İçeriğe atla
Nûr 19Cüz 18 · Sayfa 351

Nûr Sûresi 19. Âyet

النور

Sohbete sor

İnne-lleżîne yuhibbûne en teşî'a-lfâhişetu fî-lleżîne âmenû lehum ‘ażâbun elîmun fî-ddunyâ vel-âḣira(ti)(c) va(A)llâhu ya'lemu veentum lâ ta'lemûn(e)

İnananlar arasında hayasızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Nûr Sûresi

“İnne-llezîne yuhibbûne en teşî’a-lfâhişetu fî-lleżîne âmenû lehum azâbun elîmun fî-ddunyâ vel-âhira(ti) va(A)llâhu ya’lemu veentum lâ ta’lemûn(e)” İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (24/19)


Zaten kendi kendilerine biçtikleri hayasızlık ve edepsizlik yaftası onlar için dünya ve ahirette en büyük azaptır. “Çamur at izi kalsın” dendiği gibi bu varlık izleri kendi yüzlerinde en büyük azap olacaktır.

Bu âyet hakkında Mesnevi-i Şerifte bir sufi ve hanımı hikayesi vardır. Yalnız mevzu uzun olacağından âyetin geçtiği beyt ve devamını almak yeterli olacaktır.

212. Mestûreliğin şerhi, babadan şart değildir, çünki onun üzerine gündüz gibi aydınlıktır.

Binâenaleyh kızımızın mestûreliğini şerh ve tafsil etmek ve isbâta kalkmak babasına taalluk eden bir mesele hâlinden çıkmıştır; çünki o çarşaf altındaki hanıma gündüz gibi aydınlıktır ve zâhirdir.

Ma’lûm olsun ki, sûfî karısından şübhe etmiş ve ansızın evine gelip, zan- pa-rasıyla berâber basmış ve kansımn hilesini anladığı halde, vâki’ olan mükâlemesinde onu ikâz için iki vecihli cevâblar vermekle iktifâ edip rezâletini meydana çıkarmamıştır. 180 numaralı beyitte [“Fakat bu demde bilmemiş getiririm, tâ ki her bir kulak bu çıngırağı işitmesin”] demiş idi. Sûfî bu tarz-ı hareketi sûre-i Nûr’da olan (Nur, 24/19) yâ’ni “O kimseler ki mü’minler arasında fahişe münteşir olduğuna hoşlanırlar; onlara dünyâda ve âhirette azâb vardır” âyet-i kerîmesi hükmüne tebean ihtiyâr etti; ve 181 numaralı beyitte de [“Muhikk sizden intikamı azar azar dıkk hastalığı gibi, gizli çeker”] deyip, onların emrini Hakk’a havale eyledi. Cenâb-ı Pîr bu hikâyeden maksûd ne olduğunu beyânen buyururlar ki:

213. Bu hikâyeyi o sebeble söyledim, tâ ki asılsız da'vâ etmiyesin, çünki kabahat rüsvâ oldu.

“Lâf, hadden ziyâde söz ve asılsız da’vâ ve öğünmek ma’nâlarına gelir. “Lâf bâfîden”, öğünmekten kinâyedir. Ya’ni, “Ey kendini medh eden müddeî-i kâzib, kendini az öv; zîrâ nefsinin rezâleti benim önümde zâhir ve rüs- vây ol-du.”

214. Ey davada müstezâd olan, muhakkak sana dahi idihâd ve i'tikâd bu olmuştur.

Ey bâtını, sûfînin karısı gibi bozuk olduğu halde, iffet ve salâh da’vâsında hadden ziyâde söz söyleyen kimse, senin içtihâdın ve i’tikâdın dahi sûfînin karısı gibi aybını lisân ile örtmek cihetine masrûf olmuştur.

Ma’Lûm olsun ki, evliyâyı Hak herkesin rezâlet-i bâtıniyyesini keşfen görürler ve rezâletlerini sûfî gibi izhâr etmeyip, onları ikâz için iki vecihli söz söylerler. Fakîr bu hâli kendi nefsimde mürşidim Selânikli Mesnevîhân Mehmed Es’ad Dede efendi (k.s.) hazretlerinden defâatle müşâhede ettim. Hazret benim ayıplarımı ya bir hikâye ile veyâhud iki vecihli sözler ile anlatırlar idi.

215. Çünki sen sûfînin karısı gibi hâin olmuşsun, hilekârlıkta mekr tuzağını açmışsın.

Ya’ni, “Sen, sûfînin karısı gibi içi başka, dışı başka olmuşsun; ve için hâin, dışın dost görünür. Hîlekârlık emrinde lisânınla halkı aldatmak tuzağını kurmuşsun.”

216. Zîrâ her yüzü yıkanmamıştan dolayı lâf vurursun, utanırsın ve kendi Hudandan değil.

Ya’ni kalblerinin yüzü sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden yıkanmamış olan halka karşı, kendini medh edip ma’rifet ve iffet ve hüsn-i ahlâk da’vâsında bulunursun ve aybın, onların muvâcehesinde meydana çıkmaktan utanırsın. Lisânla onlara hilekârâne sözler söylersin, halbu ki senin zâhirine ve bâtınına vâkıf olan Semi ve Basîr ve Alîm olan Allah’ından utanmazsın, onu kendi dolaplarından gâfil zannedersin.[10]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)