Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tettebi'û ḣutuvâti-şşeytân(i)(c) vemen yettebi' ḣutuvâti-şşeytâni fe-innehu ye/muru bilfahşâ-i velmunker(i)(c) velevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleykum verahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden velâkinna(A)llâhe yuzekkî men yeşâ/(u)(k) va(A)llâhu semî'un ‘alîm(un)
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, şunu bilsin ki o, edepsizlikleri ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkmazdı. Fakat Allah, dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.
Bu ayet, müminleri şeytanın adımlarını takip etmekten sakındırırken, Allah'ın lütuf ve rahmetinin arınmadaki merkezi rolünü vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, şeytanın adımları, hayasızlık, fenalık ve arınma etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hutuvât' kelimesini 'adım atmak' fiilinden türemiş olarak açıklar ve mecazi anlamda 'birinin izinden gitmek, yolunu takip etmek' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hutuvâti'ş-şeytân' ifadesi, şeytanın insanları saptırmak için attığı adımları, izlediği yöntemleri ve vesveselerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hutuvât' kelimesinin burada mecazi bir anlam taşıdığını, şeytanın insanları günaha sürüklemek için kullandığı hileleri ve vesveseleri temsil ettiğini ifade eder. Bu, somut adımlardan ziyade, manevi ve ahlaki sapmaları ifade eden bir kullanımdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hutuvât' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir bağlamda, şeytanın insanı doğru yoldan saptırmak için kullandığı aşamalı ve sinsi yöntemleri ifade ettiğini belirtir. Bu, aniden değil, adım adım gerçekleşen bir sapmayı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fahşâ'' kelimesini 'haddini aşan, çirkinleşen' anlamında açıklar. Özellikle zinayı ve diğer büyük günahları kapsayan geniş bir ahlaksızlık yelpazesini ifade ettiğini belirtir. Ayette şeytanın emrettiği kötülüklerin başında geldiği vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'fahşâ''nın hem sözde hem de fiilde aşırı çirkinliği ifade ettiğini belirtir. Bu, sadece cinsel ahlaksızlıkları değil, aynı zamanda her türlü haddi aşan, toplumun ve dinin hoş görmediği kötü davranışları da içerir. Şeytanın insanı bu tür eylemlere teşvik ettiği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fahşâ''nın Kur'an'da genellikle 'münker' ile birlikte anıldığını ve toplumun genel ahlak kurallarına, dinin emirlerine aykırı olan, çirkin ve iğrenç kabul edilen her türlü fiili kapsadığını ifade eder. Şeytanın temel hedeflerinden birinin insanları bu tür eylemlere yönlendirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'münker' kelimesini 'inkar edilen, hoş görülmeyen' anlamında açıklar. Şeriatın ve akl-ı selimin reddettiği, çirkin gördüğü her şeyi kapsar. Ayette 'fahşâ'' ile birlikte zikredilmesi, şeytanın emrettiği kötülüklerin genişliğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'münker'in, şeriatın ve aklın çirkin gördüğü, reddettiği her şey olduğunu belirtir. Bu, sadece büyük günahları değil, aynı zamanda toplumun genel ahlakına aykırı olan, hoş karşılanmayan her türlü davranışı da içerir. Şeytanın insanları bu tür fiillere teşvik ettiği ifade edilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'münker'in 'ma'ruf'un zıttı olarak, toplum tarafından bilinmeyen, yadırganan, kötü kabul edilen her türlü eylemi ifade ettiğini belirtir. Şeytanın emrettiği münker, insanların fıtratına ve dinin öğretilerine aykırı olan her şeyi kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fadl' kelimesini 'bir şeyin fazlası, artığı' anlamından hareketle, 'karşılıksız verilen ihsan, lütuf' olarak açıklar. Ayetteki 'fadlullah', Allah'ın insanlara hak etmedikleri halde bahşettiği nimetleri, özellikle de arınma imkanını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'fadl'ın, bir şeyin aslına eklenen fazlalık olduğunu ve Allah'a nispet edildiğinde, O'nun kullarına olan cömertliğini, ihsanını ve rahmetini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'fadlullah', insanların kendi çabalarıyla ulaşamayacakları bir arınma halini Allah'ın lütfuyla elde etmelerini sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' kelimesini 'kalpteki incelik, şefkat ve acıma' olarak tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun kullarına olan lütuf ve ihsanını, onlara iyilik dilemesini ifade eder. Ayetteki 'rahmetullah', Allah'ın kullarını günahlardan arındırma ve bağışlama konusundaki sonsuz şefkatini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rahmet'in Allah'tan geldiğinde, O'nun kullarına olan bağışlaması ve lütfu anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın rahmeti olmasaydı kimsenin günahlarından arınamayacağı ifade edilerek, rahmetin arınmadaki merkezi rolü vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tezkiye' fiilini 'temizlemek, arındırmak, büyütmek ve bereketlendirmek' anlamlarında açıklar. Ayetteki 'yüzekkî', Allah'ın dilediği kimseleri günahlardan, kötü ahlaktan arındırarak onları manen yüceltmesini ve temizlemesini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tezkiye'nin 'temizleme ve artırma' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insanları günah kirlerinden arındırarak, onların ruhlarını ve amellerini temizlemesi ve böylece manevi olarak yükseltmesi anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tezkiye' kavramının Kur'an'da hem maddi hem de manevi arınmayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise özellikle manevi arınma, günahlardan temizlenme ve ahlaki yükseliş anlamında kullanılmıştır. Allah'ın bu arındırma gücünün mutlak olduğu vurgulanır.
Nûr Sûresi
“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tettebi’û hutuvâti-şşeytân(i) vemen yettebi hutuvâti-şşeytâni fe-innehu ye/muru bilfahşâ-i velmunker(i) velevlâ fadlu(A)llâhi aleykum verahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden velâkinna(A)llâhe yuzekkî men yeşâ/(u) va(A)llâhu semî’un alîm(un)” Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (24/21)
Şeytanın adımları dört yön üzeredir. Ön, arka, sağ ve soldur. Öndenn hayal üzerine olan adımı yoluna, arkadan vehim üzerine olan yoluna, sağdan aklı cüz üzerine olan düşüncelerine saldırı adımlarına yoluna, soldan nefsi cüz üzerine nefsi emmare düşünceleri adımlarına uymayın bu hakka karşı utanmazlık ve sıkılmazlıktır. Şeytanın haberi olmayan Hakk’ın lütfu ve merhameti olan (üst) vahiy ve alt ilm’i ledün ilmine uyun ve tertemiz olandır. Allah işiten yani esmâ-i ilahiyye ile âlimdir.
وَلَا يَأْتَلِ أُوْلُوا الْفَضْلِ مِنكُمْ وَالسَّعَةِ أَن يُؤْتُوا أُوْلِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ {النور/22}
“Velâ ye/teli ulû-lfadli minkum ve-sse’ati en yu/tû ulî-lkurbâ velmesâkîne velmuhâcirîne fî sebîli(A)llâh(i) velya’fû velyasfehû elâ tuhibbûne en yagfira(A)llâhu lekum va(A)llâhu gafûrun rahîm(un)” İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, (10/22)
Zâhiri olarak olan bu ifadenin bâtıni olarak ifadesi; varlık sahibi zengin olmak Hakk ilmiyle varlık bulup, hakikat ve marifet ilmine vakıf olanlara bir uyarı niteliğindedir. Kendine çalışmaları ve Vehbi olarak verilmiş olan bu ilimlerin âyette işaret edilen kişilerin haklarının bulunduğu ifade etilmektedir.
Meganime-ganimetler in kökeni “gani” dir. Sözlük mânâsı “Zengin, varlıklı” demektir. “Gani” ihtiyacı olmayandır. İhtiyacı olmayanda zekât almaz, bilakis zekât verir.
Düşkünler, miskinler; Miskin ise Sekene halidir. Sekene ise sakin olmak, o mahallin sakini oturanı olmaktır. 5 hazret mertebesinin her bir mertebesinde sükûna ermişliği vardır. Bu mertebeden salik’in bir üst mertebeye çıkması için verilen zekât ile onu bir üst mertebenin sakini olmaya yöneltmektir.
Miskinler; sekene yani sakin olmuş telvin hâlinden kurtulmuş yani başkalarının hâlinin etkisinde kalmayan malı-varlığı kalmamış olandır.
Ve miskinlere ihsânda bulunmak, fakir az bir malı ile en alt seviyede yaşayan kimse, fakat miskin hiçbirşeyi olmayan kimse demek, miskinin üstünde bir çulu var o kadar, zâhir olarak böyle, fakat bâtında sükûn ehli demek, sakinleşmiş, sükut etmiş, nefsinden kurtulmuş sakin olmuş kişiye miskin denir.
Sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/60) “Sadakalar ancak fakîrler ve miskinler ve sadaka-i zekâtı toplamaya me’mûr olanlar ve kalbleri îmâna alıştırılmış olanlar ve para mukabilinde esîrlikten kurtulacaklar ve borçlular ve Allah yolunda cihâd ve malından aynlmış olan yolcular içindir" buyurulur.
Miskinlere ver, miskin sâkin olan, sükûnette olan demektir, yani kendisine ait hiçbir varlığı olmayan kimse, fakir belirli bazı şeyleri olan, ama zor hayat yaşayandır, miskin ise zâhirde kendine ait hiçbir şeyi olmayan, bâtında da nefsaniyeti olmayan demektir, işte ona kendinin hakikatini vermek lâzım, İlâh-î hakikati ona vermek lâzımdır.
Fakir, en alt düzeyde belirli bir malı olan fakat zekât veremeyecek düzeyde olan kişiye denir. Miskin ise hiç birşeyi olmayan kimsedir. Fakr tamam olunca kişi miskinlik haline geçer, fakr olanın biraz malı vardır, yani benliğinde biraz özellikleri vardır ama bunlarda kalmayınca yani varlığı kalmayınca orada Allah zuhur eder, “fakr tamam olunca o Allah’tır” demişlerdir. Miskinlik Ulûhiyyet mertebesinin orada sükûnette olması, yani sâkin olması, kendi nefsaniyetinden kırıntı kalmadığından sâkin olmuş-tur, Hakk orada vardır fakat zuhura çıkmamıştır, kendi benliğinde, fakr’ın kemâlatında ise Hakk’ın orada zuhura çıkması vardır, aralarında ki, fark buradadır.[11]
Bizlerin hicreti; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.
Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.
Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.
Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.
Hadîs-i şerîfte: "İyi mal, iyi adam için ne güzeldir!" buyrulmuştur. Çünkü iyi bir adam kazandığı meşrû mal ile hemcinsinin düşmüşlerine ve âcizlerine yardımcı olur. Ve Fîhi Mâ Fîh’in 46. bölümünde de şöyle buyrulur:
“Muhakkak Allah Teâlâ bize kazanç ve mal hâsıl etmek ile emretti. Çünkü “enfikû fî sebîlillâhi” (Bakara, 2/195) yâni "Allah yolunda infâk ediniz" buyurdu. Mal infâkı ise ancak mal ile mümkündür. Bundan dolayı mal hâsıl etmek ile emretmiş oldu." İşte bu izâhlara göre bu mübârek beyitteki tavsiyeden kasıt, malın zâtına ve "ayn"ına olan hırs ve muhabbettir. Bilinsin ki, hırs ve muhabbetin, insanın duyguları arasında birer hakîkati vardır. Bu hakîkatler asla insandan ayrılmaz. Fakat bu duyguların fenâ veya iyi yönlere çevrilmesi mes'elesi vardır. Eğer bu hırs ve muhabbet tamamıyla dünyâ tarafına yöneltilirse, hevâya sarf edilmiş olur; fakat Hak tarafına yöneltilirse, sağlam bir tarafa sarf edilmiş olur. Bundan dolayı bu hususta bir kimsenin mal hâsıl etmesi işindeki niyeti geçerli olur. Eğer bir kimse mal tahsil edip, zengin olmak ve malı ile Hak yolunda hizmetler etmek niyeti ile çalışırsa, ibâdetin aynı olur; ve eğer zengin olup nefsinin hazlarını en kemâliyle tatmin etmek niyeti ile çalışır ve hemcinsine yardımcı olmak duygusundan uzak bulunursa, beşeri cem’iyyet için zararlı bir uzuv olur.
İrfan ehli kazanmış olduğu irfani malı sadece kendine sarf etmeyip yukarıda bahssedilen özelliklerde yol ehli bulduğu zaman onlara infak etmesinin lazım olduğu bildirilmiştir.
إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ {النور/23}
“İnne-llezîne yermûne-lmuhsanâti-lgâfilâti-lmu/minâti lu’inû fî-ddunyâ vel-âhirati velehum azâbun azîm(un)”
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ {النور/24}
“Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum veeydîhim veerculuhum bimâ kânû ya’melûn(e)” İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mü’min kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır. (24/23-24)
İffetli mü’min kadına irfani yönden bakmaya çalışırsak, “muhsanat” namuslu kadın sayısal değeri; “Mim: 40” “Ha: 8, “Sad: 90” “Nun: 50” “Elif: 1” “Te: 400” dür. Toplarsak (40+8+90+50+1+400= 589) 5+8= 13 ve 9 u yanına alırsa 139 yapar… Kendi içinde toplamı 13 olmakla beraber ve 139 Muhammed sayısal değeridir.
Muh-sanat olarak ve sayısal değerler ışığında Muhammed-i sanat-ın güzelliğini esmâ-i ilahiyye üzerine varlığına yansıtmış olan nefiiis olarak düşünülebilir.
İşte bu nefise hakk’ın varlığından uzak durarak hayal ve vehim ile birlikte olduğunu isnat etmek, iftira etmek zahir ve batın hakktan uzaklığın ifadesidir. İşlemiş oldukları varlık günahından ötürü kendi özleri ve efali infialiyyeleri kendi aleyhlerine müşahid olacaktır.
يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ {النور/25}
“Yevme-izin yuveffîhimu(A)llâhu dînehumu-lhakka veya’lemûne enna(A)llâhe huve-lhakku-lmubîn(u)”