İçeriğe atla
Mü'minûn 92Cüz 18 · Sayfa 348

Mü'minûn Sûresi 92. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

‘Âlimi-lġaybi ve-şşehâdeti fete'âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)

(91-92) Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen alemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

Mü'minûn Sûresi

"Âlimil gaybi veş şehâdeti" (Gaybı da, görülen âlemi de bilen): Allâh'ın "bilmesi", bizim gibi bir öznenin bir nesneyi dışarıdan gözlemleyerek bilgi edinmesi gibi değildir. Allâh eşyâyı onun ayn'ı olarak bilir, O'nun bilgisinde özne-nesne ikiliği yoktur. Ayrıca, Allâh'ın ilmi, o şeyin varlık kazanmasının sebebidir. Bu nedenle, "gaybı ve şehâdeti bilen" ifâdesi, "varlığın bâtınî ve zâhirî tüm boyutlarında bizâtihî mevcûd olup her şeyi ilmiyle kuşatan" anlamına gelir.

"Gayb" kelimesi lügatte "gizli ve belirsiz olan" ma'nâsına gelir. Gaybın mertebeleri, muhatabın bulunduğu mertebeye göre değişir; bir mertebede gayb olan başka bir mertebede şehâdet olabilir, bu yüzden tasnifler izâfîdir.

Kaynaklarda iki tür "gayb"dan bahsedilir:

"Gayb-ı mutlak": Mutlak bilinmezlik, Zât-ı İlâhî'nin hiçbir kayıt ve sıfatla nitelenemeyeceği "Amâiyyet" mertebesidir. Vücûd-u Mutlak'ın "gizli hazîne" (kenz-i mahfî) olarak tanımlandığı mertebedir.  Burada Hakk, hiçbir akıl tarafından idrâk edilemez. Bu, O'nun "mutlak tenzîh" yönüdür. "Hiçbir şey O'nun misli gibi değildir" (Şûrâ 42/11) âyetinin işâret ettiği hakîkat budur. Efendimiz (s.a.v.) "Allâh'ın zâtını tefekkür etmeyiniz" derken bu mertebeyi kastetmiştir.

"Gayb-ı izâfî": Bu, gayb-ı mutlak'tan farklı olarak, birine gayb iken diğerine olmayan hakîkatler bütünüdür. Melekler, cinler, geleceğe dâir bazı bilgiler bu kategoridedir.

"Şehâdet": Bu, duyularımızla algıladığımız, tanıklık ettiğimiz tüm kâinattır; yâni varlığın zâhirî yüzüdür. Şehâdet âlemi, gayb âlemindeki hakîkatlerin zuhûr ve tecellî ettiği âlemdir, bunların zaman ve mekân kaydına girdiği andaki yüzüdür.

Allâh, hem gaybı hem de şehâdeti "bilendir", çünkü varlık O'nun ilminden ibârettir. O, hem her şeyin mutlak gizli hakîkati (gayb-ı mutlak), hem o hakîkatin ilk potansiyel tecel-lîleri (gayb-ı izâfî), hem de o potansiyellerin somut form ve sûretleridir (şehâdet).

"Teâlâ" (O, çok yücedir): Bu kelime, "yücelik ve aşkınlık" ifâde eder. Mutlak Tenzîh hakîkatini hatırlatır. Evet, bütün görünen evren (şehâdet âlemi), Hakk'ın bir tecellîsidir. Ancak O, bu tecellîlerin herhangi birine veya tümüne eşitlenemez ve onlarla sınırlanamaz. O, halk ettiği sûret ve formlardan Yüce'dir. Kâinat Hakk'ın bir tecellîsidir ama Hakk, kâinattan ibâret değildir. O, tüm tecellîlerin kaynağıdır ve aynı zamanda hepsinden münezzehtir. Şu cümle teşbîhi kabul, tenzîhi muhafaza formülüdür: "Hüve lâ hüve" (O’dur, ama O değildir).

"Ammâ yuşrikûn" (Onların ortak koştukları şeylerden): "Şirk", Hakk'ın şehâdet âlemindeki birtakım tecellîlerine bakıp, O'nu bu tecellîler ile sınırlamak, gayb'daki mutlak tenzîh-te oluşunu unutmaktır. Yâni parçayı bütün zannetmektir. Bu, bir idrâk körlüğüdür.

Bir mîsal ile îzâh edersek: Aynaya baktığımızda gördüğümüz görüntüye "bu ben değilim" dersek teşbîhi inkâr etmiş oluruz; "ben bundan ibâretim" dersek tenzîhi yitiririz. Doğrusu, "aynada görünen benim sûretimdir ama ben bu sûretten ibâret değilim" demektir.

Ârif, Hakk'ı her tecellîde tanır, ama hiçbir tecellî ile sınırlamaz. Çünkü O, hem tüm sûretlerde tecellî edendir (teşbîh), hem de tüm sûretlerin ötesinde, benzersiz olandır (tenzîh). Bu iki anlayışı birlemek "tevhîd"dir.


Âyet 93

قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَۙ

Kul rabbi immâ turiyennî mâ yûadûn.

De ki: "Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlakâ göstereceksen..."



Âyet 94

رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

Rabbi fe lâ tec'alnî fil kavmiz zâlimîn.

"Rabbim! Beni o zâlim milletin içinde bulundurma."