‘Âlimi-lġaybi ve-şşehâdeti fete'âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)
(91-92) Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen alemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.
Allah, gaybı da, açık olanı da bilir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.
Bu ayet, Allah'ın mutlak ilmini (gayb ve şehadet) ve şirkin reddini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, Allah'ın her şeyi kuşatan bilgisi ve O'nun ortaklardan münezzeh oluşunu dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesini bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'âlim' ise, Allah'ın gayb ve şehadeti, yani hem gizli hem de açık olan her şeyi tam ve eksiksiz bir şekilde bildiğini ifade eder. Bu, O'nun mutlak ve kuşatıcı ilmini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilim'i bir şeyin olduğu gibi idrak edilmesi olarak açıklar. 'Âlim' ismi, Allah'ın zatına mahsus bir sıfat olup, O'nun hiçbir şeyin bilgisi dışında kalmadığını, geçmiş, şimdi ve gelecekteki her şeyi bildiğini vurgular. Ayetteki kullanımı, O'nun hem duyularla algılanan hem de algılanamayan her şeye vakıf olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'gayb'ı insan idrakinin ötesinde olan, gözle görülmeyen ve duyularla algılanamayan her şey olarak açıklar. Ayetteki 'âlimü'l-gayb' ifadesi, Allah'ın insanların bilemediği, gizli olan tüm sırları ve geleceği bildiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'gayb'ı, insanlardan gizli kalmış, onların bilgisi dahilinde olmayan şeyler olarak yorumlar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın, insanların erişemediği, gözden uzak olan her şeyi bildiğini, bu bilginin O'na mahsus olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'gayb' kavramının Kur'an'da, insan aklının ve duyularının ötesinde kalan, ancak vahiy yoluyla bilinebilecek olan gerçeklikleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'âlimü'l-gayb' ifadesi, Allah'ın bu aşkın ve gizli gerçekliklerin yegane bilgini olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şehadet'i hazır bulunma, gözle görme ve bilgi sahibi olma anlamlarında kullanır. Ayetteki 'âlimü'ş-şehadet' ifadesi, Allah'ın insanların gözleriyle gördüğü, duyularıyla algıladığı, açık ve zahir olan her şeyi de bildiğini, hiçbir şeyin O'nun ilminden kaçmadığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şehadet'i, hazır olan, görünen ve bilinen şey olarak açıklar. Ayetteki 'gayb ve şehadet' ikilisi, Allah'ın ilminin mutlak ve kapsamlı olduğunu, hem gizli hem de açık olan her şeyi kuşattığını vurgular. Bu, O'nun her şeye şahit ve vakıf olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'teâlâ' fiilini, Allah'ın şanının yüceliğini ve her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmek için kullanır. Ayetteki 'fetâ'âlâ ammâ yüşrikûn' ifadesi, Allah'ın, müşriklerin O'na ortak koştukları şeylerden çok daha yüce ve üstün olduğunu, O'nun eşi ve benzeri olmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'teâlâ' fiilinin, Allah'ın ululuğunu ve kemal sıfatlarını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın, müşriklerin O'na atfettikleri ortaklık ve benzerlik gibi tüm eksikliklerden münezzeh olduğunu, O'nun zatının ve sıfatlarının yüceliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şirk' kelimesini, bir şeyi başkasıyla ortak kılmak, Allah'a ortak koşmak olarak açıklar. Ayetteki 'ammâ yüşrikûn' ifadesi, müşriklerin Allah'a ortak koştukları her şeyden Allah'ın yüce ve münezzeh olduğunu, O'nun birliğini ve eşsizliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk'in Kur'an'daki temel anlamının, Allah'ın mutlak birliğini (tevhid) ihlal etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'yüşrikûn' fiili, Allah'a ortaklar isnat edenlerin bu eylemlerinin yanlışlığını ve Allah'ın bu tür ortaklıklardan tamamen uzak olduğunu ifade eder, tevhid inancının önemini vurgular.
Mü'minûn Sûresi
"Âlimil gaybi veş şehâdeti" (Gaybı da, görülen âlemi de bilen): Allâh'ın "bilmesi", bizim gibi bir öznenin bir nesneyi dışarıdan gözlemleyerek bilgi edinmesi gibi değildir. Allâh eşyâyı onun ayn'ı olarak bilir, O'nun bilgisinde özne-nesne ikiliği yoktur. Ayrıca, Allâh'ın ilmi, o şeyin varlık kazanmasının sebebidir. Bu nedenle, "gaybı ve şehâdeti bilen" ifâdesi, "varlığın bâtınî ve zâhirî tüm boyutlarında bizâtihî mevcûd olup her şeyi ilmiyle kuşatan" anlamına gelir.
"Gayb" kelimesi lügatte "gizli ve belirsiz olan" ma'nâsına gelir. Gaybın mertebeleri, muhatabın bulunduğu mertebeye göre değişir; bir mertebede gayb olan başka bir mertebede şehâdet olabilir, bu yüzden tasnifler izâfîdir.
Kaynaklarda iki tür "gayb"dan bahsedilir:
"Gayb-ı mutlak": Mutlak bilinmezlik, Zât-ı İlâhî'nin hiçbir kayıt ve sıfatla nitelenemeyeceği "Amâiyyet" mertebesidir. Vücûd-u Mutlak'ın "gizli hazîne" (kenz-i mahfî) olarak tanımlandığı mertebedir. Burada Hakk, hiçbir akıl tarafından idrâk edilemez. Bu, O'nun "mutlak tenzîh" yönüdür. "Hiçbir şey O'nun misli gibi değildir" (Şûrâ 42/11) âyetinin işâret ettiği hakîkat budur. Efendimiz (s.a.v.) "Allâh'ın zâtını tefekkür etmeyiniz" derken bu mertebeyi kastetmiştir.
"Gayb-ı izâfî": Bu, gayb-ı mutlak'tan farklı olarak, birine gayb iken diğerine olmayan hakîkatler bütünüdür. Melekler, cinler, geleceğe dâir bazı bilgiler bu kategoridedir.
"Şehâdet": Bu, duyularımızla algıladığımız, tanıklık ettiğimiz tüm kâinattır; yâni varlığın zâhirî yüzüdür. Şehâdet âlemi, gayb âlemindeki hakîkatlerin zuhûr ve tecellî ettiği âlemdir, bunların zaman ve mekân kaydına girdiği andaki yüzüdür.
Allâh, hem gaybı hem de şehâdeti "bilendir", çünkü varlık O'nun ilminden ibârettir. O, hem her şeyin mutlak gizli hakîkati (gayb-ı mutlak), hem o hakîkatin ilk potansiyel tecel-lîleri (gayb-ı izâfî), hem de o potansiyellerin somut form ve sûretleridir (şehâdet).
"Teâlâ" (O, çok yücedir): Bu kelime, "yücelik ve aşkınlık" ifâde eder. Mutlak Tenzîh hakîkatini hatırlatır. Evet, bütün görünen evren (şehâdet âlemi), Hakk'ın bir tecellîsidir. Ancak O, bu tecellîlerin herhangi birine veya tümüne eşitlenemez ve onlarla sınırlanamaz. O, halk ettiği sûret ve formlardan Yüce'dir. Kâinat Hakk'ın bir tecellîsidir ama Hakk, kâinattan ibâret değildir. O, tüm tecellîlerin kaynağıdır ve aynı zamanda hepsinden münezzehtir. Şu cümle teşbîhi kabul, tenzîhi muhafaza formülüdür: "Hüve lâ hüve" (O’dur, ama O değildir).
"Ammâ yuşrikûn" (Onların ortak koştukları şeylerden): "Şirk", Hakk'ın şehâdet âlemindeki birtakım tecellîlerine bakıp, O'nu bu tecellîler ile sınırlamak, gayb'daki mutlak tenzîh-te oluşunu unutmaktır. Yâni parçayı bütün zannetmektir. Bu, bir idrâk körlüğüdür.
Bir mîsal ile îzâh edersek: Aynaya baktığımızda gördüğümüz görüntüye "bu ben değilim" dersek teşbîhi inkâr etmiş oluruz; "ben bundan ibâretim" dersek tenzîhi yitiririz. Doğrusu, "aynada görünen benim sûretimdir ama ben bu sûretten ibâret değilim" demektir.
Ârif, Hakk'ı her tecellîde tanır, ama hiçbir tecellî ile sınırlamaz. Çünkü O, hem tüm sûretlerde tecellî edendir (teşbîh), hem de tüm sûretlerin ötesinde, benzersiz olandır (tenzîh). Bu iki anlayışı birlemek "tevhîd"dir.
قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَۙ
Kul rabbi immâ turiyennî mâ yûadûn.
De ki: "Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlakâ göstereceksen..."
رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Rabbi fe lâ tec'alnî fil kavmiz zâlimîn.
"Rabbim! Beni o zâlim milletin içinde bulundurma."