İçeriğe atla
Nûr 41Cüz 18 · Sayfa 355

Nûr Sûresi 41. Âyet

النور

Sohbete sor

Elem tera enna(A)llâhe yusebbihu lehu men fî-ssemâvâti vel-ardi ve-ttayru sâffât(in)(s) kullun kad ‘alime salâtehu vetesbîhah(u)(k) va(A)llâhu ‘alîmun bimâ yef'alûn(e)

Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah'ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.

Nûr Sûresi

“Elem tera enna(A)llâhe yusebbihu lehu men fî-ssemâvâti vel-ardi ve-ttayru sâffât(in) kullun kad alime salâtehu vetesbîhah(u) va(A)llâhu alîmun bimâ yef’alûn(e)” Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir. (24/41)


Göklerin ve yerlerin tümünde Esmâ-i İlâhiyye’nin zuhurları olduğundan, Göklerde Esmâ-i İâhiyyenin Nûrani varlıkları, yerde ise fiziki-ef’âli varlıkları hepsi kendi rabb’ı hasları istikametinden hangilerinden kaynaklanıyor iseler onların hakikatleri istikametinde faliyyetlerini sürdürmeleri onların tesbihleridir. Allah ismi, ismi cami olduğundan bütün isimler de kendine bağlı olduğundan onların yapmakta olduklarını bilir. Bu biliş kendinden ayrı dışarıdan gelen bir biliş değil, mâlûm ilme tabidir hükmü ile Zât-î bir biliştir.[56]

Fusûs’ül Hikem de Muhyinndin Arabi Hazretleri;

31. Paragraf:

Ve onun كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ (Nûr, 24/41) kavli, herşey Rabb'inin İbâdetinde, taahhurda rütbesini ve tenzîhden onun isti'dâdının i'tâ ettiği tesbihini âlimdir, demektir. İmdi hiçbir şey yoktur illâ ki o, Halım ve Gafur olan Rabb'ine hamd etmekle müsebbihdir. İşte bunun için biz âlemin teşbihini birer birer tafsil üzere fehm etmeyiz. Ve bir mertebe vardır ki, onda zamir وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (Isrâ, 17/44) kavlinde, müsebbih olan abde âiddir. Ya'nî bu şey "kendi hamdi ile" demektir. İmdi بِحَمْدِه kavlinde olan zamîr, şeye ait olur. Onun üzerine olduğu sena ile demektir. Nitekim biz mu'tekıd hakkında dedik ki, muhakkak o, ancak kendi mu'tekadinde olan ilâha sena eder. Ve nefsini ona rabt etti. Ve onun amelinden olan şey, ona râci'dir. Şu halde ancak kendi nefsine sena etti. Zîrâ muhakkak san'atı medh eden kimse, bilâ-şek sani'i medh eder. Çünkü onun hüsnü ve adem-i hüsnü, sâni'ine râcî'dir (31),

Ya'nî "musallî" lügatte "müteahhlr" ma'nâsına olunca, yani arkadan gelen manasına olunca Hak Teâlâ hazretlerinin كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ (Nûr. 24/41) ya'nî "Herbir şey salâtını ve tesbihini bilir" kavil, her şey Rabb'inin ibâdetinde taahhurda, ahırda rütbesini ve tenzih nev'inden kendi isti'dâdının i'tâ ettiği tesbihini bilir, demek olur. Zîrâ vücüd-ı kesîf-i izafî ile müteayyin olan her bir mazhar, zuhur yeri, kendi vücûdunun, Hakk'ın vücûdundan sonra olduğunu bilir.

Ve keza kendi isti'dâdı tenzih nev'inden ne gibi bir tenzihi iktizâ ediyorsa onu bilir. Zira bu biliş, o mazharın kendi nefsini bilmesi demektir. Böyle olunca a'yândan, yani ayan-ı sabiteden zuhura gelen bütün âlemden Halîm ve Gafur olan Rabb'ine hamd le Allah’ı tesbih eden olmayan birşey yoktur. Ve burada Rabb'in bu iki isim İle zikrinin sebebi budur ki: Her bir "ayn"a isti'dâdında meknuz olan, gizli olan kemâlâtı Rabb-i Halîm'i canibinden devamlı rıfk ile ve yavaşlıkla kader-i ma'lûm üzere nazil olur.

Allah’ın tecellisi eğer şiddetle ve defî olarak nazil olsa idi, o "ayn"ın ona tahammülü olmazdı. Ve keza Rabb-i Gafur her bir aynın nakâis, noksanlıklarını ve zulmet-i imkâniyyesini setr eder, örter. İşte herbir şeyin Rabb-i Halîm ve Gafûr'una, kendine mahsûs hamdiyle tesbihi bulunduğu için, biz bil-cümle eczayi âlemin tesbihini, birer birer, ale't-tafsîl bilemeyiz. Zirâ bir şeyin gayri olan şey, o şeyin kendi nefsini bildiği gibi, o şeyi bilemez.

Ve bu âyette bir mertebe vardır ki O mertebeye nazaran وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (îsrâ, 17/44) ya'nî "Hiç birşey yoktur, illâ ki o şey kendi hamdi ile tesbîh eder" kavlinde "bi-hamdihî"deki zamîr, tesbîh eden kulda râci' olur, yani teşbih eden kula döner.

Ya'nî bu şey, kendine mahsûs olan hamd ile tesbîh eder, demektir. Böye olunca "bi-hamdihî" kavlindeki zamîr, şeye, eşyaya aittir ki, o şey nev'-i senadan, yani övme nevinden ne gibi bir sena üzerine bulunmakta ise, o sena ile tesbîh eder, demek olur. Nitekim biz i'tlkâd-ı mahsûs sahibi olan kimse hakkında dedik ki: Muhakkak o kimse, ancak kendi itikadında tahayyül ettiği ilâha sena eder ve nefsini ona rabt eder, rabıta yapar. Halbuki bu ilâh-ı mu'tekad yani itikad edilen ilah o kimsenin amelinden husule gelen bir şeydir. Ve bir âmilin ameli ise elbette kendisine râcidir, dönücüdür.

Şu halde Hakk'ı kendi itikadında tahayyül edip onu îcâd ettikten sonra, o ilâh-ı mu'tekade sena eden kimse, kendi nefsine sena etmiş oldu. Çünkü ilâh-ı mec'ûl, sâhibi-i itikadın san'atıdır. Kendi ilahını ceal eden itikad sahibinin ilmi sanatıdır. Ve san'atı medh eden kimse, şüphesiz sâni'i medh eder. Yani onu bina edeni meth etmiş olur. Zirâ o şey'-i masnû'un güzelliği ve çirkinliği sâni'ine râci'dir.[57]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edekim;


----- 24 - Nûr Sûresi - Ayet 41 (Mushaf Sırası: 24 - Nüzul Sırası: 102 - Alfabetik: 84) -----

Kûr’an-ı Kerim Türkçe okunuş:

24.41 - Elem tera ennallâhe yusebbihu lehû men fis semâvâti vel ardı vet tayru sâffât, kullun kad alime sâlâtehû ve tesbîhah, vallâhu alîmum bimâ yef'alûn.

Diyanet Meali:

24.41 - Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah'ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

24.41 - Baksan â hakikat Allah, o Semavât-ü Arzdaki kimseler ve o kanad çırpıb süzülen dizilen kuşlar hep onun için tesbih ediyor, her biri cidden salâtını ve tesbihini bilmiş, Allah da, ne yapıyorlarsa hep biliyor.


Açık olarak görüldüğü gibi, âyet-i kerîme semavat ve arzdaki, “men-kim”ler’den bahsediyor. Bunlar ise mes’uliyet sahibi bizim benzerlerimizdir. Gökyüzünde onlardan başka neler varsa onlarla birlikte hep tesbih etmektedirler.

Ayrıca bizim dünyamıza onların yerlerinden baktığımızda bizde onlar için semavatta ki, İnsan-dabbe’lerden olmaktayız. Biz onlara baktığımızda onlar bizim için semavat, onlar bize kendi yerlerinden bakınca biz onlara göre semavat olmaktayız. O halde gökyüzünde insan-dabbe varlıkların olduğu bu şekilde de kolayca anlaşılmış olmaktadır[58]. T.B.


NOT= Diğerleri gibi bu ayeti kerîme de Dabbe ayetlerinden’dir.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)