Elḣabîśâtu lilḣabîśîne velḣabîśûne lilḣabîśât(i)(s) ve-ttayyibâtu littayyibîne ve-ttayyibûne littayyibât(i)(c) ulâ-ike muberraûne mimmâ yekûlûn(e)(s) lehum maġfiratun verizkun kerîm(un)
Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.
Kötü kadınlar, kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. İşte bu temiz olan, (iftiracıların) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.
Nûr Suresi 26. ayet, ahlaki nitelikler ile kişiler arasındaki uyumu ve karşılıklı ilişkiyi 'habîs' ve 'tayyib' kavramları üzerinden ele almaktadır. Ayet, kötülerin kötülere, iyilerin iyilere layık olduğunu vurgulayarak, iftiraya uğrayanların masumiyetini ve Allah katındaki mükafatlarını bildirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Habîs kelimesi, şer'an, aklen veya tab'an çirkin ve kötü olan her şey için kullanılır. Ayetteki 'el-habîsât' ve 'el-habîsûn' ifadeleri, zina ve benzeri kötü fiilleri işleyen kadın ve erkekleri, dolayısıyla ahlaki düşüklüğü temsil eder. Bu bağlamda, kötü fiillerin sahiplerinin birbirine uygunluğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Habîs, 'haram' ve 'çirkin' anlamlarına gelir. Ayetteki kullanımı, kötü fiilleri işleyen veya kötü ahlaka sahip olan kadın ve erkeklerin birbirine denkliğini mecazi olarak ifade eder. Kötü sözlerin ve fiillerin sahiplerinin de bu kategoriye girdiğini ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'habîs' kavramının Kur'an'da sadece maddi pisliği değil, aynı zamanda ahlaki ve ruhsal kirliliği de ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'habîsât' ve 'habîsûn', ahlaki olarak yozlaşmış, kötü niyetli ve günahkar kişileri tanımlar. Onların birbirleriyle olan 'uyumu', benzer ahlaki seviyede olmalarından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tayyib, şer'an, aklen veya tab'an güzel ve iyi olan her şey için kullanılır. Ayetteki 'et-tayyibât' ve 'et-tayyibûn' ifadeleri, iffetli, temiz ahlaklı, iyi fiiller işleyen kadın ve erkekleri temsil eder. Bu bağlamda, iyi fiillerin sahiplerinin birbirine uygunluğunu ve denkliğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tayyib, 'helal', 'güzel' ve 'temiz' anlamlarına gelir. Ayetteki kullanımı, ahlaki erdemlere sahip, iffetli ve salih kadın ve erkeklerin birbirine layık olduğunu vurgular. Bu, hem karakter hem de fiiller açısından bir uyumu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tayyib' kavramının Kur'an'da sadece maddi temizliği değil, aynı zamanda ahlaki saflığı, dürüstlüğü ve erdemi de kapsadığını belirtir. Bu ayette 'tayyibât' ve 'tayyibûn', ahlaki olarak temiz, iyi niyetli ve salih kişileri tanımlar. Onların birbirleriyle olan 'uyumu', benzer ahlaki ve manevi seviyede olmalarından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Berae, bir şeyden uzaklaşmak, ayrılmak ve ondan arınmak anlamına gelir. 'Müberraûn' ise, bir suçlamadan veya ayıptan temize çıkarılmış, uzaklaştırılmış kişilerdir. Ayette, iftiraya uğrayan iyi kadın ve erkeklerin, kendilerine atılan çirkin sözlerden tamamen uzak ve masum olduklarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Beraet, bir şeyden ayrılmak ve ondan kurtulmak demektir. 'Müberraûn', kendilerine isnat edilen şeyden arınmış, masum kılınmış kimselerdir. Bu ayette, iftiracılar tarafından söylenen kötü sözlerden ve isnatlardan tamamen uzak ve temiz oldukları vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'berâe' kökünün 'uzaklaşma, ayrılma, temize çıkma' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Müberraûn' kelimesi, özellikle bir suçlamadan, ithamdan veya ayıptan tamamen arınmış, masumiyetleri tescil edilmiş kişiler için kullanılır. Ayetteki bağlamda, iftiraya uğrayanların Allah tarafından temize çıkarıldığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mağfiret, Allah'ın kulunun günahlarını örtmesi ve onu azaptan korumasıdır. Ayette, iftiraya uğrayıp sabreden ve temiz kalan kişilere Allah tarafından verilecek olan bağışlamayı ifade eder. Bu, onların dünyadaki sıkıntılarına karşılık ahiretteki mükafatlarından biridir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mağfiret, Allah'ın kulunun günahlarını affetmesi ve onu cezalandırmaktan vazgeçmesidir. Bu ayette, iftiraya maruz kalan ve masumiyetleri ortaya çıkan kişilere Allah'ın lütfu olarak vaat edilen bir bağışlama ve korumadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rızık, Allah'ın canlılara verdiği her türlü nimettir. Bu ayette 'rızkun kerîm' (cömertçe verilmiş rızık) ifadesi, sadece maddi geçim kaynaklarını değil, aynı zamanda ahiretteki cennet nimetlerini ve Allah'ın lütfunu da kapsar. İftiraya uğrayanların sabırlarına karşılık verilecek olan manevi ve maddi mükafatları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Rızık, Allah'ın kullarına verdiği her şeydir. Ayetteki 'rızkun kerîm' ifadesi, Allah'ın cömertçe ve bolca vereceği, değerli ve şerefli rızıkları ifade eder. Bu, özellikle cennetteki nimetler ve Allah'ın hoşnutluğu olarak anlaşılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kerîm, kendisinde şeref, yücelik ve cömertlik bulunan şey veya kişidir. 'Rızkun kerîm' ifadesi, Allah'ın vereceği rızkın sadece bol değil, aynı zamanda değerli, şerefli ve üstün nitelikli olduğunu vurgular. Bu, ahiretteki cennet nimetlerinin yüceliğini ve Allah'ın lütfunun büyüklüğünü ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kerîm, 'cömert, değerli, şerefli' anlamlarına gelir. 'Rızkun kerîm' terkibi, Allah'ın müminlere vereceği rızkın hem nicelik hem de nitelik olarak üstün olduğunu, değerli ve şerefli bir ihsan olduğunu belirtir. Bu, iftiraya uğrayanların sabır ve temizliklerinin karşılığında alacakları mükafatın yüceliğini gösterir.
Nûr Sûresi
“Elhabîsâtu lilhabîsîne velhabîsûne lilhabîsât(i) ve-ttayyibâtu littayyibîne ve-ttayyibûne littayyibât(i) ulâ-ike muberraûne mimmâ yekûlûn(e) lehum magfiratun verizkun kerîm(un)” Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır. O temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır. (24/26)
Mesnevi-i Şerifte değişik beyitlerde kötü ve temiz hakkında zâhir ve batın açıklamalar yapılmıştır. Bunlara bakmakta fayda olacaktır.
1520. Temizler kimin içindir; temizler içindir. Yâri hoş et, incitme ve gör.
Ya’nî, hakîkî yâr olan Hakk’ın mertebelerine riâyet ederek O'nun mübârek rızâsını tahsîl et! Çünkü insânî mertebenin gerekleri olarak riâyet edilmesi îcâb eden hükümleri Kitâb-ı kerîmi ile beyân etmiştir. "Bütün mertebeler mâdemki Hakk’ındır; o halde ilâhî teklifler kimedir ve ben fiilimde mecbûrum" diyerek mertebenin hükümlerini devre dışı bırakarak ve günâh çıkışında Hak böyle istedi, deyip, istiğfârı ve yakarmayı ve niyâzı terk ederek Hakk’ı gazablandırma! Ve beşerî mertebeye riâyet etmenin güzel neticesi olan ilâhî mükâfâtı gör! Çünkü temiz olan ilâhî mükâfât, temiz olan Hâdî isminin görünme yerleri içindir. Ve fenâ olan ilâhî cezâlar da Mudill isminin fenâ olan görünme yerleri içindir. Nitekim âyet-i kerîmede “El habîsâtü lil habîsîne vel habîsûne lil habîsât” (Nûr, 24/26) ya’nî "Kötü murdar şeyler ve sözler, kötülere ve murdarlara; kötü ve murdarlar da, kötü ve murdar şeylere ve sözlere yakışır” buyrulmuştur.[12]
80. Güzel bir güzeli çeker, bunu bil; "tayyibâtü't-tayyibîn"i onun üzerine oku!
“Cins cinsine meyleder" kâidesince, güzel güzeli çeker. Bu bir kaide-i umûmiyledir. Eğer sen bu kaidenin sıhhatine kelâm-ı İlâhîden delîl istersen, (Nûr, 24/26) “iyi kadınlar iyi erkekler içindir ve iyi erkekler de iyi kadınlar içindir" âyet-i kerîmesini oku! Türkçe’de bu kaidenin darb-ı meseli, “tencere yuvarlandı, kapağını buldu” sözüdür.[13]
1073. Öküz ve eşek için şekerden ne fâide var; her cân için başka bir küt vardır!
Ya’ni öküzün ve eşeğin gıdâsı şeker değildir, onlar bu ni’metten anlamaz. Meselâ “Eşek hoşaftan ne anlar!” darb-ı meseli meşhûrdur. Zîrâ her cânın kendisine lâyık olan başka başka gıdâları, ya’ni saîdin gıdâsı başka ve şakinin rızkı ve gıdâsı başkadır. Saîd, Hakk’ın (Mü’minûn, 23/51) ya’ni “Tayyibât cinsinden yeyiniz!" emrine ittibâan, rızkını tayyib ve helâl olan şeylerden intihâb eder. Şakî ise, (Nûr, 24/26) mûcibince, Hak Teâlâ’nın habîs addettiği şeyleri ve harâmı kendisine gıdâ ittihâz eder.[14]
2077. Bir buzağı öküzü Huda bilir; eşek bir müşteridir ve bir metanın lâyıkıdır.
Şakî-i ezelî, öküz cinsinden olan bir buzağı olduğu için, öküzü “Allâh" diye tanır. Bu “Allâh”, onun hamâkatına lâyık bir Allâh’tır. Nitekim eşek dahi bir metâ’ın müşterisidir. Fakat müşterisi olduğu metâ’, onun kendi eşekliğine lâyık olan bir metâ’dır. Bu metâ’ dahi ot, saman ve kavun karpuz kabuğu gibi şeylerdir. Nitekim Türkçe’de, “Eşek hoşaftan ne anlar!” darb-ı meseli meşhûrdur. Ve âyet-i kerîmede, (Nûr, 24/26) “Pis olan şeyler pis olanlar için-dir” buyurulur. “Buzağı”dan murâd, hayvan sîretinde olan kimsedir.
2078. Ben öküz değilim, tâ ki beni buzağı satın alsın; ben diken değilim ki, bir deve benden otlasın!
Ben insân-ı kâmilim, hayvan cinsinden değilim ki, buzağı ya’ni hayvan tabiatında olan kimseler bana rağbet etsinler! Ben diken mesâbesinde olan huzûzât-ı nefsâniyye menba’ı değilim ki, bu dikenlerden tagaddi eden kimseler benden müntefi’ olsunlar! Zîrâ her cins kendi cinsine meyi eder.[15]
3629. Yalan yalanlar üzerine cem' gelir. Habîsler habislere fürâğ vurdu.
Yalan ve bâtıl olan şeyler, yalan ve bâtıl olan şeyler ile birleşir. Zîrâ her bir cins kendi cinsine meyleder. (Nûr, 24/26) [“Habîsler habisler içindir.”] âyet-i kerimesi mûcibirice, habîs ve kötü olan şeyler habîs ve kötü olan kimselere parlak görünür.[16]
2553. Halk cümleten kemînden illete mensubdurlar; muhakkaktır ki illet, illetin yâri olur.
“Halk-ı âlem sûret-i umûmiyyede bâtın cihetinden illete mensûbdurlar. Her bir illet mutlaka diğer illetin yâri ve muîni olduğu için, onlar da birbirinin yâri ve muîni olurlar.” “Bâtın cihetinden olan illet"ten murâd, nefsin kötü sıfatlarıdır. Ya’ni kötüler kötülerin yâri ve muîni olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Nûr, 24/26) “Fenâ olan kadınlar fenâ olan erkekler için ve fenâ olan erkekler dahi fenâ olan kadınlar içindir” buyurulur. Beyt (Ankaravî’den):
Câhili câhil bulur, dânâyı dânâ, dûnu dûn Cinsine meyl eyler elbette cihanda her kişi[17]
282. Habîslerin habîselerini oku, bu sözün yüzünü ve arkasını açık bil!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nûr’da olan Ümmü'l-mü’minîn Hz. Âişe (radıyal- lâhu anhâ) hakkındaki âyet-i kerîmeye işâret buyurulur (Nûr, 24/26) ya’ni “Habîs olan kadınlar, habîs olan erkekler içindir ve habîs olan erkekler de, habîs olan kadınlar içindir; ve iyi olan kadınlar, iyi olan erkekler içindir; ve iyi olan erkekler, iyi olan kadınlar içindir” âyet-i kerîmesinin zâhirini ve bâtınını iyi anla! Zîrâ âyet-i kerîmenin ma’nâ-yı zâhirîsi, kadınlar ile erkeklerin iyi ve kötülerine âiddir. Ma’nâ-yı bâtınîsi dahi gayet vâsi’dir. Latîf ma’nâlar, latîfü’r-rûh olanlara mahsûstur; ve habîs ma’nâlar dahi, habîsü’r-rûh olanlara mahsûstur.
283. Nâsihler feth-i bâb için, ona anber ve gül suyu ile devâ tertıb ederler.
Dünyâ külhanında mahbûs olanlara rûh-ı latîfın kapısını açmak için nasîhatçılar onlara anber ve gül suyu gibi latîf kokulu olan ma’nâları söyleyip, türlü türlü nasihat ederler.
284. Muhakkak tayyıbât habisleri düzeltmez, ey sikât münâsib ve lâyık olmaz.
“Sika”, mu’temed ma’nâsına olup, “sikât”, onun cem’idir. “Ey akıl ve dirayetlerine i’timâd olunmuş olan kimseler, muhakkak tayyib ve latîf olan nasâyih ve maânî, rûhlan habîs olan şeyleri düzeltmez ve ıslâh etmez, zîrâ o letâfet-i ma’nâ, ona münâsib ve lâyık olmaz.”
285. Vaktâki vahyin ıtrından eğri ve güm oldular, onların figânı " Tatay-yernâ biküm" diye oldu.
Vaktâki o habisler, peygamberlere vâki’ olan vahyin ıtnndan ve evliyâya vâki’ olan ilhâmın miskinden bayılıp eğri oldular ve dalâlete düştüler; binâ-enaleyh onlann feryâd ve fıgânlan: “Biz sizinle teşe’üm ediyoruz!" demek sûretiyle vâki’ oldu. Beyt-i şerîfde, sûre-i Yâsin’de olan (Yâsîn, 36/18) ya’ni “Münkirler dediler ki: Biz sizinle teşe’üm ediyoruz, eğer vazgeçmezseniz, biz sizi elbette taşlarız; ve bizden size elbette azâb-ı elîm temâs eder” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
286. Bu söz bize elem ve hastalıktır; sizin va'zınız bize fayda iyi değildir.
Bu beyt-i şerîfe de münkirlerin lisânındandır. Ya’ni, enbiyâya ve evliyâya derler ki: “Sizin bu sözleriniz bize elem ve hastalık veriyor; zîrâ siz maâddan ve ölümden bahs ediyorsunuz; biz ölümü ve âhireti düşünerek kendimizi hasta etmek istemiyoruz, binâenaleyh sizin va’zıınza bizim için bir fâl-i hayır değildir.”[18]
3000. Vaktaki cennetlik cennetin cinsi gelmiştir, yine cinsiyetten Hâlık'a tapıcı olur.
Hak Teâlâ sûre-i Tevbe’de cennetler hakkında (Tevbe, 9/72) ya’nî “Adn cennetlerinde iyi olan meskenler vardır" buyurur; ve sûre-i Nûr’da: (Nûr, 24/26) ya’nî “İyi olanlar iyi olanlar içindir” buyurur. Mü’minlerin ahlâkı ve ef'âli iyi ve latîf olduğu için, onlar cennet cinsinden olurlar. İşte bu cinsiyetten dolayı onlar bâkî olan Hâlık’a tapıcı olurlar. Fakat münkirlerin ahlâkı ve efâli hayvânî ve nefsânî olduğundan, onların bu fenâ sıfatları fenâ bir yer olan cehennem cinsindendir. Onun için onlar Hâlık’a değil, fânî olan halka tapıcıdırlar.[19]
Fusûs’ül Hikemden tayyip ve habis konusuna bakarsak;
Muhakkak Hak Teâlâ tıybi, bu iltihâm-ı nikâhîde, berâet-i Âîşe hakkında kıldı. Binâenaleyh "Habîsât habislere ve habisler habîsâta ve tayyibât tayyiblere ve tayyibler tayyibâta mahsûstur. Onlar dedikleri şeyden beridirler" (Nur, 24/26) buyurdu. İmdi onların revâyihıni tayyib kıldı. Zîrâ kavl nefestir; ve o, râyihanın aynıdır. Böyle olunca nutuk suretinde onunla zahir olduğu şey hasebi üzere, tayyib ve habis ile hurûc eder. İmdi hû'-i ilâhî olduğu haysiyyetten hepsi tayyibdir. Ve mahmûd ve mezmûm olduğu haysiyyetten, o tayyib ve habistir. Binâenaleyh sarımsak hakkında: "O, bir nebattır ki, ben onun kokusunu kerîh görürüm" buyurdu; ve "Ben onu kerîh görürüm" demedi. Böyle olunca "ayn" mekruh kılınmaz ve belki ondan zahir olan şey mekruh kılınır. Ve kerahet, bundan dolayı, ya örfendir, ya tab'a mülayim o İmamasiy ladır; yahut garazla, ya şer' ile, ya kemâl-i matlûbdan naks iledir. Ve bizim zikr ettiğimiz şeyin gayri vâki' değildir (21).
Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri "güzel koku " yu, erkek ile kadın arasında vâki' olan bu nikâh-ı şehâdide yani şahit olunan nikahta ümmü'l-mü'minin Hz. Âişe (r.anhâ) nın berâeti hakkkında bu ayeti kullandı ist'imâl buyurdu. bilindiği gibi Hz Aişe validemize bir suç isnat edilmişti, bir seferde yalnız başına kalmıştı, ihtiyacını görmek için kervanın dışına çıkmıştı, o arada farkında olmadığından peygamber efendimiz arkadaşları ile birlikte mola verilen yerden yola çıkmışlardı, Aişe validemiz devenin üstünde kapalı bir yerde yolculuğunu yaptığı için görevli Aişe valideyi o kapalı yerde zannederek yola kervanla birlikte devam ettiler, halbuki içinde değildi, bu yüzde ertesi günü bulunuyor, ve sahabe-i kiramdan birisi O’nu devesine alıp getiriyor, bu hususta bir çok dedi kodular çıkartılıyor, ayet-i Kerime de Nur Suresi 26. Ayetinde de bunun açıklığı yapılıyor. Şimdi koku tıyb hakkında burada da misal veriyor, yani bu ayet-i Kerimeyi mesned gösteriyorlar.
Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri "güzel koku " yu, erkek ile kadın arasında vâki' olan bu nikâh-ı şehâdide yani şahit olunan nikahta ümmü'l-mü'minin Hz. Âişe (r.anhâ ) nın berâeti hakkkında bu ayeti kullandı ist'imâl buyurdu, diyor. وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ (Nûr, 24/26) âyet-i kerîmesini inzal eyledi. Ve cenâb-ı Âişe (r.anhâ) ya sû'-i zan eden, zâlemeye karşı yani kötü düşünen zalimlere karşı tayyibe olan yani temiz pak olan Hz. Âişe'nin tayyib olan Resul (s.a.v.)e mahsûs olduğunu beyân etti. Ve bu berâeti اُولۤئِكَ مُبَرَّوءُنَ مِمَّا يَقُولُونَ (Nûr, 24/26) kavliyle bi'l-cûmle ezvac-ı mutahharâta teşmîl eyledi. Yani bu ayet-i kerime sadece kendisi hakkında değil, bütün temiz zevçler hakkında kabul gördü.
Binâenaleyh tayyib olanların revâyihını, ya'nî kavillerini tayyib kıldı. yani bir insanın kendisi eğer tayyibse temiz bir kimse ise O’nun da kokusu yani konuştuğu zaman kokudan kasıt nefesini vermesi “huu” demesi çıkıyorken bu nefes temiz olaraktır, Zîrâ tayyib olan kimseler, kelime-i tayyibe, ya'nî doğru söz söylerler. Ve habîs olan kimseler ise kelime-i habîse, ya'nî yalan söz söylerler. Ve bu âyet-i kerîme ile sabit olur ki, ümmü'l-mü'minîn Âişe (r.anhâ) aleyhinde her ne suretle olursa olsun ta'n edenler habistir. Yani dedikodu edenler, arkasından şüphe ile bakanlar şüphe ile konuşulanların hepsi habistir. Yani kötü ve çirkindir.
Zîrâ o tayyibdir; ve tayyib olan Resûl'e mahsûstur. Ayet-i kerimede Tayyibler Tayyibler için habisler habisler için dediği gibi Ve onun hakkında kavl-i habîs söyleyenlerin kendileri habistir. Yani Aişe validemiz hakkında kötü söz söyleyenler kendileri kötüdür, habistir Zîrâ kavli-i habîs, yani kötü söz habîs olan kimselere mahsustur, onlardan çıkar. İmdi Hak Teâlâ tayyib olanların kavillerini, ki onların revâyihıdır, yani onların kokularıdır, renkleridir, hakikatleridir tayyib kıldı. Hani peygamber efendimiz “bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi, birisi kadın, birisi koku birisi de namaz” bu bölümde kokudan nefadan bahsediyor, Çünkü kavl nefestir; ve nefes ise, râyihanın aynıdır, “huh” dendiği zaman kokunun aynıdır.
Binâenaleyh nefes, nutuk suretinde zahir olduğu vakit, tayyib olan kimseden tayyib ve habîs olan kimseden dahi, habîs olarak huruç eder. İşte herbirerlerimizden çıkan özü hakikati itibariyle Tayyib, ama kullanıldığında onu ayırdığımız zaman habis veya Tayyib ismini alıyor. Aslında hepsi tayyibdir. Çünkü Allah’ın Zat’ından çıkan şey Tayyib olduğuna göre kendisi de tayyibdir. Fakat nefes, hadd-i zâtında hû"-i ilâhî, ya'nî nefes-i ilâhî olmak itibariyle onun tümü tayyibdir. Ancak mütenefilsin hâline nazararı mahmûd ve mezmûm olur. Yani teneffüs edenin o nefesi verenin haline göre haline bakılarak Mahmud övülmüş olur, yani iyi ve kötü olarak çıkmış olur.
Ve mahmûd olduğu vakit, tayyib ve mezmûm olduğu vakit dahi habîs denir. Öğüldüğü zaman çıkan kelime Tayyib olur, zemmedildiği vakitde habis olur. Binâenaleyh nefesin medh ve zemmi, mahallin ahvâline taalluk eden bir keyfıyyetten ibarettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz sarımsak hakkında: "Ben onu tiksindirici görürüm" demeyip "O bir nebattır ki, ben onun kokusunu tiksindirici görürüm" buyurdu. Böyle olunca bir şeyin "ayn"ını hakikatini, özünü ve zâtını kerih kılmak yani kötü görmek caiz değildir. Belki onun "ayn"ından zahir olan şey kötü, mekruh kılınır.
Zîrâ râyiha yani koku o aynın vücuduyla kâim olan bir arazdır. Yani sonradan olan bir şeydir. Ve (S.a.v.) Efendimiz "Sarımsağın kokusunu ben tiksindirici görürüm" buyurarak, istikrahı yani kerihliği nefs-i nefislerine yani varlıkların kendi nefislerine ait olduğunu buyurduğu için. Kerahetin emr-i nisbî olduğu anlaşıldı. Yani benzetmeli olduğu anlaşıldı, mutlak olmadığı anlaşıldı. İşte bu sebeple kerahet ya örfen olur; ya'nî bir şey bir kavmin örfünde kerîh olur ve diğer bir kavmin örfünde kerîh olmaz. Meselâ Çinliler yumurtayı kokduktan sonra yerler. Akvâm-ı sâire indinde yani diğer topluluklar indinde ise kokmuş yumurta tiksindiricidir.
Veyahut iğrenme tab'a mülayim gelmemesinden dolayı vâki' olur. Yani kişinin tabiatına uygun gelmemesinden dolayı vaki olur. Meselâ ba'zı kimseler süt, kaymak ve peynir gibi şeylerden istikrah edip asla ağızlarına koymazlar. Ve keza tütün, içenlere hoş ve içmeyenlere nahoş gelir. Veyahut iğrenme, bir kimsenin garazına muvafık gelmediği için olur. Meselâ sû'-i ahlâk ile vasıflanmış olan bir kimseye, hüsn-i ahlâka müteallik söz söylense, bu sözler onun garazına muvafık olmadığı için, kerîh görüp yine kendi bildiğini yapar.
Halbuki bu sözler, hüsn-i ahlâk ile ittisâf kasdında bulunan kimselere muvafık gelir. Yani bazı insanlara namaz kılalım, oruç tutalım dendiği zaman onlara bu söz kerih, kötü gelir. Ama buna uygun olanlara denildiği zaman onlara Tayyib gelir hoşlarına gider. Yani görecelidir demek istiyor. Veyahut iğrenme, şer'a mugayir olmaktan nâşî vâki' olur. Halbuki bir şerîatte mekruh olan bir şey, diğer bir şerîatte mekruh değildir. Veyahut bu iğrenme, bir şeyde aranılan kemâl, o şeyde nakıs olmakla vâki' olur. Meselâ güzel kokusu olan bir kâğıt parçasını ceplerinde saklarlar. Kokusu zail olunca, artık cepte taşımayı tiksindirici görüp atarlar.
Velhâsıl tiksinme, bu beş sebep tahtında vâki' olur. Vücûdda bu zikr olunan sebeplerden gayrı altıncı bir sebep yoktur. Binâenaleyh kâinatta bir vecihden ayıplanmış olan şey diğer vecihden öğülmüştür. Yani kainatta bir yönüyle zemmedilen bir şey diğer yönüyle iyidir.
22. paragraf:
Vaktaki emr, bizim takrir ettiğimiz gibi, habise ve tayyibe münkasim oldu, ona habîs değil, tayyib sevdirildi. Ve bu neş'et-î unsuriyyede ta'fîn olduğu için melâi-keyi revâyıh-ı habise ile müteezzî olmalarıyla vasf eyledi. Zîrâ o hame-i mesnün, ya'nî miiteğayyiru'r-rîh bulunan salsâldan mahlûktur. Binâenaleyh melâike bizzat onu kerîh görür. Nitekim necaset böceğinin mizacı, gül kokusu ile mutazarrır olur; halbuki o revâyıh-ı tayyibedir. Böyle olunca gül kokusu, necaset böceğinin indinde, güzel koku değildir. Ve ma'nen ve sûreten bu mizacın misli üzerine vâki' olan kimse, hakkı istimâ' ettiği vakit, ona zarar vezir; ve bâtıl ile mesrur olur. Ve o dahi, Hak Teâlâ'nın وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) kavlidir. Ve onları hüsran ile vasf eyledi. Binâenaleyh اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (Ankebût, 29/ 52) buyurdu. Zîrâ tayyibi habisten temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur (22).
Ya'nî yukarıda zikr olunduğu üzere emr-i vücûd. habis ve temiz kısımlarına münkasim oldukda, (S.a.v.) Efendimiz'e emr-i vücûdun bu iki kısmından habis pis değil, Tayyib, hoş sevdirildi. Ve bu neş'et-i unsu-riyyede fena ve pis kokular mevcûd olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri fena kokular ile eza duyan olmalarıyla vasf eyledi. Meleklerin fena kokulardan eziyet çektiğini bildirdi. Zîrâ cesed-i Âdem, kokmuş kara topraktan mütehassıl tıyn-ı yâbisten halk olunmuştur. Binâenaleyh melâike bizzat bu neş'et-i unsuriyyede olan fena ve pis kokuları iğrenç görür.
Zîrâ melâikenin neş'eti, neş'et-i nûriyyedir. Bunun için bir mü'min, melâike-i kiramın mücib-i istikrahı olmamak üzere cesedini ve libâsını tathîr etmek ve dâima abdestli bulunmak ve güzel kokular sürünmek lâzımdır. Eğer bir kimse kendi halini temiz yapmaz ise abdestli olmaz ise aslı itibariyle kokmuş çamurdan meydana gelen bu beden varlıklarımızdan kendi halleri üzere melaike-i kiram uzak durur, sevmez bu durumu. O zaman onlarla bir arada olmak için onlarında rızalarını almak için o zaman mümkün olduğu kadar çok abdestli ve temiz ve güzel koku sürerek kişiler temiz olma yolunda hayatlarını sürdürmelidir diye bir ikaz ediyor.
Ve melâike nasıl fena kokulardan eza duyan olursa, necaset böceği dahi onların aksi olarak, gül kokusu ile zarara uğrayan olur. Halbuki gül kokusu, güzel kokulardandır. Binâenaleyh necaset böceği, mademki bundan zarar gören oluyor, şu halde gül kokusu, onun indinde güzel koku değildir. Ve ma'nen ve süreten mizacı, necaset böceğinin mizacına benzeyen kimse, hakkı dinlediği vakit, ondan zarar gören ve eza duyan olur; ve bâtıl ile sevinçli olur.
Haktan eza duyan ve bâtıldan sevinçli olan kimseler hakkında Hak Teâlâ: وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) ya'nî "Şunlar ki bâtıla mü'min oldular, batıla iman ettiler ve Allah Teâlâ'ya kâfir oldular" buyurdu. Ve onları hüsran ile vasf ederek اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ellezine hasirune enfusehum (Ankebût, 29/52) ya'nî "işte onlar, nefislerine hüsran ve ziyan eden, hâsirûndur" dedi. Zîrâ iyiyi fenadan temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur.
Tercüme: "Mübtelâ-yı bencillik olan kimse yani benliğinin hükmü altında olan kimse, nakdi kalbdan yani gerçek olanla sahte olandan temyiz etmez, ayırmayan bir doğru yoldan sapmıştır. Uyanık ol, her ne kadar o manevî ise de ondan kaç! Yani zahire ibadet ehli gibi görünürse de yine de ondan kaç. Yani kalp ile aslını ayıramayan kimseden kaç. Neşv ü neması olanla olmayan, onun önünde birdir. O her ne kadar yakîn da'vâ ederse de, şekk içindedir. Eğer böyle bir kimse, halk nazarında zekî-i mutlak ise de, mademki onun bu temyizi yoktur, o kimse ahmaktır." Yani halk onu idrakli akıllı da zannetse aslında ahmaktır. İşte bir bakıma insan içerisinde gezen gerçek manada Âdemi olanları ayıramayan kimselerden de geç, yani kalp ile aslını ayıramayanlardan uzak dur diyor.
23. Paragraf:
İmdi Resûlullah (s.a.v.)e, her şeyden ancak tayyib sevdirildi. Halbuki vücûdda ancak o vâkı'dir. Ve âlemde bir mizâc mevcüd olsun ki, her şeyden ancak tayyibi bulsun ve habisi bilmesin, tasavvur olunur mu, yoksa olunmaz mı? Biz, bu olmaz deriz. Zîrâ biz kendisinden âlem zahir olan asılda, onu bulmadık; ve o Hak'tır. İmdi biz O'nu kerîh görür ve muhabbet eder bulduk. Halbuki "habîs", ancak mekruh kılınan ve "tayyib" ancak sevilen şeydir. Ve âlem sıfat-ı Hak üzerinedir. İnsan ise, iki suret üzerinedir. Binâenaleyh âlemde, her şeyden ancak emr-i vahidi idrâk eden bir mizâc bulunmaz. Belki zevk ile habîs ve bi-gayr-i zevk tayyib olduğunu bilmekle beraber, habisten tayyibi idrâk eden bir mizâc bulunur. Böyle olunca ondan tayyibin idrâki, onun hubsünü ihsastan onu işgal eder. Bu az vâki' olur. Velâkin âlemden, ya'nî kevnden, hubsün refi muhakkak sahîh değildir. Ve habîs ve tayyibde Allah'ın rahmeti vardır. Ve habîs kendi nefsi indinde tayyibdir; ve tayyib olan şey onun indinde habistir. Binâenaleyh vücûdda, bir veçhile emziceden bir mizâc hakkında habîs olmayan bir şey yoktur. Ve aks ile de böyledir (23).
Ya'ni mademki vücüdda "iyi, hoş " ve "kötü " nisbetleri vardır ve bu iki nisbetin ayrı ayrı erbabı mevcûddur, yani bunlar olacaktır, şu halde (S.a.v.) Efendimiz'e ancak her şeyden iyi, hoş, Tayyib olanı sevdirildi. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz ruhen ve ceseden iyi hoş, tayyib olduğu cihetle, vûcûdda vâki' olan bu iki nisbetten ancak iyiye, hoşa, tayyibe muhabbet edeceği tabiîdir. Esasen iyi, hoş, tayyib ve kötü nisbetleri a'yân-ı kevniyyeye taalluk ettiği cihetle, zuhura gelen bu âlemleri ilgilendirdiği cihetle vûcûd-ı mutlakın bu mertebe-i kesifinden kat'-ı nazar, hakikate rücû' olundukda, bu nisbetler mürtefi' olur, yükselir yani gider.
Binâenaleyh bu nisbetler kesafet âleminde sabittir. Yani aslında hakikatinde yoktur. Ve bu âlemden kötülük nisbeti kalkamaz. Asılda bunların ikisi de zuhura çıktığı zaman anlaşılır. Bunların ikiside aslında yoktur, zuhura çıktığı zaman habis ve Tayyib olarak kullanılır. Eğer suâl olunursa ki, âlemde, her şeyde iyi, hoşdan, tayyibden başka bir şey görmeyen ve kötüyü, habisi bilmeyen bir mizâc mutasavver midir, değil midir? Sorarsanız ben değildir diyorum der. Ancak şu şekilde Tayyib ve kerih hükümleri ortadan kalkabilir, geçici bir süre için o da nedir, bir kimse mutlak manada fenafillah hakikatine ermişse artık onun için ne Tayyib kalır ne de kerih kalır. Ama bu devamlı değildir, geçici bir süredir, bir hüküm de olmaz. Yani genel bir hükmü bağlamaz çünkü herkese ait bir hadise değildir.
Biz cevaben deriz ki, böyle bir mizâc tasavvur olunmaz. Yani bu âlemde güzelden ve çirkinden hiçbir şey görmeyen bir mizaç var mı diye sorulursa biz deriz ki böyle bir mizaç yoktur. Ya kerih görülecek yani bir fiil bir koku her hangi bir şey ya Tayyib görecek ikisini birden görmemek yaşayan kimseler için mümkün mü değil mi dir diye Zirâ âlem kendisinden zâhir olan asılda, ya'nî Hak'ta, biz onu görmedik. Böyle bir mizacı biz hakikatte görmedik zaten diyor Hakk’ın varlığında böyle bir mizaç yoktur. Binâenaleyh biz Hakk'ı, kerih görür ve muhabbet eder bir halde bulduk. Fakat Hakk'ın kerih görmesi ve muhabbet etmesi makâm-ı cem'a nazaran değil, belki mezâhir hakkındadır. Yani zuhura çıkanlar hakkında kerih veya Tayyib görülür. Zîrâ Hak, her birşeyin vücûduna muhabbet edip, onu irâde buyurmuş ve îcâd eylemiştir. Burada îcâd, iyi, hoş, tayyib ve kötüye şâmildir. Ve kerahet ise âleme mensûb sıfattandır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfâl. 8/13) اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) ve وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ (Âl-i tmrân. 3/54). Ve "meşakkat" sıkıntılar ve "istihza" alay etmeler ve "mekr" hileler bu âlem-i kesafette mütezâhir olan şuûnâttandır; kesafet âleminin özellikleridir ve Hak bunları kerîh görür. Ve keza Hak muhabbet eder. Nitekim buyurur: وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) Allah insanlara muhabbet eder, ve اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ (Âl-i İmrân. 3/159) ve اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (Tevbe. 9/4). Allah bu tür olan insanlara muhabbet ediyor. Ve "îhsân" ve "tevekkül" ve "lttikâ" kezâlik bu âlemde mütezâhir olan sıfattandır.
Halbuki habîs olan şey, ancak mekruh kılman ve iyi, Tayyib olan şey dahi, ancak sevilen şeydir. Binâenaleyh âlemde mevcûd olan sıfattan ba'zıları habis ve ba'zıları tayyibdir dur. Ve habis ba'zı mizaca göre tayyib ve tayyib dahi ba'zı mizaca göre habistir. Ve âlem Hakk'ın sıfatı üzerinedir. Hak bl'l-cülme şuûnâtı cami' olduğu gibi âlem dahi câmi'dir. İnsan ise Hakk'ın ve âlemin sureti üzerine mahlûktur. Hakk'ın sureti üzerine olması hasebiyle bi'l-cümle sıfât-ı ilâhlyyenin meclasıdır, aydınlanması zuhur yeridir. Ve âlemin sureti üzerine olması hasebiyle de habisi ve tayyibi câmi'dir.
Binâenaleyh âlemde her şeyden ancak emr-i vahidi, ya'nî yâ kamilen tayyibi veyahut kamilen habisi idrâk eden bir mizâc bulunmaz. Belki âlemde, habis olan şeyden, tayyibi idrâk eden veyahut bir şeyin habis olduğunu bilmekle beraber o şeyin zevk ile habis ve bi-gayr-i zevk tayyib olduğunu idrak eyleyen bir mizâc bulunur. Şu halde habis olan şeyden tayyibi idrâk eden mizâc, o şeyin habisi ile meşgul olmaz. Tayyibin idrâki, o şeyin güzelliğini, hubsunu idrâk etmekten o mizacı meşgul kılar, habisliğini görmez. Meselâ ekli muzırr ve manzarası latif olan bir nebat, zevk ile habistir ve bi-gayr-i zevk tayyibdir. Onun manzara-i latîfi ile zihin meşgul olduğu vakit, güzelliğini idrâk ile meşgul değildir.
Nitekim meşâyihdan bir zât-ı şerîf mürîdânıyla beraber giderken yolda bir lâşe görürler. Cenâb-i şeyh "Şu hayvanın ne kadar beyaz ve güzel inci gibi dişleri vardır" buyurur. Halbuki lâşe, leş habistir. Cenâb-ı şeyh bu habisten tayyibi idrâk etmiştir. Yani böyle de bir bakış vardır diyor. Velâkin bu mizâc âlemde, az vâki' olur. Yani irfan sahiplerine uygun olur, Zîrâ mizacın kısm-ı küllisi tab'a mülayim gelmeyen şeyi habis ve mülayim gelen şeyi tayyip görür. Ve meselâ yılan habis bir hayvandır, Maahâzâ ba'zılarının cildi o kadar latif bir renge mâliktir ki, onun hubsünden kat'-ı nazar olunursa, kemâl-i zevk ile temâşâ olunur. Yani yılan habis gibi görünüyorsa da bu habisliği bir tarafa bırakılıp üzerindeki derisinin desenleri eğer bakılabilir seyredilebilir ise ne kadar Tayyib olduğu görülür. Yani bu bakış habisliğini örter.
Fakat o hayvandan mutazarrır olmaksızın onun letâfet-i cildini temâşâ edebilecek mizâc nâdirdir. Bu izahattan anlaşılıyor ki, kevnden. ya'nî âlemden, hubsün bi'l-külllyye refi sahîh değildir. Yani kötülüğü bu âlemden çıkarmak mümkün değildir. Çünkü emzice muhteliftir. Yani mizaçlar tat almalar muhteliftir, Birine mülayim gelen şey, diğerine mülayim gelmez. Ve mülayim tayyib ve nâmülayim habîs olunca, elbette âlemden hubsün kaldırılması mümkün olmaz. Ve habis ve tayyib olan şeylerde Allah'ın rahmeti sâridir. Zîrâ her iki nisbet dahi âlem-i kevnde mevcûd olmuştur. Ve her mevcûd olan şey ise, merhumdur.
Ve habis kendi nefsi indinde tayyibdir. Zıddına göre habisdir ama kendinin tayyibidir. Ve tayyib olan şey, o habisin indinde habisdir. Meselâ insanın tükrüğü insana nisbetle tayyibdir; ve yılana nisbetle semm olduğundan onun indinde habistir. Ve keza yılanın zehri, ona nisbetle sebeb-i hayâttır; fakat insana nisbetle kâtı'-ı hayâttır, hayatı katledicidir. Şu halde vûcûdda, Allah’ın varlığında emziceden mizaçlardan bir mizâc hakkında, bir vech ile habîs ve bir vech ile tayyib olmayan bir şey yoktur. Yani her hangi bir şey bir yönüyle baktığımızda ya tayyibdir ya habistir bunun dışında bir şey yoktur. Böyle olunca kevnde habîs-i mutlak ile tayyib-i mutlak mutasavver değildir.[20]