Ve kâlû esâtîru-l-evvelîne-ktetebehâ fehiye tumlâ ‘aleyhi bukraten ve asîlâ(n)
"(Bu Kur'an, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır" dediler.
"Kur'ân öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırmış da sabah akşam kendisine okunmaktadır" dediler.
Bu ayet, müşriklerin Kur'an'a yönelik temel itirazlarından birini, yani onun 'öncekilerin masalları' olduğu ve başkaları tarafından yazdırılıp Hz. Peygamber'e okunduğu iddiasını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, bu iddiayı dile getiren kelimelerin semantik derinliğini ortaya koyarak, Kur'an'ın ilahi menşeini reddetme çabasını gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سطر' kökünün 'yazmak, satır satır dizmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Esâtîr' kelimesi ise 'üstûre'nin çoğulu olup, 'yazılmış, uydurulmuş hikayeler, masallar' demektir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın ilahi bir kitap olmayıp, geçmişten aktarılan, uydurma ve asılsız hikayelerden ibaret olduğu iddiasını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'esâtîru'l-evvelîn' ifadesini 'evvelkilerin hadisleri ve sözleri' olarak açıklar. Bu bağlamda, müşriklerin Kur'an'ı, peygamberin kendi sözleri veya başkalarından duyduğu eski hikayeler olarak nitelediğini, dolayısıyla ilahi menşeini reddettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'üstûre' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, 'geçmişin uydurma hikayeleri' anlamında kullanıldığını belirtir. Müşrikler, Kur'an'ın ilahi mesajını küçümsemek ve değersizleştirmek amacıyla bu terimi kullanmışlardır, böylece onu 'hakikat' değil, 'masal' kategorisine sokmuşlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أول' kökünün 'başlangıç, ilk olma' anlamlarına geldiğini ve 'evvelîn' kelimesinin 'ilk olanlar, geçmiş nesiller' manasına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, 'esâtîr' kelimesiyle birleşerek, Kur'an'ın içeriğinin 'geçmiş nesillerden aktarılan uydurma hikayeler' olduğu algısını oluşturur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'أول' kökünün 'bir şeyin başlangıcı ve kökeni' olduğunu belirtir. 'Evvelîn' ise, 'geçmişte yaşamış, daha önce var olmuş kimseler' demektir. Ayette, Kur'an'ın 'öncekilerin masalları' olarak nitelendirilmesi, onun 'yeni' ve 'ilahi' olma vasfını reddetme amacı taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'اكتتبها' fiilinin 'bir şeyi başkasına yazdırmak' anlamına geldiğini belirtir. Müşrikler, bu ifadeyle Hz. Peygamber'in Kur'an'ı kendisinin uydurup, başkalarına yazdırdığını ve dolayısıyla ilahi bir vahiy olmadığını iddia etmişlerdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'اكتتب' fiilinin 'istiktâb' (yazdırma talebinde bulunma) babından olduğunu ve 'bir şeyi başkasına yazdırmak' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın ilahi menşeini reddetmek için ileri sürülen bir iftira niteliğindedir; sanki Peygamber, bu masalları birilerinden alıp yazdırmış gibi.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'k-t-b' kökünün 'yazmak, kaydetmek' gibi temel anlamlarının yanı sıra, 'iktitâb' formunun 'bir şeyi başkasına yazdırmak' veya 'bir şeyi kendisi için yazmak' gibi anlamlara gelebileceğini belirtir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin Kur'an'ın ilahi değil, beşeri bir ürün olduğu iddiasını desteklemek için kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أملى' fiilinin 'dikte etmek, birine bir şeyi yazdırmak üzere okumak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tümlâ' (edilgen) formu, Kur'an'ın Hz. Peygamber'e başkaları tarafından dikte edildiği, yani onun kendi sözleri olmadığı, ancak ilahi bir kaynak yerine beşeri bir kaynaktan geldiği iddiasını yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'imlâ' kelimesinin 'birine bir şeyi yazdırmak için okumak' olduğunu açıklar. Müşrikler, bu ifadeyle Kur'an'ın, Hz. Peygamber'e sabah akşam birileri tarafından okunduğunu ve onun da bunları ezberleyip insanlara aktardığını iddia ederek, vahiy gerçeğini inkar etmişlerdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'imlâ'nın 'birinin yazdırması için bir şeyi söylemek' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanım, Kur'an'ın ilahi bir vahiy değil, başkaları tarafından Hz. Peygamber'e öğretilen ve onun da aktardığı bir metin olduğu yönündeki müşriklerin iftirasını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'بكر' kökünün 'erken olmak, ilk olmak' anlamlarına geldiğini ve 'bükra' kelimesinin 'sabahın erken vakti' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, müşriklerin, Kur'an'ın Hz. Peygamber'e belirli zamanlarda, özellikle sabahları, birileri tarafından öğretildiği yönündeki iddialarını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أصل' kökünün 'kök, temel' anlamlarının yanı sıra, 'asîl' kelimesinin 'günün sonu, akşam vakti' anlamına geldiğini ifade eder. 'Bükraten ve asîlen' ifadesi, 'sabah akşam, sürekli olarak' anlamında kullanılarak, müşriklerin Kur'an'ın Hz. Peygamber'e günün her vaktinde, düzenli olarak başkaları tarafından öğretildiği yönündeki iftiralarını pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bükraten ve asîlen' ifadesini 'sabah ve akşam' olarak açıklar ve bu ifadenin 'sürekli, her zaman' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu, müşriklerin, Hz. Peygamber'in Kur'an'ı belirli zamanlarda, düzenli olarak başkalarından öğrendiği ve sonra da insanlara aktardığı yönündeki iddialarını vurgular.
Furkân Sûresi
“(Bu Kûr’ân, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler. (25/5)
Âyetlerimiz, karşılarında okunduğu zaman “evvelkilerin mitolojisidir dediler. Hakikatte sabah bekabillah ve akşam fenafillah’a geçiştir. Hakk’ı örtüp gizleyenler için sabah nefsi emmarenin hayali ve akşam nefsi emmarenin vehim ve kuruntu bilgileri olduğu için efendimiz s.a.v. in aldığı vahiy’ide böyle kıyas ettiler. (Murat Derûni)
إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ {المطففين/13}
“İzâ tutlâ aleyhi âyâtunâ kâle esâtîrul evvelîn.“[11]
“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, «eskilerin masalları» der. “ (83/13)
“أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ= Esâtîru’l-evvelîn” terkibi Kûr’ân’da dokuz yerde geçer. Tefsir ve mealler buna “eskilerin masalları” anlamı verirler. “ أَ أَسَاطِير” kelimesi Kûr’ân’da fiil ve isim kalıplarıyla onaltı yerde geçer. Kelimenin kökü “sin-tı-re = س ط ر ” harflerinden oluşur. Fiil hâli “سَطَرَ”dır ve “bir şeye hiza vermek, saf tutturmak” anlamına gelir. Mesela hizalı bir şekilde bina inşa etmek, hizalı bir şekilde ağaç dikmek ifade edilirken mecazen bu kelime kullanılır. Aynı kökten isim olan “مُصَيْطِر” kelimesi de Kûr’ân’da mecazi bir kullanıma sahiptir ve “kişileri hizaya sokan, onlara saf tutturan” anlamında olumsuz bir anlamda kullanılır.
Fiilin “yazı yazmak” anlamına gelmesi de muhtemelen yazıyla “harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması, bir nevi harflere saf tutturulması” sebebiyledir. Nitekim “düzene sokmak, hizalamak” anlamı aynı kökten cetvel anlamına gelen “الْمِسْطَرَة”, “mala” anlamına gelen “المَسْطَرين”, “kasap bıçağı” anlamına gelen “السَّاطوُر”, “metinde hiza, dizi” anlamına gelen “السَّطْر”, “birini gözleyip hizaya sokmakla görevli kişi” anlamına gelen “المُسَيْطِرُ” kelimelerinde de vardır.
Fiilin bu asli anlamını Kûr’ân’daki kullanım da teyid eder. Nüzul sırası dikkate alındığında kelimenin Kûr’ân’da ilk geçtiği yer Kâlem sûresinin birinci âyetidir. Bu ayrıca, kelimenin Kur’ân’daki fiil halindeki tek kullanımıdır. Âyette kâleme ve kâlemin yazdıklarına yemin edilmekte (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ), böylece “مسطور” fiilinin kâlemle ilişkisi çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Zaten Kâlem sûresinin 15. âyetinde de “أَسَاطِيرُ” kelimesi bu anlamda geçmektedir. Tefsirlerin Kâlem sûresinin ilk âyetinde geçen “وَمَا يَسْطُرُونَ” ifadesiyle ilgili olarak söyledikleri, kelimenin aslî ma’nâsını ortaya koyma adına önemli tespitlerdir.
Kelimenin Tûr sûresinin 2. âyetindeki kullanımına (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ) dair tefsirlerde geçen ifadeler de önemlidir. Âyette kitab kelimesinin sıfâtı olarak geçen “مسطور” kelimesine müfessirler genelde “yazılmış = مكتوب” anlamı verirler. “وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ” ifadesi satırlara dökülmüş, yani kayda geçmiş, muhafaza edilmiş kitap anlamına gelir. Nitekim sonraki âyette bu işin yani satırlara döküp kayda geçirme işinin malzemesinden bahsedilmektedir (فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ). Kûr’ân’da iki yerde geçen “قِرْطَاسٍ / قَرَاطِيسَ” kelimesi de vahyi kayda geçirirken kullanılan malzemeyi (kırtasiye) ifade etmektedir.[12]
Kelimenin aslî anlamına uygun tefsirlerin yapıldığı bir diğer kullanım da iki âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki kullanımlardır. Müfessirler iki âyette geçen “مَسْطُور” kelimesine “yazılmış” anlamı verirler. Hatta âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki ifadenin “كان ذلك عند الله مكتوبا” şeklindeki bir kıraatinden bahsederler ki bu, âyetin tefsiri mahiyetinde olmalıdır.
Ancak aynı kökten olan “أأَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği âyetlere sıra gelince, tefsir ve meallerin kelimeye “masallar, hikâyeler” anlamı vermeleri çok dikkat çekicidir. Kelime Kûr’ân’da dokuz yerde geçmektedir. Biri hariç kelimenin geçtiği sûrelerin tamamının Mekkî olması ve Mekke’de Ehl-i Kitab olmadığına dair algı, kelimeye bu anlamın verilmesinde etkili olmuş olabilir. Kelimenin geçtiği âyetlerden biri olan Furkân sûresinin 4. ve 5. âyeti şöyledir:
“Görmezden gelenler, ‘Bu, Muhammed’in uydurup Allah’a mal ettiği şeydir. Başka bir topluluk da ona yardım ediyor’ dediler. Yanlış ve yalana saptılar. Şunu da dediler: ‘Bunlar öncekilerin satırlarında olanlardır; yazdırtmış, sabah akşam ona belletiliyor.’”
4. âyette, Rasûlullah’ın tebliğ ettiği âyetlerin kendisine indirilen bir vahiy ürünü değil de başkalarının da yardımını alarak ortaya koyduğu yani “Allah bana vahyetti” diyerek insanlara okuduğu şeyler olduğunu söyleyenlerden bahsedilmektedir. Bu kişiler ayrıca “bunlar, öncekilerin satırlarında olanlar” diyorlar, Rasûlullah’ın onlara tebliğ ettiklerini, ona bazılarınca sabah-akşam imla ettirilen şeyler olduğunu söylüyorlar. Yani iddiaya göre Rasûlullah dinliyor sonra bunları yazdırıyor. Âyette geçen “اكْتَتَبَ” fiilinin istinsah ve istimlâ anlamına geldiği söylenir. Nitekim bazı müfessirler bu âyeti tefsir ederken, âyette sözü edilen kişilerin, “Muhammed bunları Ehl-i Kitab’tan istinsah ediyor, onlardan kitaplarında olanların kendisine yazılmasını istiyor” şeklinde itirazda bulunduklarından bahsederler.
“أَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği bir başka âyet şöyledir:
“Onlara âyetlerimiz okununca derler ki; Tamam dinledik; istesek onun aynısını biz de söyleriz. Bunlar, öncekilerin satırlarında olandan başka bir şey değildir.” (Enfâl, 8/31) Yukarıdaki âyette, kendilerine Kur’ân âyetleri okunduğunda, bunların kendileri için yeni bir şey olmadığını, daha önce de bunları duyduklarını, isteseler kendilerinin de aynısını okuyabileceklerini söyleyenlerden bahsedilmektedir. Nitekim devamında, kendilerine okunan âyetlerin öncekilerin satırlarında yani kitaplarında kayıtlı olduğunu söylüyorlar. Bunlar kendilerine okunan âyetlerin Muhammed (s.a.v.)’e Allah tarafından indirilen bir vahiy değil, onun önceki kitaplardan derlediği şeyler olduğunu düşünüyorlar. Nitekim bir sonraki âyette, kendilerine okunan âyetlerin yeni bir vahiy olmadığı hususunda kati bir kanaat taşıdıkları anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak Rasûlullah’a yapılan itirazların bir yönünü de “söylediğin şeyleri biliyoruz, bunlar önceki kitaplarda da var, yeni bir şey söylemediğine, zaten bildiğimizi, elimizde olanı tekrar ettiğine göre sana neden ayrı bir değer verip tabi olalım ki? Şeklindeki itiraz oluşturuyordu. Esasında bu, Kur’ân’ın ve Muhammed (s.a.v.)’in musaddık vasfının, itiraz edenler tarafından itirafı anlamına geliyordu.[13]
Esatür’ül Evvelin kelime araştırmasından sonra bu konuda İz-Efendi Babamın ifadelerine bakmak yararlı olacaktır.
Burada bize lâzım olan geçmişte yaşanan bir hâdiseyi, hâdise olarak anlatmak değil, bizlerle ilgili olan halleri ortaya çıkarmaktır. Eğer Kûr’ân sadece geçmişte yaşayan bir peygamberin hayat hikâyesini bildirmiş olsaydı, “hikâye” kitabı olurdu. İşte bunun hakikatini anlamayan eski müşrikler, “esâtirul evvelin” (8/31) dediler. Yani “evvelki satırlar”. Kûr’ân-ı Kerîm için, “onların aktarılmasından başka birşey değil” dediler. Neden? Kendilerine tatbik edemedikleri, dışında kaldıkları içindir. İşte biz zâhir müslümanlar olarak yaptığımız iş, bundan başka birşey değildir. Aradaki fark bizim imân etmiş olmamız onların inkâr etmiş olmalarıdır. Dışındaki oluşumlara bakıyoruz. Bizim içinde bu yüzden eski satırlardan başka bir şey değildir. Onun hakîkatini yaşayabilmek için onun özüne intikâl etmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kûr’ân okumaya başlıyoruz. Yoksa zâhirîyle lâfzı, kelâmı okumuş oluyoruz. Ve tabii neticesinde sevap kazanmış oluyoruz.[14]
قُلْ أَنزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا {الفرقان/6}
“Kul enzelehu-llezî ya’lemu-ssirra fî-ssemâvâti vel-ard(i) innehu kâne gafûran rahîmâ(n)”