Mâ-tteḣaża(A)llâhu min veledin vemâ kâne me'ahu min ilâh(in)(c) iżen leżehebe kullu ilâhin bimâ ḣaleka vele'alâ ba'duhum ‘alâ ba'd(in)(c) subhâna(A)llâhi ‘ammâ yasifûn(e)
(91-92) Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen alemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.
Allah evlat edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galip gelirdi. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.
Bu ayet, Allah'ın birliğine ve eşsizliğine vurgu yaparak, O'nun çocuk edinmediğini ve O'nunla birlikte başka bir ilahın olamayacağını dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder. Ayet, çok tanrılı bir evren senaryosunun mantıksal çelişkilerini ortaya koyarak tevhid inancını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahz' kökünün bir şeyi almak, ele geçirmek anlamına geldiğini belirtir. 'İttihaz' ise bir şeyi kendine mal etmek, benimsemek, edinmek demektir. Ayetteki 'mâ' edatıyla birlikte kullanıldığında, Allah'ın bir çocuk edinme fiilini kesin bir dille reddettiğini, yani O'nun zatına böyle bir şeyin asla isnat edilemeyeceğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ittihaz' kelimesinin mecazi olarak bir şeyi kendine nispet etmek, ona sahip olmak anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın bir çocuk edinmesinin, O'nun mutlak birliğine ve eşsizliğine aykırı bir durum olduğunu, dolayısıyla böyle bir nispetin imkansızlığını dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'veled' kelimesinin hem erkek hem de kız çocuk için kullanıldığını ve 'vilâdet' kökünden türediğini belirtir. Ayette 'min veledin' ifadesiyle ne türden olursa olsun bir çocuğun Allah'a nispet edilmesinin imkansızlığı vurgulanır. Bu, Allah'ın doğurma ve doğurulma gibi yaratılmışlara özgü niteliklerden münezzeh olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'veled' kelimesinin genel olarak 'çocuk' anlamına geldiğini ve bu ayette Allah'ın zatına yakışmayan bir nitelik olarak reddedildiğini ifade eder. Bu reddediş, Allah'ın mutlak tekliğini ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını, dolayısıyla bir eşe veya çocuğa ihtiyacı olmadığını açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler. Ona göre 'ilah', 'ibadet edilen', 'tapınılan' varlık demektir ve Kur'an'da bu sıfatın yalnızca Allah'a ait olduğu vurgulanır. Ayetteki 'min ilâhin' ifadesi, Allah'ın yanında hiçbir başka ilahın var olamayacağını, çünkü gerçek ilahlık vasfının sadece O'na ait olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilah' kelimesinin 'elehe' fiilinden türediğini ve 'hayran kalmak, şaşırmak, sığınmak' gibi anlamlara geldiğini belirtir. İlah, kendisine hayran kalınan, sığınılan ve ibadet edilen varlıktır. Ayetteki 'mâ kâne meahu min ilâhin' ifadesi, Allah'ın mutlak tekliğini ve O'nunla birlikte başka bir ibadet edilecek varlığın bulunmadığını, dolayısıyla evrenin tek bir yaratıcı ve yöneticiye sahip olduğunu açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilah' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, 'yaratıcı', 'rızık verici', 'yönetici' gibi sıfatları da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider' ifadesi, eğer birden fazla ilah olsaydı, her birinin kendi yaratma ve yönetme alanına sahip olacağını, bu durumun ise evrende bir düzensizliğe yol açacağını, dolayısıyla tek bir ilahın varlığının zorunluluğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin 'takdir etmek, ölçüyle yapmak' ve 'yoktan var etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bima halaka' ifadesi, eğer birden fazla ilah olsaydı, her birinin kendi yaratma eylemine sahip olacağını ve bu durumun evrende bir düzen yerine karmaşaya yol açacağını, dolayısıyla yaratma fiilinin tek bir kudrete ait olması gerektiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halk'ın, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde var etmek olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, birden fazla ilahın varlığı durumunda, her birinin kendi yaratma alanına sahip olacağı ve bu durumun, yaratılanlar arasında bir ayrışmaya ve çatışmaya yol açacağı mantıksal olarak ortaya konur. Bu da tek bir yaratıcının varlığının zorunluluğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'uluvv' kelimesinin 'yükseklik, yücelik' anlamına geldiğini ve 'alâ' fiilinin 'üstün gelmek, galip gelmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'le'alâ ba'duhum alâ ba'din' ifadesi, eğer birden fazla ilah olsaydı, her birinin diğerine üstün gelmeye çalışacağını, bu durumun ise evrende bir çatışma ve düzensizlik yaratacağını, dolayısıyla tek bir mutlak gücün varlığının zorunluluğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'alâ' fiilinin 'üstünlük kurmak, tahakküm etmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, birden fazla ilahın varlığı durumunda, her birinin kendi otoritesini diğerine kabul ettirmeye çalışacağı ve bu durumun evrensel bir kaos yaratacağı mantıksal olarak ortaya konur. Bu da Allah'ın mutlak birliğinin ve eşsiz kudretinin delilidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vasf' kelimesinin bir şeyin niteliklerini, özelliklerini anlatmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ammâ yasifûn' ifadesi, müşriklerin Allah'a yakıştırdıkları çocuk edinme, ortak koşma gibi O'nun yüce zatına yakışmayan tüm vasıflardan Allah'ın münezzeh olduğunu, yani O'nun bu tür eksikliklerden uzak olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vasf'ın, bir şeyin halini ve mahiyetini açıklamak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'subhânallahi ammâ yasifûn' ifadesi, Allah'ın, insanların O'na isnat ettikleri her türlü noksan sıfattan, yanlış tasvirlerden ve şirk içeren tanımlamalardan tamamen arınmış olduğunu, O'nun mutlak kemal sahibi olduğunu beyan eder.
Mü'minûn Sûresi
"Mettehazallâhu min veledin" (Allâh, hiçbir çocuk edinmemiştir): Allâh Teâla hazretleri ile mevcûdât arasındaki ilişki "doğurma/doğurulma" şeklinde değil, zuhûr ve tecellî biçimindedir. Kâinat, Hakk'ın bir "çocuğu" olmayıp, O'nun isim ve sıfatlarının aynadaki görüntüsü, yani tecellîsidir; Zât'ından ayrı bir parça değildir.
Çocuk, babasıyla aynı cinsten olsa da ondan ayrı, bağımsız bir kimliğe sâhiptir. Oysa mevcûdât, Hakk'ın varlığından ayrı müstakil bir varlığa sâhip değildir; aksi hâlde Vücûd'da ikilik (isneyniyyet) söz konusu olurdu. Tecellî, kaynağından bağımsız bir varlık taşımaz; o yalnızca kaynağın bir zuhûrudur. Ayna kırılınca görüntü yok olur, çünkü görüntünün kendine ait bir varlığı yoktur. Vücûd tektir ve yalnızca Hakk'a âittir.
Hıristiyanların "Mesîh Allâh'ın oğludur", kimi Yahudîlerin "Üzeyr Allâh'ın oğludur", müşrîk Arapların "melekler Allâh'ın kızlarıdır" demeleri hep Vücûd'u çoğaltmak ve tek olan hakî-kati bölmektir. (bakınız, Tevbe 9/30; Zuhruf 43/19).
"Mâ kâne meahu min ilâhin" (O'nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur): "İlâh", kendisine kulluk edilen, mutlak kudret ve varlık atfedilen demektir. Hakîkî Vücûd yalnızca Hakk'a ait olduğuna, O'ndan başka "müstakil bir varlık" sâhibi olmadığına göre, başka bir ilâh da olması söz konusu değildir. Müşriklerin taptığı ilâhlar, Hakk'a âit bazı isimlerin tecellîleridir. Örneğin, rızka tapan biri, aslında Allâh'ın Rezzâk isminin tecellîsine tapar ama bu tecellîyi Hakk'ın zâtından ayrı ve müstakil zannettiği için şirke düşer.
"İzen le zehebe kullu ilâhin bimâ halaka ve le alâ ba'duhum alâ ba'd" (Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlakâ birbirlerine üstün gelmeye çalışır-lardı): Eğer birden fazla ilâh olsaydı, bunlardan her biri kendi hükmünün mutlak geçerli olmasını talep eder, kendi "halk ettiğini" yâni kendi tecellî sahasını sâhiplenir ve diğerlerine hükmetmeye kalkardı ve her şey karmakarışık olurdu.
Ancak kâinata baktığımızda bir kaos değil, tam tersine müthiş bir ahenk, nizâm ve denge görürüz. Gece ile gündüz, hayât ile ölüm, merhamet ile gazap, hepsi bir denge içinde. Çünkü Celâl ve Cemâl isimleri birbirine düşman iki ayrı güç değil, aynı Vücûd'un iki eli gibidir. O, biriyle sıkan (Kâbıd), diğeriyle açandır (Bâsıt). Kâinattaki bu muhteşem ritim, bu zıtlıkların çatışmasından değil, tek bir Zât'ın hikmetli fiilindeki uyumundan doğar. Bu ahenk, tüm bu "zıt" gibi görünen isimlerin, hepsini kuşatan, hepsinin Rabbi olan tek bir İrâde'ye, yâni Allâh'a bağlı olduğunun en büyük kanıtıdır.
"Subhânallâhi ammâ yasıfûn" (Allâh, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir): Burada bahsedilen, "tenzîh" anlayışıdır. "Tenzîh"den maksad, Hakk'ı ötelere, âlemin dışına atmak değil, O'nu hiçbir sûretle kayıtlamamaktır.
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Âlimil gaybi veş şehâdeti fe teâlâ ammâ yuşrikûn.
Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allâh, onların koştukları ortaklardan çok yücedir.