Vemâ erselnâ kableke mine-lmurselîne illâ innehum leye/kulûne-tta'âme veyemşûne fî-l-esvâk(i)(k) vece'alnâ ba'dakum liba'din fitneten etasbirûn(e)(k) vekâne rabbuke basîrâ(n)
Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin, hakkıyla görendir.
(Resulüm!) Biz senden evvel de peygamberleri başka türlü göndermedik. Şüphesiz onlar hem yemek yiyorlar, hem çarşılarda geziyorlardı (sokaklarda yürüyorlardı). Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne (imtihan sebebi) kılmışızdır ki, bakalım sabredecek misiniz? Zira Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir.
Bu ayet, peygamberlerin de beşerî özelliklere sahip olduğunu vurgulayarak, insanları birbirleriyle sınamanın ilahi bir yasa olduğunu ve bu sınamalara karşı sabrın önemini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' kelimesini, bir şeyi serbest bırakmak, göndermek ve salıvermek olarak açıklar. Ayetteki 'erselnâ' ifadesi, Allah'ın peygamberleri insanlara doğru yol göstermeleri için görevlendirmesi ve onları bu vazifeyle göndermesi anlamındadır. Bu, sadece fiziksel bir gönderme değil, aynı zamanda ilahi bir mesajla donatma eylemidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'resul' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. 'İrsal' fiili, Allah'ın kendi iradesini ve mesajını insanlara ulaştırmak için seçtiği kişileri gönderme eylemini ifade eder. Ayetteki kullanımı, peygamberlerin ilahi bir görevle gönderilmiş olsalar bile, beşerî özelliklerini koruduklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ekl' kelimesini genel anlamda yiyecek tüketmek olarak açıklar. Ayetteki 'ye'külûne' ifadesi, peygamberlerin de diğer insanlar gibi beslenme ihtiyacı olan, fani varlıklar olduğunu, dolayısıyla ilahlık vasfı taşımadıklarını belirtmek için kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür ifadelerin Kur'an'da mecazi anlamlar taşıyabileceğini belirtse de, bu ayetteki 'ye'külûne' kelimesinin doğrudan ve gerçek anlamda yemek yemek olduğunu ifade eder. Bu, peygamberlerin beşerî doğasını vurgulayan açık bir ifadedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fitne' kelimesinin asıl anlamının altını ateşte eriterek saflığını anlamak olduğunu belirtir. Mecazi olarak ise, insanı sınayan, imtihan eden her türlü durum için kullanılır. Ayetteki 'fitneten' ifadesi, insanların birbirleri için birer imtihan vesilesi olduğunu, bu durumun sabır ve tahammül gerektiren bir deneme olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fitne'nin farklı bağlamlarda farklı anlamlara gelebileceğini, ancak temelinde bir deneme ve sınama olduğunu ifade eder. Bu ayetteki 'fitneten' kelimesi, Allah'ın insanları birbirleriyle sınayarak onların imanlarını, sabırlarını ve ahlaklarını ortaya çıkardığı ilahi bir yasayı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fitne' kelimesinin Kur'an'da genellikle zorluk, sıkıntı, imtihan ve deneme anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fitneten' ifadesi, insanların birbirlerine karşı olan tutumlarının, sabırlarının ve adaletlerinin bir sınama aracı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sabr'ı, nefsi hoşlanmadığı şeylerden alıkoymak olarak tanımlar. Ayetteki 'etasbirûne' sorusu, insanların birbirleri aracılığıyla yaşadıkları sınamalara karşı ne kadar sabırlı olduklarını sorgular. Bu, sadece pasif bir bekleyiş değil, aktif bir direnç ve tahammül etme eylemidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sabr'ın, musibetlere karşı direnç göstermek ve nefsi şikayetten alıkoymak olduğunu belirtir. Ayetteki 'etasbirûne' ifadesi, Allah'ın insanlara yönelttiği bir meydan okuma olup, onların bu sınamalara karşı gösterecekleri sabrın önemini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sabr'ın Kur'an'da merkezi bir ahlaki erdem olduğunu ve genellikle zorluklar karşısında gösterilen metanet ve dayanıklılık anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'etasbirûne' sorusu, ilahi sınamalar karşısında müminlerden beklenen temel bir niteliği işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'basîr' kelimesini, her şeyi gören, idrak eden ve bilen olarak açıklar. Ayetteki 'basîran' ifadesi, Allah'ın kullarının tüm eylemlerini, niyetlerini ve sabırlarını eksiksiz bir şekilde gördüğünü ve bildiğini vurgular. Bu, bir uyarı ve aynı zamanda bir güvence niteliğindedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'basîr' isminin Allah'ın sıfatlarından olduğunu ve O'nun her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördüğünü ve bildiğini ifade eder. Ayetteki 'basîran' kelimesi, insanların birbirleriyle olan sınamalarında gösterdikleri sabrın Allah tarafından görüldüğünü ve karşılığının verileceğini ima eder.
Furkân Sûresi
“Vemâ erselnâ kableke mine-lmurselîne illâ innehum leye/kulûne-tta’âme veyemşûne fî-l-esvâk(i) vece’alnâ ba’dakum liba’din fitneten etasbirûn(e) vekâne rabbuke basîrâ(n)” Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin, hakkıyla görendir. (25/20)
Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.
“erselnâ” biz irsal ettik, gönderdik ifadesindeki “na” biz zâta işarettir.
Peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in beşeri yönü olan toprak bedenleri ihtiyaçlarını karşılamak için yer, içer, uyur ve gezerler. Kendi hakikatini idrak etmiş olan yani beşeri ve ilâhi yönünü fark etmiş olan kişide buna emsaldir. “Rabbike basir” senin rabbin müşahade edendir, ifadesiyle bunun ancak müşahade ehli farkındadır. (Murat Derûni) Selâhattin Uşşaki Hazretleri Tuffet’ul Uşşakiyede;
Salik için yemeğin en faziletlisi "livechillah" (Allahın vechine) nail olması için yediği yemektir. (*)
(*) Bu yemekler vahdet yemekleri yenen yerlerde irfan sofraları"dır. T. B.
İlâhi ve beşer hakikat Fussûlet sûresinde bildirilmiştir.
(41/6) – (Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhıdun festekîmû ileyhi vestağfirûhu ve veylun lilmuşrikîne.
(41/6) – De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Allah'a ortak koşanların vay hâline!"
Kul innemâ ene beşerun mislukum, Ey habibim onlara de ki, bende sizin gibi bir yönü ile beşer isminin ifade ettiği ma’ nâ, davranışlar ve yaşantısı ile sizin benzeriniz gibiyim.
yûhâ ileyye, Ancak bana hakikat-i İlâhiyye ve sıfat-ı rahmaniye den İlâhi bilgiler vahyediliyor, Sizler beşeriy-yet “hicap/perdeleri ile perdelendiğiniz için, bu sahaya geçemediğinizden beni de kendileriniz gibi kıyas ederek öyle değerlendirdiğinizden, sure-i şerifin başında olan (Ha-Mim) Hakk olan Muhammed-i ve ondan vahy akta-ran beşer yönümle beni anlamıyorsunuz.
ennemâ ilâhukum ilâhun vâhıdun, bana bu hakikatleri bildiren mutlaka sizinde örttüğünüz İlâhınız-dır, sizlere ona ulaşmanın yollarına sülûku haber veriyo-rum o sizin zannettiğiniz gibi, çok değil, Vahid/birdir.
festekîmû ileyhi, istikametinizi vahid/bir olan İlâhınıza döndürün, bunun içinde beşeriyetnizle benim beşeriyetime uyun, hakikatinizle de benim hakikatime uymaya çalışın ki, sırat-ı müstakîm/doğru yol üzere olasınız, bunun içinde, vestağfirûhu, gaflet, benlik, perdeler ve sadece beşeriyetiniz ile yaşamaktan ona istiğfar edip tevbe edin.
ve veylun lilmuşrikîne. Bunları yapmayıpta nefsi beşeriyetlerinde kalıp kendilerini bir varlık zannederek şirk koşanlara yazıklar olsun.[44]