Fekad keżżebûkum bimâ tekûlûne femâ testatî'ûne sarfen velâ nasrâ(an)(c) vemen yazlim minkum nużikhu ‘ażâben kebîrâ(n)
(İlah edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek ve kendinize yardım da edemeyeceksiniz. Sizden kim de zulüm ve haksızlık ederse, ona büyük bir azap tattırırız.
(Bunun üzerine ötekilere hitaben şöyle denilir.) İşte (taptıklarınız) sizi söylediklerinizde yalancı çıkardılar. Artık ne (azabınızı) geri çevirebilir, ne de bir yardıma çare bulabilirsiniz ve içinizden kim zulmederse, ona büyük bir azab tattıracağız.
Bu ayet, müşriklerin peygamberleri yalanlaması ve bunun sonucunda karşılaşacakları acizliği ve azabı vurgulamaktadır. Temel kavramlar, yalanlama, acizlik, azabı savuşturamama ve zulmün kaçınılmaz sonucunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezb (كذب) kelimesi, bir şeyin gerçek dışı olduğunu söylemek veya bir haberi gerçeğe aykırı olarak aktarmaktır. Ayetteki 'kezzebûkum' ifadesi, müşriklerin, taptıkları ilahların kendileri hakkında söylediklerini yalanlaması, yani onların iddialarını geçersiz kılması anlamındadır. Bu, sadece sözlü bir yalanlama değil, aynı zamanda fiili bir reddediştir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kezzebûkum, 'sizi yalanladılar' demektir. Burada yalanlama, müşriklerin taptıkları putların, kendilerine ibadet edenlerin iddialarını, yani 'biz Allah'a ortak koşmuyoruz, bunlar bizim şefaatçilerimizdir' gibi sözlerini reddetmesi ve onların bu iddialarının asılsız olduğunu ortaya koymasıdır. Bu, putların dilsizliği ve acizliği üzerinden bir mecazdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tav' (طوع) kelimesi, bir şeye kolaylıkla boyun eğmek, itaat etmek ve gücü yetmek anlamlarına gelir. İstitaat (استطاعة) ise bir işi yapmaya gücü yetmek, kudret sahibi olmak demektir. Ayetteki 'femâ testetî'ûne' ifadesi, müşriklerin, kendilerine gelecek azabı savuşturmaya veya kendilerine yardım etmeye kesinlikle güçlerinin yetmeyeceğini, tamamen aciz kalacaklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İstitaat, bir fiili gerçekleştirmek için gerekli olan tüm araçlara ve güce sahip olmaktır. Ayetteki kullanımı, müşriklerin, taptıkları putların kendilerini yalanlaması karşısında, ne azabı kendilerinden uzaklaştırmaya ne de bir yardım bulmaya muktedir olamayacaklarını, yani tam bir çaresizlik içinde kalacaklarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sarfun (صرف), bir şeyi bir yönden başka bir yöne çevirmek, döndürmek demektir. Ayetteki 'sarfen' kelimesi, müşriklerin kendilerine gelecek olan azabı, yani Allah'ın gazabını üzerlerinden savuşturmaya, onu başka bir tarafa yönlendirmeye güçlerinin yetmeyeceğini ifade eder. Bu, azabın kaçınılmazlığını ve ondan kurtuluşun imkansızlığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sarfen, 'azabı sizden çeviremezsiniz' demektir. Bu, azabın üzerlerine gelmesini engelleyemeyecekleri, onu geri döndüremeyecekleri anlamına gelir. Kelime, bir şeyin yönünü değiştirmekten gelir ve burada azabın yönünü kendilerinden başka bir yere çevirme yeteneğinden yoksun olduklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر), birine düşmanına karşı yardım etmek, destek olmak demektir. Ayetteki 'velâ nasran' ifadesi, müşriklerin, kendilerine gelecek azaba karşı ne kendilerinden ne de başkalarından hiçbir yardım bulamayacaklarını, tamamen yalnız ve desteksiz kalacaklarını belirtir. Bu, onların acizliğinin ve çaresizliğinin bir başka boyutunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nasr, düşmana karşı galip gelmek için yardım etmektir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin, Allah'ın azabına karşı kendilerine yardım edecek, onları bu durumdan kurtaracak hiçbir destekçi bulamayacakları anlamına gelir. Bu, onların dünyevi ve uhrevi tüm dayanaklarının çökeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haddi aşmak, haksızlık etmek demektir. En büyük zulüm ise şirktir, yani Allah'a ortak koşmaktır. Ayetteki 'men yazlim minkum' ifadesi, Allah'a ortak koşarak veya peygamberleri yalanlayarak haddi aşan, haksızlık eden herkesin, bu fiillerinin karşılığını göreceğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zulm kavramı Kur'an'da geniş bir anlama sahiptir. Temel olarak 'bir şeyi yanlış yere koymak' veya 'haddi aşmak' demektir. Bu, Allah'ın hakkını başkasına vermek (şirk), insanlara haksızlık etmek veya kişinin kendi nefsine zulmetmesi şeklinde tezahür edebilir. Ayetteki 'men yazlim' ifadesi, Allah'ın birliğini inkar eden ve peygamberleri yalanlayan müşriklerin bu eylemlerinin en büyük zulüm olduğunu ve bunun kaçınılmaz bir azapla sonuçlanacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azâb (عذاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamındaki 'azb' kökünden gelir. İnsan için azap, onu arzu ettiği şeylerden alıkoyan, ona acı veren her şeydir. Ayetteki 'nüzikhu azâben kebîran' ifadesi, zulmedenlere tattırılacak olan cezanın, büyük ve şiddetli olacağını, onların tüm arzularını engelleyecek ve onlara büyük bir acı verecek nitelikte olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Azap kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın isyancılara ve inkarcılara verdiği cezayı ifade eder. Bu ceza, hem dünyevi sıkıntılar hem de ahiretteki ebedi işkence şeklinde olabilir. Ayetteki 'azâben kebîran' (büyük bir azap) ifadesi, zulmedenlerin karşılaşacağı cezanın şiddetini ve büyüklüğünü vurgulayarak, bu cezanın sıradan bir sıkıntıdan çok daha öte, dehşet verici bir karşılık olacağını belirtir.
Furkân Sûresi
(İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek ve kendinize yardım da edemeyeceksiniz. Sizden kim de zulüm ve haksızlık ederse, ona büyük bir azap tattırırız. (25/19)
Bu âyet hakkında Fusûs’ül hikem Mukaddime din bölümüne bakarsak;
“Dîn” kelime anlamı olarak “teslimiyet”, “karşılık” ve “âdet” ma‟nâlarına gelir. Bu ma‟nâların üçü de “şerîat”a naklolunabilir.
“Teslimiyetin” ma‟nâsı budur ki, kul nebî‟nin Hakk tarafından getirdiği şerîata ya teslimiyet gösterir, ya muhâlefet eder. Eğer teslimiyet gösterirse, Hak Teâlâ da ona uygun karşılık ile teslim edici olur; ve eğer muhâlefet eder ve kulun ayn-ı sâbitesinin isti‟dâdı bağışlanmayı gerektirirse, Hak da ona bağışlama ve günahlarını örtme ile teslim edici olur. Ve eğer kulun ayn-ı sâbitesinin isti‟dâdı azaplanmayı talep ederse, Hak ona kahır ve intikam ile teslim edici olup, ona Kahhâr ve Müntakım isimleriyle tecellî eder. Ve teslimiyette te‟sîr edici olan kulun hâlidir. Çünkü teslimiyet kulun fiilidir.
“Karşılığın” ma‟nâsı da budur ki, Hakk‟ın kula teslimiyeti, onun fiilinin bedelini vermekten ibârettir. Ve bu bedel kulun ayn-ı sâbitesinin isti‟dâdına göre verilir. Bedelde üç yol vardır:
Birincisi; kulun hoşuna gidecek ve tabîatına uygun gelecek şeydir. Bunun delîli “radiyallâhu anhüm ve radûanh” ya‟nî “Allah onlardan râzî olmuştur, onlarda O‟ndan râzî” (Mâide, 5/119) âyet-i kerîmesidir.
İkincisi; kulun hoşuna gitmeyecek ve tabîatına uygun gelmeyecek şeydir. Bunun delîli de “ve men yazlim minküm nuzikhu azâben kebîrâ” ya‟nî “Ve sizden kim zulmederse ona büyük azap tattırırız” (Furkân, 25/19) âyet-i kerîmesidir.
Üçüncüsü; tabîatına uygun gelen ve gelmeyen kayıtlar ile kayıtlanmış değildir. Bu da muhâlefetin bağışlanmasıdır. Bunun delîli de “ve netecâvezu an seyyiâtihim” ya‟nî ”günahlarından vazgeçeriz” (Ahkaf, 46/16) âyet-i kerime- sidir. İşte kulun halinin gereğine göre Hakk‟ın teslimiyeti karşılık ve bedelini vermesidir.
“Âdet”in ma‟nâsı da budur ki, kulun teslimiyet ve muhâlefeti, kulun ayn-ı sâbitesinin hallerinden bir haldir. Ve Hakk‟ın teslimiyet ve bedelini vermesi de aynı şekilde kulun ayn-ı sâbitesinin hallerinden bir haldir. Bundan dolayı ku- lun teslimiyeti ilk hâl ve Hakk‟ın bedelini vermesi de ikinci hâldir. İkinci hâl ilk hâli takip ettiği için, ona “ıkab” ve “ukûbet” dahi denir. Bu bakımdan “ukûbet” uygun gelen ve uygun gelmeyen bedelin verilmesini içerir. Velâkin şerîatta âdet olan hüküm, uygun gelen bedelin verilmesine “sevâb” ve uygun gelmeyen bedelin verilmesine “ıkab” ismini vermiştir.
Şimdi kulun ayn-ı sâbitesinin bu bahsedilen ilk ve ikinci hâli kendi üzerine döndüğü için dîn “âdet”tir. Gerçi “âdet” denildiği zaman, akla gelen şey, bir emrin aynı ile kendi hâline dönmesi ma‟nâsına ise de, böyle “âdet” hakîkatte olmuş değildir. Çünkü “âdet” tekrârdır. Ve tecellîde ise tekrâr yoktur. Belki tekrâr olunduğu zannedilen şeyler, bir dîğerinin benzeridir. Örneğin kul, emre teslimiyetle sabah namazını kıldı. Hakk‟ta onun tabîatına uygun gelen bir be- del ile teslimiyet gösterdi. Ertesi gün yine sabah namazını kıldı; yine bedele nâil oldu. Namaz kulun fiili olup, ayn-ı sâbitesi sebebiyle Hakk‟ın kendisine bir tecellîsinden ibârettir ve kulun hâlidir. Ve karşılık olarak verilen bedel dahi Hakk‟ın bir tecellîsi olup o da kulun ayn-ı sâbitesi sebebiyle olur. Bu da kulun ikinci hâlidir. Şimdi, namazların ve verilen bedellerin sûretleri tekrârlanmış görünür. Bu i‟tibâr ile dîn “âdet”tir. Velâkin bu sûretler bir dîğerinin aynı ol- mayıp, benzeridir. Bu i‟tibârla da “âdet” değildir. Ve aynı şekilde namaz kılmak kulun hâllerinden bir hâl olduğu gibi, onun ayn-ı sâbitesinin hâllerine göre gerçekleşen verilen bedel dahi, o hâli takîp eden ikinci hâldir. Ve ilk hâli takîp eden ikinci hâl ise tabiîdir ki karşılık değildir. Bundan dolayı “dîn” bir yön ile “karşılık ve âdet” ve bir yön ile de “karşılık ve âdet” değildir.
“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır.
“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKK varlığı istilâ etmiş” olan güzel insanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür. Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı, “Zat” ın “İnsân” mertebesinden zuhurunu, hâlini açık ola-rak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.[42]
Abdin Hakka inkıyadı yani bağlanması taat ile Hakka muvafakatından ibaret olduğu gibi Hakkın abda inkıyadı dahi abdın hali cezada ne iktiza ediyorsa Hakkın abdi o şeyle muvafakatından ibarettir. Yani kul Haktan neyi taleb ediyorsa Hak da ona talep ettiği şeyle cevap vermesidir. İşte bu noktayı nazara göre din “ceza” demek olur. Hani “din günün sahibi” diyorya Fatiha suresinde ¼ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِCeza gününün yani karşılık gününün sahibidir. Yani din abdin ef’alinden olmak makamından “ceza” dır. Abdin fiilinden meydana gelmesinden bir cezadır. Diğer bir izah ile din; abdin sevineceği ve sevinmeyeceği şeyle onun hali gereğince kul ile rab arasında karşılıklı alış veriştir. Abdin hoşuna gidecek ve tabiatına mülayim gelecek şeyle alış verişi Cenab-ı Hak رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ 5/519 kavliyle Allah onlardan razı onlarda Allah’tan razı kavliyle açıkladı. Zira Allahüteala bir kimseden razı olacak olursa o kimseye lutuf ve iltifatla muamele eder, kişinin tabiatı bu lutuftan memnun olur. Cenab-ı Hak hoşa gitmeyecek bir şeyi ve tabiata mülayım gelmeyecek bir şeyle muvavazayı وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا 25/19 “Sizden zulmeden kimseye biz büyük azabı tattırırız” kavliyle beyan eyledi. Zira bu Hakkın abdine Kahrıyla muamelesidir ve kahır abdi elim eder. Yani kahır elem verir. Elem ve azab ise elbette hoşa gitmez ve tabiata mülayım gelmez. Ve keza Hakk teala وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ 46/16 “biz onların seyyiatından geçeriz.” Buyurur ki bu da cezadır. Fakat mülayim ve gayri mülayim kayıtlarıyla kayıtlı değildir. Velakin bir kimse seyyiatıyla karşılık olunmayıp avf edilecek olursa mesrur olur, işte abdin mukteza-ı haline göre dinin ceza yani karşılık olması kesb-i sıhat eyledi yani kazancı ortaya çıktı.
Velhasıl din islamdır, İslam ise boyun eğmedir. Hakkın abde inkıyadı (boyun eğmesi) onun haline göre icab eden bir cezadır. Yani kulun Hakka boyun eğmesi ona bağlanması onun haline göre gereken bir cezadır. Dinin ceza olması ve hakkın abde inkıyadı manasına gelmesi lisan-ı zahirle söylenmiş bir sözdür. Yani zahirdeki hukuk budur, onun sırrı ve sırrının sırrı atide beyan buyurulur. Yani gelecekte daha derinlemesine gidilir.[43]