İçeriğe atla
Mü'minûn 91Cüz 18 · Sayfa 348

Mü'minûn Sûresi 91. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Mâ-tteḣaża(A)llâhu min veledin vemâ kâne me'ahu min ilâh(in)(c) iżen leżehebe kullu ilâhin bimâ ḣaleka vele'alâ ba'duhum ‘alâ ba'd(in)(c) subhâna(A)llâhi ‘ammâ yasifûn(e)

(91-92) Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen alemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

Mü'minûn Sûresi

"Mettehazallâhu min veledin" (Allâh, hiçbir çocuk edinmemiştir): Allâh Teâla hazretleri ile mevcûdât arasındaki ilişki "doğurma/doğurulma" şeklinde değil, zuhûr ve tecellî biçimindedir. Kâinat, Hakk'ın bir "çocuğu" olmayıp, O'nun isim ve sıfatlarının aynadaki görüntüsü, yani tecellîsidir; Zât'ından ayrı bir parça değildir.

Çocuk, babasıyla aynı cinsten olsa da ondan ayrı, bağımsız bir kimliğe sâhiptir. Oysa mevcûdât, Hakk'ın varlığından ayrı müstakil bir varlığa sâhip değildir; aksi hâlde Vücûd'da ikilik (isneyniyyet) söz konusu olurdu. Tecellî, kaynağından bağımsız bir varlık taşımaz; o yalnızca kaynağın bir zuhûrudur. Ayna kırılınca görüntü yok olur, çünkü görüntünün kendine ait bir varlığı yoktur. Vücûd tektir ve yalnızca Hakk'a âittir.

Hıristiyanların "Mesîh Allâh'ın oğludur", kimi Yahudîlerin "Üzeyr Allâh'ın oğludur", müşrîk Arapların "melekler Allâh'ın kızlarıdır" demeleri hep Vücûd'u çoğaltmak ve tek olan hakî-kati bölmektir. (bakınız, Tevbe 9/30; Zuhruf 43/19).

"Mâ kâne meahu min ilâhin" (O'nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur): "İlâh", kendisine kulluk edilen, mutlak kudret ve varlık atfedilen demektir. Hakîkî Vücûd yalnızca Hakk'a ait olduğuna, O'ndan başka "müstakil bir varlık" sâhibi olmadığına göre, başka bir ilâh da olması söz konusu değildir. Müşriklerin taptığı ilâhlar, Hakk'a âit bazı isimlerin tecellîleridir. Örneğin, rızka tapan biri, aslında Allâh'ın Rezzâk isminin tecellîsine tapar ama bu tecellîyi Hakk'ın zâtından ayrı ve müstakil zannettiği için şirke düşer.

"İzen le zehebe kullu ilâhin bimâ halaka ve le alâ ba'duhum alâ ba'd" (Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlakâ birbirlerine üstün gelmeye çalışır-lardı): Eğer birden fazla ilâh olsaydı, bunlardan her biri kendi hükmünün mutlak geçerli olmasını talep eder, kendi "halk ettiğini" yâni kendi tecellî sahasını sâhiplenir ve diğerlerine hükmetmeye kalkardı ve her şey karmakarışık olurdu.

Ancak kâinata baktığımızda bir kaos değil, tam tersine müthiş bir ahenk, nizâm ve denge görürüz. Gece ile gündüz, hayât ile ölüm, merhamet ile gazap, hepsi bir denge içinde. Çünkü Celâl ve Cemâl isimleri birbirine düşman iki ayrı güç değil, aynı Vücûd'un iki eli gibidir. O, biriyle sıkan (Kâbıd), diğeriyle açandır (Bâsıt). Kâinattaki bu muhteşem ritim, bu zıtlıkların çatışmasından değil, tek bir Zât'ın hikmetli fiilindeki uyumundan doğar. Bu ahenk, tüm bu "zıt" gibi görünen isimlerin, hepsini kuşatan, hepsinin Rabbi olan tek bir İrâde'ye, yâni Allâh'a bağlı olduğunun en büyük kanıtıdır.

"Subhânallâhi ammâ yasıfûn" (Allâh, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir): Burada bahsedilen, "tenzîh" anlayışıdır. "Tenzîh"den maksad, Hakk'ı ötelere, âlemin dışına atmak değil, O'nu hiçbir sûretle kayıtlamamaktır.


Âyet 92

فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Âlimil gaybi veş şehâdeti fe teâlâ ammâ yuşrikûn.

Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allâh, onların koştukları ortaklardan çok yücedir.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)