak oluşunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'yücâru aleyhi' ifadesini, 'aleyhine kimsenin koruma sağlayamayacağı, kimsenin O'nu himaye edemeyeceği' şeklinde açıklar. Bu, Allah'ın hiçbir varlığın korumasına veya yardımına ihtiyaç duymadığını, aksine tüm varlıkların O'nun korumasına muhtaç olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'yücâru' fiilinin meçhul (edilgen) yapısını, Allah'ın korunmaya veya himayeye muhtaç olmadığını, O'nun üzerinde hiçbir gücün bulunmadığını ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bu kullanım, Allah'ın mutlak bağımsızlığını ve yüceliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'c-v-r' kökünün 'korumak' anlamının yanı sıra, 'korunmak' anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki 'velâ yücâru aleyhi' ifadesi, Allah'ın korunmaya ihtiyacı olmayan tek varlık olduğunu, kimsenin O'na karşı bir koruma sağlayamayacağını veya O'nu himaye edemeyeceğini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesini bir şeyin hakikatini idrak etmek, onu olduğu gibi kavramak olarak tanımlar. Ayetteki 'in küntüm ta'lemûn' ifadesi, muhatapların eğer bu hakikatleri biliyorlarsa, Allah'ın mutlak kudretini ve eşsizliğini tasdik etmeleri gerektiğini ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilm' kavramının Kur'an'da sadece bilgi edinmek değil, aynı zamanda derin bir idrak ve anlayış anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ta'lemûn' fiili, Allah'ın bu özelliklerini gerçekten kavrayıp kavramadıkları konusunda muhataplara bir meydan okuma ve düşünmeye sevk etme amacı taşır.
Mü'minûn Sûresi
"Melekûtu kulli şey'in" (Her şeyin melekûtu): "Mülk", varlığın zuhûr ettiği kesret (şehâdet) âlemidir. "Melekût" ise, bu varlığı idâre eden, gözle görünmeyen, bâtınî ve ruhanî boyuttur, esmâ âlemidir, Rubûbiyyet mertebesidir. Dolayısıyla "Her şeyin melekûtu kimin elindedir?" sorusu, "Her şeyin varlık sebebini, iç yüzünü ve hakîkatini kim elinde tutuyor?" demektir.
"Bi yedihî" (O'nun elindedir): "El" (yed), kudret, kontrol ve tasarrufun sembolüdür. "O'nun elinde olması", o şeyin varlığının, devâmlılığının ve tüm yönetiminin O'na bağlı olmasıdır.
"Huve yucîru ve lâ yucâru aleyhi" (O korur, O'na karşı korunulamaz): O'ndan kaçıp sığınabileceğiniz "başka bir mahall" veya "başka bir güç" yoktur, çünkü O'nun varlığının sonu ve sınırı ya da hükmetmediği bir saha yoktur. Bir şeyden korunmak için yine O'nun bir başka ismine (örneğin, gazâbından rahmetine) sığınılır. Aşağıdaki hadîs-i şerîfte bildirilen duâ bu ma'nâyı ihtivâ eder:
"Allâhümme e'ûzü bi rızâke min sehatike ve bi muâfâtike min 'ukûbetike ve e'ûzü bike minke lâ uhsi senâen 'aleyke ente kema esneyte 'ala nefsike." (Allâh'ım! Sen'in gazâbından Sen'in rızâna sığınırım. İkâbından affına sığınırım! Allâh'ım başka değil, Sen'den yine Sana sığınırım. Sen'i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen Yüce Zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!) (Müslim, Salât, 222)
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ
Seyekûlûne lillâh, kul fe ennâ tusharûn.
"Allâh'ındır" diyecekler. "Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?" de.