Ev kezulumâtin fî bahrin lucciyyin yaġşâhu mevcun min fevkihi mevcun min fevkihi sehâb(un)(c) zulumâtun ba'duhâ fevka ba'din iżâ aḣrace yedehu lem yeked yerâhâ(k) vemen lem yec'ali(A)llâhu lehu nûran femâ lehu min nûr(in)
Yahut (inkarcıların küfür içindeki halleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan, elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur.
Yahut (o kâfirlerin duygu, düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut. Bir biri üstüne karanlıklar... İnsan, elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah, nur vermemişse, artık o kimsenin ışık ve aydınlıktan nasibi yoktur.
Nûr Suresi 40. ayet, küfrün ve sapkınlığın karanlığını, derin bir denizin katmanlı karanlıklarına benzeterek tasvir eder. Ayet, 'zulümât', 'bahr', 'mevc' ve 'nûr' gibi anahtar kavramlar üzerinden bu benzetmeyi dilbilimsel ve semantik derinlikle işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulm' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak olduğunu belirtir. 'Zulmet' ise ışığın yokluğu, karanlık demektir. Ayetteki 'zulümât' kelimesi, küfrün ve şirkin getirdiği manevi karanlığı, hakikatten uzaklaşmayı ve doğru yolu görememeyi ifade eder. Bu karanlıklar, üst üste yığılmış, iç içe geçmiş bir durumu tasvir eder (el-Müfredât, s. 317).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zulümât' kelimesinin Kur'an'da mecazi anlamda küfür ve sapkınlık için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'zulümâtün ba'duhâ fevka ba'd' ifadesi, bu karanlıkların yoğunluğunu ve katmanlı yapısını vurgular; sanki bir karanlığın üzerine başka bir karanlık eklenmiş gibidir (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 77).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulmet' kavramının Kur'an'da 'nûr' kavramının zıttı olarak kullanıldığını ve genellikle küfür, cehalet, sapkınlık ve şaşkınlık gibi olumsuz durumları sembolize ettiğini açıklar. Bu ayetteki 'zulümât', Allah'ın nurundan mahrum kalmış olmanın getirdiği tam bir manevi körlüğü ve çıkışsızlığı temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bahr' kelimesinin geniş ve derin su kütlesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bahrin lücciyy' (derin deniz) ifadesi, bu denizin dibine inildikçe karanlığın arttığını ve ışığın tamamen kaybolduğunu vurgular. Bu, küfrün derinliğine ve karmaşıklığına bir benzetmedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bahr' kelimesinin hem tatlı hem de tuzlu sular için kullanıldığını, ancak Kur'an'da genellikle geniş ve derin denizler için geçtiğini ifade eder. Ayetteki 'bahrin lücciyy' ifadesi, derinliği nedeniyle ışığın nüfuz edemediği, dolayısıyla karanlığın hüküm sürdüğü bir ortamı tasvir eder (el-Müfredât, s. 68).
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mevc' kelimesinin suyun yükselip alçalmasıyla oluşan dalga olduğunu belirtir. Ayetteki 'yeğşâhu mevcün min fevkıhi mevc' ifadesi, dalgaların üst üste binerek karanlığı daha da yoğunlaştırdığını ve görüşü tamamen engellediğini gösterir. Bu, manevi karanlığın katmanlı yapısına işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mevc' kelimesinin hareketli su kütlesi anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle şiddet ve zorlukla ilişkilendirildiğini ifade eder. Bu ayetteki dalgalar, karanlığın üzerine eklenen engelleri ve zorlukları temsil ederek, küfürdeki şaşkınlığın ve çıkışsızlığın boyutunu artırır (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 5, s. 129).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sehâb' kelimesinin gökyüzünde su taşıyan bulutlar anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min fevkıhi sehâb' ifadesi, dalgaların üzerindeki bulutların, zaten karanlık olan ortamı daha da kararttığını ve ışığın ulaşmasını tamamen engellediğini vurgular. Bu, küfrün ve sapkınlığın getirdiği manevi perdelenmeyi ve hakikatten uzaklaşmayı simgeler (el-Müfredât, s. 229).
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sehâb'ın gökyüzünü kaplayan ve yağmur getiren bulutlar olduğunu ifade eder. Ancak bu ayette, bulutlar ışığı engelleyen ve karanlığı artıran bir unsur olarak tasvir edilir. Bu, manevi anlamda hakikatin üzerini örten, idraki engelleyen ve insanı şaşkınlık içinde bırakan perdeleri temsil eder (el-Külliyyât, s. 524).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nûr' kelimesinin hem duyularla algılanan ışık hem de akıl ve basiretle idrak edilen hidayet anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 've men lem yec'alillâhu lehu nûran femâ lehu min nûr' ifadesi, Allah'ın vermediği hidayetin, yani manevi ışığın kişide bulunmayacağını ve dolayısıyla hakikati göremeyeceğini vurgular (el-Müfredât, s. 495).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nûr' kavramının Kur'an'da 'zulmet'in zıttı olarak kullanıldığını ve genellikle Allah'ın hidayeti, vahiy, iman ve doğru yolu temsil ettiğini açıklar. Bu ayetteki 'nûr', Allah'ın lütfuyla gelen manevi aydınlanmayı ve hakikati idrak etme yeteneğini ifade eder; bu nurdan mahrum kalanlar, karanlıklar içinde kalmaya mahkumdur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nûr' kelimesinin Kur'an'da hem maddi ışık hem de manevi aydınlanma, hidayet ve ilahi rehberlik anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'nûr', özellikle Allah'ın insanlara bahşettiği, onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran ilahi bir lütuf ve yol göstericidir. Bu nur olmadan, kişi hakikati göremez ve doğru yolu bulamaz.
Nûr Sûresi
“Ev kezulumâtin fî bahrin lucciyyin yaġşâhu mevcun min fevkihi mevcun min fevkihi sehâb(un) zulumâtun ba’duhâ fevka ba’din izâ ahrace yedehu lem yeked yerâhâ vemen lem yec’ali(A)llâhu lehu nûran femâ lehu min nûr(in)” Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan, elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur. (24/40)
Derin bir deniz Hakikat-i İlâhiye deryasıdır, bu denizde nefsi emmarenin ve kendi beden arzlarının karanlığı ve bu derin denizin içinde üç karanlıkta bulunmalarıdır. Bu denizin üstünün dalga üstüne dalga kaplaması celal tecellileridir. Bulutlar ise nefis tufanını meydana getiren gönülde bulunan nefsi emarenin dumanıdır. İnsan eli kendisine yakın bir uzuv ve onun ef’ali infialiyesidir. Nefsinin eli ile yaptıklarını göremez. Bunun içinde eşyanın hakikatini gösteren-aydınlatan nûr’a ihtiyaç vardır.
İrfan mektebi kitabından Yûnus a.s ın halini anlamak gerekecektir.
Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi.
Biri kendi varlığında mevcud!
(1) Nefs-i levvâme karanlığı:
(2) Balığın midesindeki karanlık:
(3) Suyun içinin karanlığı:
İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir.
Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Buda üç üncü karanlıktır.
İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ذ) “zü” sahip (ن) “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dönüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal toktur.
Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir.
Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ın da) batının da dır, ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır.
Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikat-i ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz.
İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp o na hakim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır.
İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere Kûr’ân-ı Keriyminde (Zünnun) Yunus (a.s.) mın hayatından küçük bir bölüm halinde hikâye ederek habibinin lisanından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir.[54]
Mesnev-i Şerif beyitlerinde bu âyetin ma’nası hakkında;
662. "Hem gece ve hem bulut ve hem azîm yağmur! Hu üç karanlık derin galat getirir" Ma’nâ-yı işârîsi i’tibâriyle “gece"den murâd, zulmet-i tabfıyye, “bulut” tan murâd sıfât-ı nefsâniyye ve “yağmur”dan murâd, nefsânî havâtırdır. Ya’nî “Zulmet-i tabiiyye ve sıfât-ı nefsâniyye bulutları ve havâtır yağmurları munzam olursa (Nür, 24/40) âyet-i kerimesinde işâret buyurulan ve ba’zısı ba’zısının fevkinde bulunan bu üç karanlık içinde, idrâk-i hakikat husûsunda çok derin yanlışlıklar vâki’ olur.”[55]