İn kâde leyudillunâ ‘an âlihetinâ levlâ en sabernâ ‘aleyhâ(c) vesevfe ya'lemûne hîne yeravne-l'ażâbe men edallu sebîlâ(n)
(41-42) Onlar seni görünce ancak eğlenceye alırlar. "Allah'ın peygamber olarak gönderdiği adam bu mu? Biz, ilahlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilahlarımızdan uzaklaştıracaktı" (derler.) Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler.
"Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı" diyorlar. Azabı gördükleri zaman, kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler!
Bu ayet, müşriklerin Hz. Peygamber'in tebliğine karşı gösterdikleri direnci ve kendi ilahlarına bağlılıklarını ifade ederken, ahirette karşılaşacakları azapla kimin doğru yoldan saptığını anlayacaklarını vurgular. Ayet, 'sabr', 'dalâl' ve 'azâb' gibi temel kavramlar üzerinden inanç ve sapkınlık arasındaki çatışmayı dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesini doğru yoldan sapmak, şaşırmak olarak açıklar. Ayetteki 'liyudıllunâ' ifadesi, müşriklerin Hz. Peygamber'in kendilerini ilahlarından uzaklaştırarak sapıklığa düşüreceği yönündeki endişelerini yansıtır. Bu, onların kendi inanç sistemlerini doğru, Hz. Peygamber'in getirdiğini ise sapıklık olarak görmeleridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'hidayet'in zıttı olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, müşriklerin kendi 'hidayet'leri olarak gördükleri putperestlikten, Hz. Peygamber'in tebliği aracılığıyla 'sapıklığa' düşürülme korkularını ifade eder. Kavram, burada inançsal bir sapmayı işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sabr'ı zorluklara karşı dayanıklılık ve sebat olarak açıklar. Ayetteki 'sabernâ' ifadesi, müşriklerin kendi ilahlarına olan bağlılıklarında gösterdikleri direnci ve Hz. Peygamber'in davetine karşı koymalarını ifade eder. Bu, onların kendi inançlarını koruma çabasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sabr'ın mecazi olarak bir şey üzerinde durmak, sebat etmek anlamına geldiğini belirtir. Burada 'sabernâ aleyhâ' ifadesi, müşriklerin ilahları üzerinde sabit kalmaları, onlardan vazgeçmemeleri ve Hz. Peygamber'in tebliğine rağmen kendi inançlarında ısrar etmeleri anlamındadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sabr'ın Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve bağlama göre farklı tonlar kazandığını belirtir. Bu ayetteki 'sabernâ', müşriklerin kendi yanlış inançları üzerinde inatla durmaları ve doğruya karşı direnç göstermeleri anlamında olumsuz bir sebatı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm'i bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'ya'lemûne' ifadesi, müşriklerin ahirette azabı gördüklerinde, dünyadaki iddialarının aksine, kimin gerçekten sapık yolda olduğunu kesin olarak anlayacaklarını belirtir. Bu, bilginin kesinlik kazanması ve gerçeğin ortaya çıkmasıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'in cehaletin zıttı olduğunu ve bir şeyin mahiyetini kavramak anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'ya'lemûne', müşriklerin dünyada sahip oldukları yanlış 'bilgi' ve inançların aksine, ahiretteki somut delillerle (azapla) gerçek 'bilgiye' ulaşacaklarını ve kimin sapık olduğunu kesin olarak idrak edeceklerini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'azâb'ı bir şeyi tatlılıktan uzaklaştırmak, acılaştırmak olarak açıklar. Kur'an'da ise genellikle ilahi ceza ve işkence anlamında kullanılır. Ayetteki 'el-azâb', müşriklerin dünyadaki inatları ve sapıklıkları karşılığında ahirette karşılaşacakları acı ve şiddetli cezayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azâb'ın kökeninde 'tatlılıktan uzaklaşma, acılaşma' anlamı olduğunu ve Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına verdiği cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-azâb', müşriklerin inkârları ve sapıklıkları nedeniyle karşılaşacakları ilahi cezayı, yani cehennem azabını açıkça işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebîl'i hem maddi hem de manevi yol olarak tanımlar. Ayetteki 'men edallu sebîlâ' ifadesi, müşriklerin kendi inançlarını doğru yol olarak görmelerine karşın, ahirette kimin gerçekten sapık bir inanç ve yaşam tarzı üzerinde olduğunu anlayacaklarını belirtir. Burada 'sebîl', inançsal ve ahlaki bir yolu temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sebîl' kavramının Kur'an'da genellikle 'Allah'ın yolu' (sebîlullah) veya 'şeytanın yolu' gibi zıtlıklarla kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'sebîlâ', müşriklerin takip ettikleri putperestlik yolunun, ahirette ilahi hükümle sapık bir yol olduğunun ortaya çıkacağını ifade eder. Kavram, bir inanç sisteminin veya yaşam tarzının doğruluğunu veya yanlışlığını temsil eder.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.