İçeriğe atla
Nûr 43Cüz 18 · Sayfa 355

Nûr Sûresi 43. Âyet

النور

Sohbete sor

Elem tera enna(A)llâhe yuzcî sehâben śümme yu-ellifu beynehu śümme yec'aluhu rukâmen feterâ-lvedka yaḣrucu min ḣilâlihi veyunezzilu mine-ssemâ-i min cibâlin fîhâ min beradin feyusîbu bihi men yeşâu veyasrifuhu ‘an men yeşâ/(u)(s) yekâdu senâ berkihi yeżhebu bil-ebsâr(i)

Görmez misin ki Allah, bulutları sevk eder. Sonra, onları kaynaştırıp üst üste yığar. Nihayet yağmurun, onların arasından yağdığını görürsün. O, gökten, oradaki dağ (gibi bulut)lardan dolu indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de geri çevirir. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alacak.

Nûr Sûresi

“Elem tera enna(A)llâhe yuzcî sehâben sümme yu-ellifu beynehu sümme yec’aluhu rukâmen feterâ-lvedka yahrucu min hilâlihi veyunezzilu mine-ssemâ-i min cibâlin fîhâ min beradin feyusîbu bihi men yeşâu veyasrifuhu an men yeşâ/(u) yekâdu senâ berkihi yezhebu bil-ebsâr(i)” Görmez misin ki Allah, bulutları sevk eder. Sonra, onları kaynaştırıp üst üste yığar. Nihayet yağmurun, onların arasından yağdığını görürsün. O, gökten, oradaki dağ (gibi bulut)lardan dolu indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de geri çevirir. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alacak. (24/43)


Bulutlar kimi zaman rahmet kimi zaman rahmet taşırlar. İnananların gönlüne abdiyet yağmurunu yağdırır. İnkar edenlerin sıfât-ı nefsani bulutları olur ve bunların oluşturduğu vehim ile oluşan sel ve dolu ile nefis tufanı ile o gönülde ne alırsa götürür. Bu da ancak Allah’ın dilemesi ile olur. Bu bulutların parıltısı teceli-i berk (şimşek) tir.

Gökyüzünde bulutları kararmış havanın haline benzer, o anda bir şimşek çakar yani o etrafı karartmış bulutların arasından bir şimşek çakar az bir süre aydınlanır ortalık işte o karanlık gecede yıldırım çakması gibi onlar bu durumda o şaşkınlık içerisinde ölümden kaçar gibi korkarlar bu hadise içerisinde, burada imân ehli olmayan kimselerin ruh hallerini anlatıyor ve bunu da görüyoruz tabi biraz insânların içlerini sorup araştırdığınız zaman hemen bu şaşkınlık ortaya çıkıyor, çünkü ne imân var ne yakin hali var ne müşahede hali var ne de kendini tanıma hali var, işte almış olduğu beşeriyet bilgisi ona bir an yanan lambanın ışığı gibi geliyor fakat daha fazla ileriye götüremiyor ve kararıyor, bunun gibi tekrar bir ışık ve tekrar bir karanlık işte bunun içerisinde şaşkın olarak hayatını sürdürüyor, Şimşek gibi başlayıp parlayıp bitmesi nedeniyle bu tecellisine TECELLİ-İ BERKİ adıda verilir.

İnsân-ı Kamil de Abdülkerim Ceyli Kudret Tecellisi içinde bu anlatılmıştır.


KUDRET…

SIFATLAR TECELLİSİ içinde bazıları bu KUDRET sıfatı tecellisine geçer…

Bu geçiş sonunda, tümden eşya onun kudreti ile olmaya başlar…

Ama gaybî âlemde… gizlide…

Aynı âlemde bulunan onun model varlığında olur…

Bu tecellide bir yükselme kaydeder ilerlerse… ondan da öteye geçerse… gizli tuttuğu şeyler, kendisine görünmeye başlar…

Hem de açıktan… zâhir…


Yukarıda da belirtildiği gibi bu haller kişinin kendi bâtın âleminde olan kendine has tecellileridir, diğer başka kimseleri bağlamaz, bu yönden genel değil özeldir. Her bir insanın kendi beden mülkü içinde birde gayb âlemi vardır, buda iki kısımdır, eksi yaşayan kimselere göre bu gayb âlemi nefsinin hayal âlemidir ve çapı çok küçüktür.

Diğeri ise Hakk-ın gerçek hayal âlemidir ki, bütün âlemler genişliğinde dir. İşte kişi bu âleminin içinde yükselme kaydeder. Sadece kendine has bir yaşantıdır. Bu yaşantısından kendinin en yakının da olan bile haberdar olamaz.


Bu tecelliye nail oldum ve orada:

— Salsala-i ceres…

Adı ile bilinen zil sesini duydum… Onu duyunca bu yapım dağıldı… terkibim çözüldü…

Resmî varlığım yok oldu…

İsmim de silinip gitti…

Karşılaştığım bu halin şiddetinden eski bir sergi bezi haline geldim…

Âdeta bu bez; yüksek bir ağaca asılı gibi idi…

Şiddetli esen rüzgâr ondan parça parça koparıp götürüyordu…

Artık bu halimde, hiç bir şey görmüyordum…

Ancak gördüğüm: Gök gürültüsü ve şimşeklerdi… Nurları yağdıran buluttu... Ateş dalgalandıran denizlerdi…

Yer yer gök birbirine karıştı…

Bu halde ben: Kat kat katmerli zulmet içindeydim…

KUDRET tecellisi böylece sürüp gidiyordu… meydana gelen hadiseler, birbirinden daha kuvvetli idi…

Benim için açılan yollar, alabildiğine uzuyordu…

Taa, celâl ismi yüce köşke çarpıncaya kadar; böylece sürüp gitti…

Taa, cemal devesi hayal iğnesi deliğinden geçinceye kadar…

Bundan sonra, en yüce manzara açıldı… Sağ el dahi böylece bağlandı.

İşte… o zaman: Eşya tekevvün etti… Âmâ hali gitti…

Bütün bu olanlardan sonra, Cudî üzerine gemi oturdu…

Ve… şu nida geldi:

— «Ey yer ve sema, isteseniz de istemeseniz de geliniz...»

Dediler ki:

— «İsteyerek gelmişiz...» (41/11)


Bu tecelliye nail oldum ve orada:

- Salsala-i ceres…

Yol ehli bu hallere bazen girer. Hakk'ın şiddetli zuhur tecellisidir.

Adı ile bilinen zil sesini duydum…

Bu hususta, “11 vahy ve Cebrâîl” isimli kitabımızdan küçük bir bölüm aktaralım.


4. Cebrâilin görülmeden, çıngırak sesine benzer bir sesle vâhyi bildirmesidir.

Kendisinde korkutma ve azap bulunan âyetler bu şekilde gelirdi. Peygamberimiz; vâhyin bu çeşidi gelirken titrer ve terlerdi. Hatta heyecanlanırdı.


Açık olarak görüldüğü gibi bu kitabında oluşumunda İlhami yönden böyle hadiseler yaşanmıştır, Onu duyunca bu yapım dağıldı… terkibim çözüldü…

Beşeri ve izafi benliğinin yok oluşudur.

Resmî varlığım yok oldu…

Sadece nüfus kâğıdında kalan bir isim gibi kalışıdır.

İsmim de silinip gitti…

Bu halde ismin dahi kalmayışıdır.

Karşılaştığım bu halin şiddetinden eski bir sergi bezi haline geldim…

Ne yeni, ne çok eski, bir müddet kullanılmış suret bir beden gibi.

Âdeta bu bez; yüksek bir ağaca asılı gibi idi…

Güzel bir tarif olmuş. Beden bezi ruh ağacına asılmış gibi olmasıdır.

Şiddetli esen rüzgâr ondan parça parça koparıp götürüyordu…

Esen Celâl rüzgârları son kalmış hayal ve vehim kalıntılarını da koparıp götürmesidir.

Artık bu halimde, hiç bir şey görmüyordum…

Tam fenâ hali ile beşeriyetinin bilinmez bir hale gelmesidir.

Ancak gördüğüm: Gök gürültüsü ve şimşeklerdi… Nurları yağdıran buluttu... Ateş dalgalandıran denizlerdi…

Bunlar Celâl ve Kahhar tecellilerinin neticeleridir. Nefsi safiyeye geçiştir.

Yer yer gök birbirine karıştı…

Beden “yeri-arzı” ile “gönül göğü” bir birine karışıp onlarda tevhid olmakta ve bir birlerinde fani olmaktadırlar.

Bu halde ben: Kat kat katmerli zulmet içindeydim…

Bu zulmet “ve hamelehâl insânu, innehu kâne zalûmen cehûlâ” (33-72) Evet biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik, onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi, o cidden çok zalim, çok câhil bulunuyor.

Yani o nefsini göremez halde idi ve kendindeki a’mâ’iyyet hakikatini idrak etmiş idi. Beşeriyetini görmaz halde idi.

KUDRET tecellisi böylece sürüp gidiyordu… meydana gelen hadiseler, birbirinden daha kuvvetli idi…

Kudret, Kadiriyyet tecellisi, idrak edildikten sonra bu tecelliler devam eder. Oyüzden “İnnâ enzelnâhü leyletil kadr. 2. Ve mâ edrâke mâ leyletül kadr.” (97- /1-2)

1-Doğrusu biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik. 2 — Kadr gecesinin ne olduğunu bilir misin sen? ...

Yukarıda bahsedilen zulmet bu “Kadir-kudret ” gecesidirki, arkasından ilâhi hakikat güneşi doğar. İdrak edilmesi lâzım gelen budur. Bundan sonra da hakikatler idrak edilmeye başlandıkça meydana gelen hayretler daha da artmaya başlar.

Benim için açılan yollar, alabildiğine uzuyordu…

Bu yollar ma’nâ âleminin idrak yollarıdır, ve sonu yoktur uzar gider.

Taa, celâl ismi yüce köşke çarpıncaya kadar; böylece sürüp gitti…

Celâl ismi Hakkın vechinin gayriyyet elbisesi ile perdelenmesi olduğundan bunda örtünme vardır bu örtünün açılması gene Celâl gerektirir. A.A.Konuk.

Yüce köşk, Allah’ın kadiriyyetidir. Kudret köşkünü kurmuştur, kendi vechinin Cemalinin açılması için celâl perdelerinin açılması için kudret köşküne çarpması lâzımdır ki beşeriyet libası üzerinden parçalanarak çıkarılsın, bu böyle sürüp gider çünkü perdelerde oldukça çoktur.

Ta ki, Nusret Babamın “yüz kırk bin perde var derler birin görmem ey erler” dediği hale gelinceye kadar.

Taa, cemal devesi hayal iğnesi deliğinden geçinceye kadar…

Celâl Ulûhiyet Cemâl Muhammediyyettir, Cim Cemâl, Lâm Ulûhiyettir, cim cemal mim muhammediyettir.

(30/11/2014)[60]