Velâ ye/teli ulû-lfadli minkum ve-sse'ati en yu/tû ulî-lkurbâ velmesâkîne velmuhâcirîne fî sebîli(A)llâh(i)(s) velya'fû velyasfehû(k) elâ tuhibbûne en yaġfira(A)llâhu lekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Nûr Suresi 22. ayet, Müslümanlara affetme, bağışlama ve cömertlik gösterme çağrısı yapmaktadır. Ayet, özellikle lütuf ve servet sahibi kişilerin, yakınlarına ve ihtiyaç sahiplerine karşı tutumlarını belirlerken, Allah'ın bağışlayıcılığını örnek almalarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin aslından artan, fazlalık olan kısmıdır. Nûr 22'de ise bu kelime, Allah'ın bir kişiye bahşettiği mal, zenginlik ve mevki gibi nimetleri ifade eder. Bu nimetlere sahip olanların, bu fazlalığı başkalarıyla paylaşması gerektiği vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fazl (فضل), bir şeyin diğerinden üstün olmasıdır. Nûr 22'deki kullanımıyla, Allah'ın bazı kullarına diğerlerinden daha fazla mal ve imkan vermesi, yani onlara bir üstünlük bahşetmesi kastedilir. Bu üstünlüğün bir sorumluluk getirdiği ima edilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Se'a (سعة), genişlik ve bolluk demektir. Nûr 22'de 'ulu'l-fadl ve's-se'a' ifadesiyle, hem manevi lütuf hem de maddi genişliğe sahip olan kişiler kastedilir. Bu, onların başkalarına yardım etme kapasitelerinin yüksek olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Se'a (سعة), bir şeyin kapsayıcılığı ve genişliğidir. Maddi anlamda kullanıldığında zenginlik ve bolluğu ifade eder. Ayetteki bağlamda, mal ve mülk açısından geniş imkanlara sahip olanların, bu imkanları ihtiyaç sahipleriyle paylaşmaları gerektiği vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Afv (عفو), bir şeyi terk etmek, vazgeçmek demektir. Nûr 22'de 'vel-ya'fû' ifadesi, yapılan bir hatadan dolayı intikam almaktan veya cezalandırmaktan vazgeçmeyi, yani bağışlamayı emreder. Bu, müminler arasındaki ilişkilerde hoşgörüyü teşvik eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Afv (عفو), Kur'an'da genellikle Allah'ın günahları bağışlaması bağlamında kullanılırken, insanlar arasındaki ilişkilerde de 'hoşgörü gösterme, kusurları örtme' anlamını taşır. Nûr 22'de, müminlerin birbirlerine karşı bu ahlaki erdemi sergilemeleri istenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Safh (صفح), bir şeyin yüzünü çevirmek, bir şeyden yüz çevirmek demektir. Nûr 22'de 'vel-yasfahû' ifadesi, sadece affetmekle kalmayıp, aynı zamanda kırgınlığı ve dargınlığı tamamen ortadan kaldırarak, olayı unutmayı ve yeni bir sayfa açmayı ifade eder. Bu, affetmekten daha ileri bir hoşgörü seviyesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Safh (صفح), affetmekten daha kapsamlıdır. Affetmek, cezayı düşürmek iken, safh, kalpteki kırgınlığı tamamen silmek ve olayı hiç yaşanmamış gibi kabul etmektir. Ayetteki kullanımıyla, müminlerin birbirlerine karşı tam bir hoşgörü ve barışçıllık içinde olmaları teşvik edilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ğafr (غفر), örtmek demektir. Allah'ın mağfireti, kullarının günahlarını örtmesi, onları açığa çıkarmaması ve cezalandırmamasıdır. Nûr 22'de, insanların birbirlerini bağışlamaları karşılığında Allah'ın da onları bağışlayacağı umudu dile getirilerek, bu ilahi sıfatın insanlara örnek olması gerektiği vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ğafr (غفر) kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın günahları örtmesi ve affetmesi anlamında kullanılır. Nûr 22'de, insanların birbirlerine karşı gösterdikleri bağışlayıcılığın, Allah'ın kendilerine göstereceği mağfiretle doğrudan ilişkili olduğu belirtilir. Bu, karşılıklı bir bağışlama döngüsünü işaret eder.
Nûr Sûresi
“Velâ ye/teli ulû-lfadli minkum ve-sse’ati en yu/tû ulî-lkurbâ velmesâkîne velmuhâcirîne fî sebîli(A)llâh(i) velya’fû velyasfehû elâ tuhibbûne en yagfira(A)llâhu lekum va(A)llâhu gafûrun rahîm(un)” İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, (10/22)
Zâhiri olarak olan bu ifadenin bâtıni olarak ifadesi; varlık sahibi zengin olmak Hakk ilmiyle varlık bulup, hakikat ve marifet ilmine vakıf olanlara bir uyarı niteliğindedir. Kendine çalışmaları ve Vehbi olarak verilmiş olan bu ilimlerin âyette işaret edilen kişilerin haklarının bulunduğu ifade etilmektedir.
Meganime-ganimetler in kökeni “gani” dir. Sözlük mânâsı “Zengin, varlıklı” demektir. “Gani” ihtiyacı olmayandır. İhtiyacı olmayanda zekât almaz, bilakis zekât verir.
Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen zekât ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir.
Miskinler; sekene yani sakin olmuş telvin hâlinden kurtulmuş yani başkalarının hâlinin etkisinde kalmayan malı-varlığı kalmamış olandır.
Ve miskinlere ihsânda bulunmak, fakir az bir malı ile en alt seviyede yaşayan kimse, fakat miskin hiçbirşeyi olmayan kimse demek, miskinin üstünde bir çulu var o kadar, zâhir olarak böyle, fakat bâtında sükûn ehli demek, sakinleşmiş, sükut etmiş, nefsinden kurtulmuş sakin olmuş kişiye miskin denir.
Sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/60) “Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me’mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukabilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından aynlmış olan yolcular içindir" buyurulur.
Miskinlere ver, miskin sâkin olan, sükûnette olan demektir, yani kendisine ait hiçbir varlığı olmayan kimse, fakir belirli bazı şeyleri olan, ama zor hayat yaşayandır, miskin ise zâhirde kendine ait hiçbir şeyi olmayan, bâtında da nefsaniyeti olmayan demektir, işte ona kendinin hakikatini vermek lâzım, İlâh-î hakikati ona vermek lâzımdır.
Fakir, en alt düzeyde belirli bir malı olan fakat zekât veremeyecek düzeyde olan kişiye denir. Miskin ise hiç birşeyi olmayan kimsedir. Fakr tamam olunca kişi miskinlik haline geçer, fakr olanın biraz malı vardır, yani benliğinde biraz özellikleri vardır ama bunlarda kalmayınca yani varlığı kalmayınca orada Allah zuhur eder, “fakr tamam olunca o Allah’tır” demişlerdir. Miskinlik Ulûhiyyet mertebesinin orada sükûnette olması, yani sâkin olması, kendi nefsaniyetinden kırıntı kalmadığından sâkin olmuş-tur, Hakk orada vardır fakat zuhura çıkmamıştır, kendi benliğinde, fakr’ın kemâlatında ise Hakk’ın orada zuhura çıkması vardır, aralarında ki, fark buradadır.[11]
Bizlerin hicreti; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.
Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.
Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.
Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.
Hadîs-i şerîfte: "İyi mal, iyi adam için ne güzeldir!" buyrulmuştur. Çünkü iyi bir adam kazandığı meşrû mal ile hemcinsinin düşmüşlerine ve âcizlerine yardımcı olur. Ve Fîhi Mâ Fîh’in 46. bölümünde de şöyle buyrulur:
“Muhakkak Allah Teâlâ bize kazanç ve mal hâsıl etmek ile emretti. Çünkü “enfikû fî sebîlillâhi” (Bakara, 2/195) yâni "Allah yolunda infâk ediniz" buyurdu. Mal infâkı ise ancak mal ile mümkündür. Bundan dolayı mal hâsıl etmek ile emretmiş oldu." İşte bu izâhlara göre bu mübârek beyitteki tavsiyeden kasıt, malın zâtına ve "ayn"ına olan hırs ve muhabbettir. Bilinsin ki, hırs ve muhabbetin, insanın duyguları arasında birer hakîkati vardır. Bu hakîkatler asla insandan ayrılmaz. Fakat bu duyguların fenâ veya iyi yönlere çevrilmesi mes'elesi vardır. Eğer bu hırs ve muhabbet tamamıyla dünyâ tarafına yöneltilirse, hevâya sarf edilmiş olur; fakat Hak tarafına yöneltilirse, sağlam bir tarafa sarf edilmiş olur. Bundan dolayı bu hususta bir kimsenin mal hâsıl etmesi işindeki niyeti geçerli olur. Eğer bir kimse mal tahsil edip, zengin olmak ve malı ile Hak yolunda hizmetler etmek niyeti ile çalışırsa, ibâdetin aynı olur; ve eğer zengin olup nefsinin hazlarını en kemâliyle tatmin etmek niyeti ile çalışır ve hemcinsine yardımcı olmak duygusundan uzak bulunursa, beşeri cem’iyyet için zararlı bir uzuv olur.
İrfan ehli kazanmış olduğu irfani malı sadece kendine sarf etmeyip yukarıda bahssedilen özelliklerde yol ehli bulduğu zaman onlara infak etmesinin lazım olduğu bildirilmiştir.
إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ {النور/23}
“İnne-llezîne yermûne-lmuhsanâti-lgâfilâti-lmu/minâti lu’inû fî-ddunyâ vel-âhirati velehum azâbun azîm(un)”
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ {النور/24}