Vekâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ levlâ unzile ‘aleynâ-lmelâ-iketu ev nerâ rabbenâ(k) lekadi-stekberû fî enfusihim ve'atev ‘utuvven kebîrâ(n)
Bize kavuşacaklarını ummayanlar, "Bize melekler indirilseydi, yahut Rabbimizi görseydik ya!" dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.
Bununla beraber, bize kavuşmayı ummayanlar "Bize ya melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeliydik" dediler. Andolsun ki, doğrusu nefislerinde kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.
Bu ayet, Allah'a kavuşmayı ummayanların inkarcı taleplerini ve bu taleplerin altında yatan kibir ve azgınlığı dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Kelimelerin kök anlamları, bu inkarcı zihniyetin psikolojik ve ahlaki boyutlarını gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'recâ' kelimesini, 'sevilen bir şeyin elde edilmesini beklemek' olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ yercûne' ifadesi, Allah'a kavuşma gibi yüce bir beklentiden mahrum olmayı, dolayısıyla ahiret inancının zayıflığını veya yokluğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'recâ' kelimesinin Kur'an'da bazen 'havf' (korku) anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki 'lâ yercûne' bağlamı, 'beklenti' ve 'umut' anlamının olumsuzlanmasıyla, Allah'a kavuşma konusunda hiçbir beklentilerinin olmadığını, dolayısıyla O'ndan korkmadıklarını da ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'likâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'ahirette Allah'ın huzuruna çıkmak' veya 'O'nun azabıyla karşılaşmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'likâenâ' ifadesi, inkarcıların ahiret inancından yoksunluğunu ve Allah'ın huzuruna çıkma gerçeğini reddetmelerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'likâullah' kavramının Kur'an'da merkezi bir öneme sahip olduğunu ve 'ölümden sonra Allah ile karşılaşma' anlamını taşıdığını ifade eder. Bu karşılaşma, müminler için bir mükafat ve sevinç kaynağı iken, inkarcılar için bir hesaplaşma ve azap anıdır. Ayetteki 'lâ yercûne likâenâ' ifadesi, bu karşılaşmanın inkarcılar tarafından umursanmadığını, hatta reddedildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'melek' kelimesinin 'el-elûk' veya 'el-me'leke' kökünden geldiğini ve 'risalet' (elçilik) anlamı taşıdığını belirtir. Melekler, Allah'ın emirlerini yerine getiren ve O'nun mesajlarını ileten varlıklardır. Ayetteki inkarcıların 'bize melekler indirilmeli' talebi, peygamberin risaletini küçümseyerek doğrudan ilahi bir müdahale beklentilerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, melekleri 'latif cisimler' olarak tanımlar ve onların Allah'ın emirlerini yerine getirmekle görevli olduklarını vurgular. Ayetteki bağlamda, inkarcıların melekleri görme talebi, peygamberin getirdiği mesaja inanmak yerine, duyusal bir kanıt arayışını ve bu yolla imandan kaçınma çabasını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kibr' kelimesini 'hakkı reddetmek ve insanları hor görmek' olarak açıklar. 'İstikbar' ise bu niteliğin daha da pekişmiş halidir. Ayetteki 'istekberû fî enfusihim' ifadesi, inkarcıların içsel bir kibirle dolup taştığını, bu kibrin onların hakikati kabul etmelerine engel olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kibr' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a karşı gelme, O'nun ayetlerini ve peygamberlerini küçümseme bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'istekberû' fiili, inkarcıların Allah'ın kudretini ve ahiret gerçeğini inkar etmelerinin temelinde yatan psikolojik nedeni, yani büyüklenme ve kendini beğenmişliği açıkça ortaya koyar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'atv' kelimesini 'haddi aşmak, isyan etmek ve itaatten çıkmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'atev' fiili, inkarcıların sadece kibirlenmekle kalmayıp, bu kibirlerinin bir sonucu olarak Allah'ın emirlerine karşı gelme ve azgınlıkta ileri gitme durumunu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'utuvv' kelimesinin 'şiddetli azgınlık ve haddi aşma' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'atev utuvven kebîrâ' ifadesi, inkarcıların azgınlıklarının sıradan olmadığını, aksine büyük ve şiddetli bir azgınlık olduğunu, bu durumun onların Allah'a karşı olan tutumlarının ciddiyetini gösterdiğini vurgular.
Furkân Sûresi
“Vekâle-llezîne lâ yercûne likâenâ levlâ unzile aleynâ-lmelâ-iketu ev nerâ rabbenâ lekadi-stekberû fî enfusihim ve’atev utuvven kebîrâ(n)” Bize kavuşacaklarını ummayanlar, “Bize melekler indirilseydi yahut Rabbimizi görseydik ya!” dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler. (25/21)
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
RECÂ: Bilinen geniş mânâsı ile emel (arzu) demektir. Lügatçıların çoğu birini diğeriyle açıklamışlardır. Bununla beraber aralarında ince fark gösterenler de vardır. İbnü Hilal'in Fürûk isimli eserinde "Emel, sürekli bir arzu ve istektir. Onun için bir şeye bakış, devamlı olup uzayınca "teemmül etti" uzunca düşündü denilir. Bir de emel, mümkünde ve muhalde (imkansızda) olur, reca ise mümküne mahsustur denilmiştir" Mısbâh'ta da der ki; emel, ümidsizliğin zıddıdır. Çoğunlukla, meydana gelişi uzak olan şeylerde kullanılır. Tam ise meydana gelişi yakın olan şeyde kullanılır. Recâ, emel ile tam arasındadır. Çünkü recâ (ümit) eden emelinin meydana gelmemesinden korkar, bu sebepten tama mânâsında kullanılır. Recâ nefi halinde kullanıldığında bazan korku mânâsını da ifade eder ki, buna "lügat-ı tihâmiyye" (Mekke lügatı) denilmiştir. Buna göre "korkmazlar" bilinen mânâsıyla arzu etmezler, gerçek lügata göre ise ümit etmezler, demek oluyor ki, burada en uygun olan da budur.
LİKÂ: Aslında bir şey ile buluşmaktır. Dokunmak, şart olmaksızın bir şeye ulaşmak diye de ifade olunmuştur. Görme fiili hakkında da kullanılır. Bundan dolayı "likâullah (Allah'a kavuşmak)" rü'yetullah (Allah'ı görmek) veya Allah'a ermek yahud kıyamet günü hesap ve ceza için yüce Allah'ın karşısına çıkmak demektir.[45]
Ulu’l azm peygamber olan Hz. Mûsâ dahi Hakk’ı rüyet talebinde bulunmuş kendisi “Len Terâni” hitabı ile muhatap olmuştur.
Kişinin rabbini görmesi için rabbini ulaşarak “müşahade” sinin açılması gerekir. (Murat Derûni)
A’râf sûresi ile yolumuza devam edelim;
(143) (Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyke, kâle len terânî ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu’minîn.)
“Ne zaman ki, Mûsâ, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana". dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin". Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Mûsâ da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi.” (7/143) Mûsâ (a.s.) Tur dağına çıktıktan sonra Rabbi ile kelâmî olarak buluştu. Cenâb-ı Hakk varlığıyla her yerde mevcûttur, yalnız burada kelâmı ile zuhurdadır. Cenâb-ı Hakk görebilene müşâhedeli olarak zuhurdadır ama bu mertebede henüz bu görüş olgunlaşmadığı için Mûsâ (a.s.) onu sadece kelâmı ile müşâhede edebiliyor idi. Bir başka âyette (20/13) Cenâb-ı Hakk Mûsâ (a.s.)’ “şimdi sana vahyolunacakları dinle” diyor. Buradan da anlaşılıyor ki Mûseviyyet mertebesi dinleme, duyuş, duygu mertebesidir yâni kulak hakîkatinin bu mertebede çok gelişmiş olup dinleyici olması lâzım geliyor. Mevlânâ hazretleri de bu hakîkati ön plâna çıkarmak için Mesnevi-i şerîflerine “Bişnev-dinle” hîtâbıyla başlıyor. Yâni dikkâtimiz söylenen sözü çok iyi toplama kabiliyyetine ulaşmalıdır. Bu kulak ile duyduğumuzu müşâhede sahasına getirip gözle görülecek hâle sokacağız, bu gözle gördüğümüzü de kalbimize indirip mutmain olacağız ki Efendimiz (s.a.v) mîrac gecesinde bahsedilen “gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı” (53/11) sözü bizde tahakkuk etsin. Efendimiz (s.a.v) o gece o kadar büyük Âyetleri gördüğü hâlde kendisinde hiçbir değişiklik olmadı çünkü daha evvel onların müşâhedesini yapmıştı yâni o bilgilere aşinalığı vardı, hiçbir şey onu şaşırtmadı.
Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk’ın sesini o kadar yakından duydu ki her yönden bütün herşeyiyle onu hissetti. Herhangi gelen bir oluşuma dikkât edelim bir yönden geliyorsa mahlûktur ve umumiyyetle cinnî sestir fakat Mûsâ (a.s.)’a geldiği gibi bütün cihetlerden geliyorsa o ilhâmdır ve Hakk sözüdür, hiç şüphe tereddüt olmasın. Tasavvuf sahasına girince kişi bir seyre başlar ve seyir bir yolculuktur, bu yolculukta birçok yerlerden geçilir ve bu misâl âleminden, mânâ âleminden, cinler vadisinden geçilir, bu anlatılanlar bilinmez ise kişi onlara kapılır ve oraya fazla dalarsa, onu götürenin de elinden tutup götürecek kadar tecrübesi yok’sa, kişi oralarda kalır ve döner durur. Hakkın zâtına gidiyorsak bu yolda melekler de vardır, cinlerde vardır, şeytanlarda vardır, hayvânlar da vardır, fakat bunların hepsinin değerlerinin ne olduğunu ve sistemlerini bilirsek bizlere hiçbir zarar veremezler ve huzurla rahatça oralardan geçebiliriz. Kûr’ân-ı Kerîm’de de açık olarak bunlardan bahsediliyor zâten ve Kûr’ân-ı Kerîm’i okumaya başlarken dahi yazılı olmamasına rağmen “eûzü besmele” ile okumaya başlıyoruz, Kûr’ân-ı Kerîm’in en son âyetinde de cinlerden bahsediliyor ve çok ilginçtir tam ortada bulunan âyette de cinlerden bahsediyor, bunların hiç biri tesadüf değildir. Hayâtımızda bu güçlerin rolü çoktur ve bizler bunları dışarılarda aramayalım, varlığımızda olan karşılıkları zâten bize yetiyor. Hayâl ve vehim dışarıdaki cinlerin bizim varlığımızdaki karşılığıdır. Hayâlde vehim doğuyor oradan fikire geliyor oradan Mûsâvvireye geliyor ve bu tasavvurdan sonra fiile dönüşerek zuhura çıkıyor, bunların neticesi de putperestlik oluyor.
Mûsâ (a.s.)’ın bu sesi duyduğu belirtildiğine göre insân kulağının duyuşuna uygun bir ses olduğuda açıktır. Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk’ın sesini bu kadar yakın duyunca Cenâb-ı Hakk’ı cisimlenmiş bir varlık hâlinde görmek istedi ve “bu anlayışla (lenterânî) Beni göremezsin, eğer böyle görmek istersen dağa bak, dağ yerinde durursa sen de Beni görürsün” hîtâbı geldi. Cenâb-ı Hakk dağa tecelli edip dağ paramparça olunca Mûsâ (a.s.)’da orada yığılıp kalıyor. İşte Mûseviyyet mertebesinde kişinin böyle bir hâlet-i rûhiyye geçirmesi lâzımdır. Bu kadar şiddetli olmasa da ilim yönünden bunu idrâk etmelidir.
Bu mertebede benlik henüz kalkmış olmadığından bu benlikten dolayı Cenâb-ı Hakk görülemiyor. Kişinin üzerinde benliği mevcût olduğu sürece Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede etmesi mümkün değildir çünkü orada ikilik vardır ve Cenâb-ı Hakk’ı görmek için kişinin kişiliğinin ortadan kalkması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın tecelli edip parçalanan dağ da kişinin nefsânîyetidir, yâni kişinin nefsânîyetine doğru böyle tecelli yaşanmaya başladığı zaman bunun dehşetinden düşüp bayılıyor ve şuuru gidiyor ve bu şuur gidince de müşâhede ortadan kalkıyor. Görmek için gereken şey ilâhî şuurdur, beşeri şuur ile de görmek mümkün değildir Cenâb-ı Hakkı. “Ben Rabbimi Rabbimin gözüyle gördüm” diye güzel bir terkip vardır. Dolayısıyla beşeri göz ile kişinin Rabbini görmesi mümkün değildir ve Mûseviyyet mertebesinin en kemâlli hâli Rabbinin tecellisi karşısında kişinin bayılıp hiç hâline gelmesidir. İşte bir derviş Rabbinin azameti karşısında hiçlik durumuna gelebilirse bilsin ki o Mûseviyyet mertebesindedir ve bu seyri sülûkta epey bir yoldur.
Buradaki konuşmalar Mûseviyyet mertebesi îtibarıyla gelen ilhâmlardır.
Mûsâ (a.s.) orada anladı ki Rabbini bu mertebede görmesi olacak iş değildir, bu nedenle bu isteğinden tevbe etti.
Mûsâ (a.s.)’ın beni ilk mü’minlerden yaz demesi Mûseviyyet mertebesi îtibarıyla ilk mü’minlerden yaz demesidir.
Mûsâ (a.s.) bayılıp kendi şuurunu kaybedip ayılınca ilk iş Cenâb-ı Hakk’ı tenzih ediyor ve tevbede bulunuyor, Çünkü bu mertebe tenzîh mertebesidir, işte bizimde bunu yapmamız gerekiyor, yoksa yaptığımız eylem, yapılan hatada ısrar edilirse kasıt kapsamına ve karşısındakinde bir başka olgu oluşturmaya yâni şirke girer.[46]