İçeriğe atla
Nûr 27Cüz 18 · Sayfa 352

Nûr Sûresi 27. Âyet

النور

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tedḣulû buyûten ġayra buyûtikum hattâ teste/nisû vetusellimû ‘alâ ehlihâ(c) żâlikum ḣayrun lekum le'allekum teżekkerûn(e)

Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selam vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.

Nûr Sûresi

“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tedhulû buyûten gayra buyûtikum hattâ teste/nisû vetusellimû alâ ehlihâ zâlikum hayrun lekum le’allekum tezekkerûn(e)” Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor. (24/27)


Zâhir evlerimizde bu bedenlerimiz oturmaktadır. Bizlerin fikir ve düşüncelerimizin oturduğu ise gönül evlerimizdir. Bu gönül evlerinde de hangi mertebede ise nefis, ef’âl, esmâ, sıfât, zât ve insân-ı kamil mertebesinden fikir ve düşünce mevcutsa orada sakin olan o mertebedir. Hazret-i Mevlânâ sen sadece et, kemik ve sinirden ibareret değil, bir düşünceden ibaretsin demektedir.

Hakk ehlinin biri evde otururken yanına biri gelmiş ve yalnız mısın? Diye sorunca sen geldin ve yalnız kaldım. Diye cevap vermiştir. Yani sen geldin ve Hakk ileydim. O gidince yalnız kaldım demek istemiştir.

Salik tekmil tarik seyr-i Sulükun bitirince bu cemaate ilan edilmek için kendisine bir tören düzenlenir.

Bunun uygulamalarından bir bölümünde mürşidinin dört adım karşısında durur ve derviş nereden geldin, nereye gidersin? Sorusuna dünyadan gelirim, ahirete giderim cevabından sonra ef’âl, esmâ, sıfât, zât mertebesinin sakinleri, o mertenin oturanlarına her bir adımda selâm verir. Ve cemaatten ve Aleykümselâm cevabını alır.

İşte bu uygulama her bir mertebeden izin alınıp selâm verilip girilmesidir.

Îbrâhim a.s. ve Îsmâil a.s Kâ’be-beyt’in temelleri yükseltip,

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

(127-) Ve iz yarfeu İbrâhîymül kavaıde minel Beyti ve İsmâıyl* Rabbena tekabbel minna* inneKE ENTEsSemi'ul 'Aliym;

* Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.

Ey Habibim, ey okuyan kişi, o vakti hatırla ki, Düşün şimdi yum gözlerini bugün o gündür aynı zamanda, o mertebeyi de bugün insânlar yaşıyorlar, İbrâhîm, İsmâîl ile birlikte Beytin duvarlarından bir kısmını yükseltiyordu, işte yum gözlerini seyret, aç ufkunu.

İbrâhîm (a.s.) ın orada olduğu devrede bir tufan bir fırtına olmuş ve Kâbe’nin temelleri o şekilde ortaya çıkmış, işte ondan sonra o temeller üzerine Kâbe duvarlarını yükseltiyorlar, her birerlerimizin daha önce Nuh tufanında yıkılmış olan gönül duvarlarımızı makam-ı İbrâhîm’de toparlamamız gerekiyor, düzeltmemiz gerekiyor, işte yükseltiyor dediği o, yerden kurtarıyor artık, yükseltiyor işi ama bunu İsmâîl ile yapıyor daha evvel ki hadisede İsmâîl (a.s.) kûrb’an edilmişti, burada İsmâîl (a.s.) rol değiştirmiş oluyor, mertebe-i İsmâîl insânda faaliyete geçmeye başlıyor yani bu da Muhammediyetin hazırlıkları yapılıyor demektir, yani gönül Kâbe’sinin tamamlanması için.

İbrâhîm (a.s.) a İsmâîl yardım etmemiş olsaydı bu hakikatler zuhur etmez çok başka yönlere giderdi, bir zamanlar kesilmesi emredilen İsmâîl (a.s.) yani kûrb’an edilmesi gereken İsmâîl (a.s.) aslında İsmâîl (a.s.) kûrb’ân edildi, çünkü orada niyet önemliydi fakat Hz. Rasûlüllah’ın (s.a.v) gelmesine sebep olacağından İsmâîl denen zuhurun yaşaması gerekiyordu ama İbrâhîm (a.s.) ın gönlündeki İsmâîl muhabbetinin çözülmesi, atılması gerekiyordu, işte İbrâhîm (a.s.) gönlündeki evlât muhabbetini kesti orada bitirdi ve bitirdikten sonra bu imtihanı kazandı.

Burada bir sır daha vardır ki, o da, Hz. Peygamberin (s.a.v) çocuklarının küçük yaşta vefat etmeleri sırrıdır;

Cenâb-ı Hakk acizmiydi, yaşatamazmıydı onun çocuklarını, ki küçük yaşta aldı elinden. Hz. Rasûllüllah’ın erkek çocuğu olmasaydı eğer, sadece kızları oluyor diye yani o günlerdeki anlayış üzere onda eksiklik var diye düşünülecekti,

Hz.Rasûlüllah’ın (s.a.v) erkek çocukları yaşasaydı ve büyüselerdi onun şanına yakışan bir evlât olması için en az kendi değerinde, hatta kendisinden üstün olması gereke-cekti, fakat Hz. Rasûlüllah’tan sonra onun kemâlatında birisi gelemeyeceğinden onun erkek çocukları, dünyaya geldiler fakat küçük yaşta vefat ettiler.

Ey bizim Rabbimiz yaptığımız bu işi bizden kabul eyle diye dua ediyorlardı irfaniyetlerini de göstermek sûretiyle, “muhakkak ki Sen duyucu ve bilicisin” diyerek bu hakikati de söylüyorlardı, bizim dualarımızı, yaptığımız bu işi bizden kabul eyle, zâten Sen bunu hem duyucusun, hem de yaptığımızı bilicisin, diyerek Cenâb-ı Hakk’ın o vasıflarını da bildirip, bu işi yapmak sûretiyle irfaniyetlerini de ortaya koyuyorlardı.[21]

Ve Muhammed’ül Emin ile Ka’be nin dört köşe ve dört mertebeye dönüşü-dönüşümü ile Hazreti Muhammed mertebesinin zuhuru tamamlanmış oldu.

Mir’ac hadisesine gelince aktarılan hadisede;

Kâinâtın Efendisi Sertâc-ı Enbiyâ -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz bu hâdiseyi şöyle anlatırlar:

“−Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim... Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselâm- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

«−Gelen kim?» denildi.

«−Cibrîl!» dedi.

«−Berâberindeki kim?» denildi.

«−Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-» dedi.

«−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.

«−Evet!» dedi.

«−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.

Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı gördüm.

«−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi.

Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:

«−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!” dedi.

Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhimesselâm- ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı.

Sonra Cebrâîl beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hazret-i İdrîs -aleyhisselâm- ile, beşinci kat semâda Hârûn -aleyhisselâm- ile, altıncı kat semâda ise Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile karşılaştık.

«−Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.

Ben onu geçince, ağladı. O’na:

«–Niye ağlıyorsun?» denildi.

«−Çünkü, benden sonra bir delikanlı peygamber oldu, O’nun ümmetinden cennete girecek olanlar, benim ümmetimden cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.

Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselâm- ile karşılaştık.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«−Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi.

Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:

«−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.

Daha sonra bana:

«−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi.

Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.

Cebrâîl -aleyhisselâm- bana:

«−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi.” Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.

«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

«–Şu iki bâtınî nehir, cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!» dedi...”[22]

Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu.

O da cevâben:

“–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi.[23]

Efendimiz s.a.v. bizlere örnek olması bakımından Mir’acında mertebeye davet edildi mi? Diye sorulmakta ve mertebe sakinlerine selâm vermesi istenmektedir.

Mesnevi-i Şerifte iki eli olmayan Şeyh-i Aktanın iki eli zenbil örmesi hikayesinde;

Şeyh-i Akta’ın kerametleri ve onun iki el ile zenbil örmesi

1700. Ziyâretçilerden biri onu, sazdan ma'mûl çardak altında buldu ki, o her iki eliyle zenbil örer idi.

“Arîş” sazlardan yapılan çardak ve çergi ve gölgelik ma’nâsınadır.

1701. Ona dedi ki: "Ey kendi canının düşmanı, benim çergime başını ileri itmişsin.

Ebu’l-Hayr hazretleri o ziyâretçiye dedi ki: “Niçin bilâ-istîzân benim külbemin penceresinden başını içeriye soktun ve (Nûr, 24/27) “Ey îmân eden kimseler, isti’nâs etmedikçe ve ehline selâm vermedikçe evinizin gayri olan eve girmeyiniz!" âyet-i kerîmesi hükmüne muhâlefetle canının düşmanı oldun.”

702. "Niçin sibâkda bu aceleyi yaptın?" Dedi: Muhabbet ve iştiyakın ifratından!"

“Külbeye girmek sibâkmda niçin bu aceleyi ettin; istîzân etmek husûsunda edeb-i şer'îye riâyet etmedin?” Ziyâretçi de cevâben: “Sana olan muhabbet ve iştiyâkımın ifrâtından bu edebe riâyet hatınma gelmedi!” dedi.

1703. Böyle olunca tebessüm etti ve dedi: "Şimdi gel, fakat ey azîz, bunu mahfî tut!" Zâirin ifrât-ı muhabbetini işitince Ebu’l-Hayr hazretleri tebessüm edip dedi ki: “Öyle ise, şimdi gel, fakat ey meydân-ı Hudâ’nın muhibbi olan aziz, bu gördüğün hâli sakla!”

1704. "Ben ölmedikçe bunu ne bir karibine ne bir habıbine ve ne de bir denîye, kimseye söyleme!"

“Ben hayatta oldukça, benim iki sağlam el ile zenbil ördüğümü gördüğü-nü, ne akrabân olan bir kimseye ve ne de bir dostuna ve ne de âhâd-ı nâsdan birisine velhâsıl hiçbir kimseye söyleme ve bu sırrı ifşâ etme!”

1705. Ondan sonra başka taife onun penceresinden, onun dokumasına muttali' oldular.

Bu zâir gördüğü bu sim her ne kadar saklamış ve ifşâ etmemiş ise de, onun ahvâlini tecessüs eden başka kimseler, gizlice onun külbesinin penceresinden bakıp, onun iki sağlam el ile zenbil dokuyuşuna vâkıf oldular.

1706. Dedi: "Ey Kirdigâr, hikmeti sen bilirsin; ben gizlerim, sen aşikâr ettin!" Bu sırın keşfi üzerine Ebu’l-Hayr hazretleri Hak Teâlâ’ya münâcâta başlayıp dedi ki: “Ey fail-i hakîkî olan Hâlık'ım! Bu sımn şüyû’undaki hikmeti sen bilirsin. Ben saklıyorum, sen meydana çıkarıyorsun; bundaki hikmetin nedir?"

1707. Ona ilham geldi ki: "Birkaç kimseler geldi ki, bu gamda sana münkir oldular." Bu münâcâtı üzerine Hz. Ebu’l-Hayr’a böyle ilhâm-ı ilâhî geldi: “Bu elin kesilmesi gamında senin sıdk-ı hâlini inkâr eden, ehl-i tarikten birkaç kimseler var idi, dediler.”

1708. "Ki, meğer o tarîkde riyakâr idi ki, Hudâ ferik içinde onu rüsvây etti."

“Meğer o Ebu’l-Hayr, tarîk-i Hak’da ihlâs sâhibi değil, bil’akis riyâkâr bir kimse imiş; onun için Hak Teâlâ hazretleri onu ehl-i ihlâs içinde, eli kesilmek süreriyle rüsvây etti, yoksa o ehl-i tarik değil, ehl-i sirkat imiş!”

1709. "Ben istemedim ki o tâife kâfir olsunlar; dalâlette, su-i zan içinde gitsinler!"

“Ben zâhiren cereyân eden ahvâle göre olan hükümlerinde onlan ma’zûr gördüm ve kemâl-i keremimden istemedim ki, o sana münkir olan tâife dalâ-lette ve benim bir velîme karşı sû’-i zan içinde yürüsünler!”

1710. "Bu kerameti âşikâr ettik ki, iş vaktinde sana el veririz."

“Bu sağlam el ile zenbil örmek kerametini halka izhâr ettik ve zenbil örmek zamânında sana el verdiğimizi nâsa gösterdik."

1711. “Tâ ki o kötü zanlı bîçâreler cenâb-ı âsumândan merdûd olmayalar."

“Bu keşf ve ızhârı, bu kötü zanlı bîçâreler rahmet ve hidâyet-i âsumânî ta-rafından reddolunmamak için yaptık.”

1712. Bu kerameti ben sana onlar için verdim; ve bu çer âğı sana bunun için koydum."

“Senin elin kesildikten sonra, iki sağlam el ile zenbil örmek kerâmetini ben sana, onlara göstermek için verdim. Ve bu çerâg-ı hidâyeti sana, onlann sû’-i zandan ve zulmet-i dalâletten kurtulmalan için vaz’ ettim.”

1713. "Sen ondan geçmişsin ki, tenin ölümünden ve eczâ-yı bedenin tefrikinden korkasın."

“Sen cismin ölümü korkusundan ve eczâ-yı bedenin toprakta dağılıp, sûretin ma’dûm olması havfindan geçmişsin; zîrâ sen, senin senliğinin cisimden ibâret olmadığını yakînen anladın.”

1714. Başın ve ayağın tefriki vehmi senden gitti; vehmin defi sana iyi siper-i azîm olarak erişti.

“Öleceğim, başım ve ayağım toprakta çürüyüp, birbirinden aynlacak diye ehl-i gafletin her an dûçâr olduğu vehim senden zâil oldu. Bu vehmin defi, senin elinin kesilmesinden müteessir olmamak husûsunda iyi ve azîm bir siper olarak senin imdâdına erişti."[24]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)