İnne-lleżîne yuhibbûne en teşî'a-lfâhişetu fî-lleżîne âmenû lehum ‘ażâbun elîmun fî-ddunyâ vel-âḣira(ti)(c) va(A)llâhu ya'lemu veentum lâ ta'lemûn(e)
İnananlar arasında hayasızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İnananlar arasında kötü söz ve davranışın yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da, ahirette de acı veren bir azab vardır. (Her şeyi) Allah bilir; siz bilmezsiniz.
Bu ayet, müminler arasında çirkinliklerin yayılmasını isteyenlerin dünya ve ahiretteki akıbetini ele almaktadır. Anahtar kavramlar, 'hayasızlık', 'yayılma arzusu' ve 'can yakıcı azap' etrafında dönerek, bu tür eylemlerin ciddiyetini ve Allah'ın her şeyi bilmesini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hubb (حبّ), bir şeye karşı duyulan meyil ve istektir. Ayetteki 'yuhıbbûne' ifadesi, müminler arasında fahşanın yayılmasını gönülden arzu etme, bu duruma meyletme ve bundan hoşnut olma halini ifade eder. Bu, sadece bir temenni değil, aynı zamanda bu durumun gerçekleşmesi için içsel bir eğilimi de barındırır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hubb (حبّ), bir şeyin kemaline (mükemmelliğine) meyil duymaktır. Ayetteki kullanımıyla, 'yuhıbbûne' kelimesi, fahşanın yayılmasını bir tür 'kemal' veya 'istenir' bir durum olarak görme, bu duruma karşı olumlu bir his besleme anlamını taşır. Bu, ahlaki yozlaşmayı teşvik etme niyetini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Şuyû' (شيوع), bir haberin veya olayın insanlar arasında yayılması, duyulmasıdır. Ayetteki 'teşîa' kelimesi, fahşanın gizli kalmayıp, toplum içinde alenileşmesini, herkes tarafından bilinir hale gelmesini ifade eder. Bu, sadece bir olayın vuku bulması değil, aynı zamanda onun duyulup yayılması arzusunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şâ'a (شاع), bir şeyin dağılması, yayılması ve etrafa duyurulmasıdır. 'Teşîa' kelimesi, fahşanın müminler arasında bir sır olarak kalmayıp, aksine bir salgın gibi yayılmasını ve toplumun geneline sirayet etmesini arzu etme anlamını taşır. Bu, ahlaki çöküntünün teşvik edilmesi amacını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ş-y-'- kökü, bir şeyin geniş bir alana yayılması, dağılması ve duyulması anlamlarını içerir. 'Teşîa' kelimesi, fahşanın sadece belirli kişiler arasında kalmayıp, müminler topluluğunun geneline yayılmasını, alenileşmesini ve bu durumun bir norm haline gelmesini arzu etme niyetini vurgular. Bu, toplumsal ahlakın bozulmasına yönelik bir isteği ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fahşâ (فحشاء), haddi aşan, çirkin ve kötü olan her şeydir. Ayetteki 'el-fâhişetu' kelimesi, zina, iftira, dedikodu gibi toplumsal ahlakı bozan, dinen ve aklen çirkin görülen her türlü eylemi kapsar. Bu, sadece cinsel ahlaksızlık değil, aynı zamanda toplumsal düzeni bozan her türlü kötülüğü ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fahşâ (فحشاء), çirkinliği aşırı derecede olan her şeydir. Ayetteki 'el-fâhişetu' kelimesi, müminler arasında yayılması arzu edilen, toplumun temel değerlerine aykırı, utanç verici ve büyük günah sayılan her türlü eylemi ifade eder. Bu, özellikle iftira ve zina gibi toplumsal güveni sarsan fiilleri içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fahşâ (فحشاء), Kur'an'da genellikle cinsel ahlaksızlık ve bununla ilişkili diğer çirkin davranışları ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'el-fâhişetu' kelimesi, müminler arasında dedikodu, iftira ve zina gibi toplumun ahlaki dokusunu zedeleyen, utanç verici ve yasaklanmış eylemlerin yayılmasını arzu etme bağlamında ele alınır. Bu, toplumsal ahlakın bozulmasına yönelik bir tehdittir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azâb (عذاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak ve acı vermektir. Ayetteki 'azâbun' kelimesi, müminler arasında fahşanın yayılmasını arzu edenlere hem dünyada hem de ahirette verilecek olan, acı verici ve caydırıcı bir cezayı ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir acı değil, aynı zamanda ruhsal ve manevi bir ıstırabı da kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Azâb (عذاب), bir şeyi engellemek ve acı vermektir. Ayetteki 'azâbun' kelimesi, fahşanın yayılmasını isteyenlerin karşılaşacağı, onları bu kötü niyetlerinden alıkoyacak ve onlara büyük bir acı yaşatacak olan ilahi bir cezayı ifade eder. Bu ceza, dünya hayatında utanç, kınama ve hukuki yaptırımlar; ahirette ise cehennem azabı şeklinde tecelli edebilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Elem (ألم), bedende veya ruhta hissedilen acıdır. Ayetteki 'elîmun' kelimesi, 'azâb' kelimesinin sıfatı olarak, bu azabın şiddetli, dayanılmaz ve can yakıcı olduğunu vurgular. Bu, sadece bir ceza değil, aynı zamanda derin bir ıstırap ve acı kaynağıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Elîm (أليم), şiddetli acı veren demektir. Ayetteki 'elîmun' kelimesi, müminler arasında fahşanın yayılmasını arzu edenlere vaat edilen azabın niteliğini belirler. Bu azap, sıradan bir ceza olmayıp, derin bir elem ve ıstırap kaynağıdır; hem bedensel hem de ruhsal olarak büyük bir acı verecektir.
Nûr Sûresi
“İnne-llezîne yuhibbûne en teşî’a-lfâhişetu fî-lleżîne âmenû lehum azâbun elîmun fî-ddunyâ vel-âhira(ti) va(A)llâhu ya’lemu veentum lâ ta’lemûn(e)” İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (24/19)
Zaten kendi kendilerine biçtikleri hayasızlık ve edepsizlik yaftası onlar için dünya ve ahirette en büyük azaptır. “Çamur at izi kalsın” dendiği gibi bu varlık izleri kendi yüzlerinde en büyük azap olacaktır.
Bu âyet hakkında Mesnevi-i Şerifte bir sufi ve hanımı hikayesi vardır. Yalnız mevzu uzun olacağından âyetin geçtiği beyt ve devamını almak yeterli olacaktır.
212. Mestûreliğin şerhi, babadan şart değildir, çünki onun üzerine gündüz gibi aydınlıktır.
Binâenaleyh kızımızın mestûreliğini şerh ve tafsil etmek ve isbâta kalkmak babasına taalluk eden bir mesele hâlinden çıkmıştır; çünki o çarşaf altındaki hanıma gündüz gibi aydınlıktır ve zâhirdir.
Ma’lûm olsun ki, sûfî karısından şübhe etmiş ve ansızın evine gelip, zan- pa-rasıyla berâber basmış ve kansımn hilesini anladığı halde, vâki’ olan mükâlemesinde onu ikâz için iki vecihli cevâblar vermekle iktifâ edip rezâletini meydana çıkarmamıştır. 180 numaralı beyitte [“Fakat bu demde bilmemiş getiririm, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işitmesin”] demiş idi. Sûfî bu tarz-ı hareketi sûre-i Nûr’da olan (Nur, 24/19) yâ’ni “O kimseler ki mü’minler arasında fahişe münteşir olduğuna hoşlanırlar; onlara dünyâda ve âhirette azâb vardır” âyet-i kerîmesi hükmüne tebean ihtiyâr etti; ve 181 numaralı beyitte de [“Muhikk sizden intikamı azar azar dıkk hastalığı gibi, gizli çeker”] deyip, onların emrini Hakk’a havale eyledi. Cenâb-ı Pîr bu hikâyeden maksûd ne olduğunu beyânen buyururlar ki:
213. Bu hikâyeyi o sebeble söyledim, tâ ki asılsız da'vâ etmiyesin, çünki kabahat rüsvâ oldu.
“Lâf, hadden ziyâde söz ve asılsız da’vâ ve öğünmek ma’nâlarına gelir. “Lâf bâfîden”, öğünmekten kinâyedir. Ya’ni, “Ey kendini medh eden müddeî-i kâzib, kendini az öv; zîrâ nefsinin rezâleti benim önümde zâhir ve rüs- vây ol-du.”
214. Ey davada müstezâd olan, muhakkak sana dahi idihâd ve i'tikâd bu olmuştur.
Ey bâtını, sûfînin karısı gibi bozuk olduğu halde, iffet ve salâh da’vâsında hadden ziyâde söz söyleyen kimse, senin içtihâdın ve i’tikâdın dahi sûfînin karısı gibi aybını lisân ile örtmek cihetine masrûf olmuştur.
Ma’Lûm olsun ki, evliyâyı Hak herkesin rezâlet-i bâtıniyyesini keşfen görürler ve rezâletlerini sûfî gibi izhâr etmeyip, onları ikâz için iki vecihli söz söylerler. Fakîr bu hâli kendi nefsimde mürşidim Selânikli Mesnevîhân Mehmed Es’ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden defâatle müşâhede ettim. Hazret benim ayıplarımı ya bir hikâye ile veyâhud iki vecihli sözler ile anlatırlar idi.
215. Çünki sen sûfînin karısı gibi hâin olmuşsun, hilekârlıkta mekr tuzağını açmışsın.
Ya’ni, “Sen, sûfînin karısı gibi içi başka, dışı başka olmuşsun; ve için hâin, dışın dost görünür. Hîlekârlık emrinde lisânınla halkı aldatmak tuzağını kurmuşsun.”
216. Zîrâ her yüzü yıkanmamıştan dolayı lâf vurursun, utanırsın ve kendi Hudandan değil.
Ya’ni kalblerinin yüzü sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden yıkanmamış olan halka karşı, kendini medh edip ma’rifet ve iffet ve hüsn-i ahlâk da’vâsında bulunursun ve aybın, onların muvâcehesinde meydana çıkmaktan utanırsın. Lisânla onlara hilekârâne sözler söylersin, halbu ki senin zâhirine ve bâtınına vâkıf olan Semi ve Basîr ve Alîm olan Allah’ından utanmazsın, onu kendi dolaplarından gâfil zannedersin.[10]