Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş de ancak Allah'adır.
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; dönüş de ancak O'nadır.
Nûr Suresi'nin 42. ayeti, Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğini ve tüm varlıkların nihai dönüş yerinin O olduğunu vurgular. Ayet, 'mülk' ve 'masîr' gibi temel kavramlar üzerinden Allah'ın yaratıcı ve hükmedici gücünü, aynı zamanda ahiret inancını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' kelimesini, bir şey üzerinde tam bir tasarruf ve kudret sahibi olmak olarak açıklar. Ayetteki 'mülkü' ifadesi, Allah'ın gökler ve yer üzerindeki sınırsız ve mutlak egemenliğini, dilediği gibi yönetme ve hükmetme yetkisini vurgular. Bu, O'nun yaratıcı ve idare edici sıfatlarının bir tezahürüdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mülk'ü 'sultan' (egemenlik, otorite) olarak yorumlar. Ayetteki 'mülkü' ifadesi, göklerin ve yerin idaresinin ve hükmetme yetkisinin yalnızca Allah'a ait olduğunu, başka hiçbir varlığın bu egemenliğe ortak olamayacağını mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mülk'ün hem maddi hem de manevi anlamda bir şeye sahip olma ve üzerinde tasarruf etme yetkisi olduğunu belirtir. Ayetteki 'mülkü' ifadesi, Allah'ın gökler ve yer üzerindeki hem yaratma hem de yönetme, dilediği gibi tasarruf etme hakkını kapsayan geniş bir egemenliği ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'semâvât' kelimesinin kök anlamının 'yükseklik' olduğunu belirtir. Ayetteki 'es-semâvât' ifadesi, yedi kat gökleri ve genel olarak yeryüzünün üzerindeki tüm uzayı kapsayan, Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının tecelli ettiği yüce ve geniş alemleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ' kelimesinin 'yüksek' anlamına geldiğini ve çoğulu olan 'semâvât'ın, yeryüzünün üzerindeki tüm katmanları ve uzayı kapsadığını ifade eder. Ayetteki 'es-semâvât' ifadesi, Allah'ın hükümranlığının sadece yeryüzüyle sınırlı olmadığını, tüm evreni kuşattığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'semâvât' kavramının genellikle 'arz' (yer) ile birlikte kullanılarak evrenin bütünlüğünü ve Allah'ın bu bütün üzerindeki mutlak egemenliğini vurguladığını belirtir. Ayetteki 'es-semâvât', Allah'ın hükümranlığının sadece yeryüzüyle sınırlı olmadığını, tüm kozmik düzeni kapsadığını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'arz' kelimesinin 'yeryüzü' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'semâvât' ile birlikte kullanılarak yaratılışın iki ana unsurunu oluşturduğunu belirtir. Ayetteki 'el-arz' ifadesi, Allah'ın hükümranlığının sadece gökleri değil, üzerinde yaşadığımız yeryüzünü de kapsadığını, O'nun yaratma ve yönetme kudretinin her yeri kuşattığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'arz' kelimesinin 'yeryüzü' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'semâvât' ile birlikte kullanılarak evrenin bütünlüğünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-arz' ifadesi, Allah'ın mülkünün sadece gökleri değil, aynı zamanda yeryüzünü ve üzerindeki her şeyi kapsadığını, O'nun mutlak egemenliğinin bir parçası olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'arz' kelimesinin Kur'an'da hem coğrafi anlamda yeryüzünü hem de mecazi olarak üzerinde yaşayanları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-arz' ifadesi, Allah'ın hükümranlığının yeryüzünün tüm coğrafi alanlarını ve üzerinde yaşayan tüm canlıları kapsadığını, O'nun kudretinin her şeye şamil olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'masîr' kelimesinin 'sâra' fiilinden türediğini ve 'dönüş yeri, varılacak yer' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-masîr' ifadesi, tüm varlıkların, özellikle de insanların, ölümden sonraki nihai dönüş yerinin Allah olduğunu, O'nun huzuruna varacaklarını ve hesap vereceklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'masîr' kelimesini 'bir şeyin dönüp varacağı yer' olarak açıklar. Ayetteki 'el-masîr' ifadesi, tüm yaratılmışların, hayatlarının sonunda Allah'a döneceklerini, O'nun hükmüne tabi olacaklarını ve O'nun katında akıbetlerinin belirleneceğini ifade eden önemli bir ahiret kavramıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'masîr'in 'sâra' fiilinin masdarı olup 'dönüş' ve 'varış' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'el-masîr' ifadesi, insanların dünya hayatındaki amellerinin sonucunda Allah'a dönecekleri ve O'nun adaletine teslim olacakları nihai varış noktasını, yani ahireti işaret eder.
Nûr Sûresi
“Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)” Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de ancak Allah’adır. (24/42)
Bu âlemlerin yer ve gökleri Allah’ın olduğu gibi bizlerin beden arzı ve gönül göğüde Allah’ın elindedir. Bu âyeti bir başka âyetle anlamaya çalışalım.
تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ ﴿٢٩﴾ الْجُزْءُ
(Tebârekellezî bi yedihil mülkü ve hüve alâ kulli şey’in kadîr.) Mülk (67/1) “Mülk elinde olan O mübârek'tir. Ve O, herşeye kaadirdir.”
O’nun için olur mu? Veyâ olmaz mı? şeklinde ibâreler geçerli olmayıp, herşey üzerine, bütün kainatta halketmiş olduğu varlıkların üzerine hükmünü geçirmektedir.
Cenâb-ı Hakk (c.c) kendi hakîkatinden insanın hakîkatine “ve nefahtü fihî min rûhi” hükmünce azar miktarlarda her birerlerimize dağıttı. Her birerlerimizde farklı isimlerinin ağırlıkları ortaya çıkmaktadır. Örneğin Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Kelâm, Sem’i, Basar dediğimiz sıfat-ı subûtiyye hepimizde mevcûttur ve bu sıfatlar ile hayâttayız ve bir yaşam süresini geçiriyoruz.
İnsan, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendindeki hakîkatlerin en geniş zuhur mahallidir.
Bu açıklamalar sonrası “Tebârekellezî bi yedihil mulku” ifâdesinin bir yönü Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi zatına, diğer yönü ise insana dönüktür.
Kur’ân-ı Kerîm hem kâinatı, hem de insana indiği için özümüzde bizi anlatmaktadır yani hem âfâki hem enfüsîdir.
Bu durumda bu ifâde şöyle olur; “Ey insan senin elindeki mülkün o kadar değerlidir, o kadar mübarektir ki, bunun kıymetini bil!” Elimizdeki mülkümüz, ilk halde bedenimizdir çünkü ilâhî tecellidir. Madde mertebesinde insan bedeninden daha mükemmel bir oluşum tasavvur etmek mümkün değildir. Bâtın yönden ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın insandaki zâti tecellisi yani rûhaniyeti, vahdaniyyetidir.
İşte bu âyeti kerîmeye bu şekilde baktığımız zaman insanın ne kadar mükemmel bir varlık olduğunu görebiliriz. Madde bedenimiz o kadar mükemmel bir oluşumdur ki normal çalışması içinde o mükemmelliğin farkında olamıyoruz. Ne zaman ki bir arıza, hastalık ortaya çıkıyor ve biz biraz zorlanmaya başlıyoruz işte o zaman kıymetini anlıyoruz. Bu mükemmelliği madde yönüyle dahi anlamamız mümkün değilken, bu oluşumun daha ötesi olan rûhani yapımız vardır.
İçinde bulunduğumuz bu kesif olan mülk âlemi tecelli-i İlâhiyyenin madde mertebesi yönünden en kemalli zuhur halidir. Bundan sonraki zuhur âlemi ise hem lâtif hem de kesif olan İnsan-ı Kâmil âlemidir.
Fiziksel olarak insan elinden işlenmiş gözüken her şey aslında Hakk’ın elidir.
Her şeye kaadir olmak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bir vasfıdır. İnsan ise kendi mertebesinde ve mülkü nispetinde birçok şeye kaadirdir.[59]