Felâ tuti'i-lkâfirîne vecâhidhum bihi cihâden kebîrâ(n)
Öyle ise kafirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur'an'la büyük bir mücadele ver.
(Madem ki yalnız seni gönderdik) Öyleyse kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur'ân ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!
Bu ayet, peygambere hitaben inkarcılara boyun eğmemeyi ve onlara karşı büyük bir cihatla mücadele etmeyi emretmektedir. Ayet, 'itaat etmeme' ve 'cihat etme' fiilleri üzerinden mücadelenin niteliğini ve kapsamını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tav' (طوع) kökünü 'istekli olmak, boyun eğmek, itaat etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'felâ tuti'' (فلا تطع) ifadesi, peygamberin inkarcıların batıl inançlarına ve taleplerine karşı gelmesini, onlara rızasıyla uymamasını emreder. Bu, pasif bir karşı duruş değil, aktif bir itaatsizliktir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'itaat' kavramını 'emre uygun hareket etmek' olarak tanımlar. Ayetteki nehiy (yasaklama) formu, inkarcıların emirlerine veya yönlendirmelerine uymamanın, onların batıl yollarına tabi olmamanın gerekliliğini vurgular. Bu, peygamberin risalet görevinde taviz vermemesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr' (كفر) kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. 'Kâfir' ise hakkı örten, Allah'ın nimetlerini inkar eden kişidir. Ayetteki 'el-kâfirîn' ifadesi, peygamberin muhatap olduğu, hakikati bile bile reddeden ve ona karşı çıkan topluluğu işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ü 'nimeti örtmek' veya 'dini inkar etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'kâfirîn' kelimesi, Allah'ın ayetlerini ve peygamberin getirdiği mesajı reddeden, bu nedenle de kendilerine karşı mücadele edilmesi gereken kimseleri ifade eder. Onların inkarı, sadece bir inanmama hali değil, aynı zamanda aktif bir karşı duruştur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmama' değil, aynı zamanda 'nankörlük' ve 'hakikati bile bile reddetme' anlamlarını taşıdığını vurgular. 'Kâfirîn', Allah'ın lütfunu ve hakikatini görmezden gelen, bu nedenle de ilahi düzene karşı çıkan kişilerdir. Ayetteki bağlamda, bu kişiler peygamberin tebliğine karşı çıkan Mekke müşrikleridir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'cihad' kelimesini 'güç ve çaba sarf etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'câhidhum' emri, inkarcılara karşı sadece silahlı mücadele değil, aynı zamanda sözlü, fikri ve ahlaki bir mücadeleyi de kapsar. Bu, peygamberin tebliğ görevini yerine getirirken gösterdiği tüm gayreti ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cihad'ı 'düşmana karşı tüm gücü sarf etmek' olarak tanımlar. Bu, üç kısma ayrılır: düşmana karşı cihad, şeytana karşı cihad ve nefse karşı cihad. Ayetteki 'câhidhum' ifadesi, inkarcılara karşı her türlü imkan ve güçle, azimle mücadele etmeyi emreder. Bu, sadece savaş değil, aynı zamanda tebliğ ve delil getirme mücadelesini de içerir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cihad' kelimesinin kök anlamının 'gayret etmek, çaba harcamak' olduğunu belirtir. Kur'an'da bu kelime, Allah yolunda yapılan her türlü mücadeleyi ifade eder. Ayetteki 'câhidhum' emri, inkarcılara karşı fikri, sözlü ve gerektiğinde fiili olarak en üst düzeyde bir çaba sarf etmeyi gerektirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cihad' kelimesini 'güç ve takat sarf etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'cihâden kebîran' (büyük bir cihad) ifadesi, bu mücadelenin sadece fiziki bir savaşla sınırlı olmadığını, aynı zamanda fikri, ahlaki ve tebliğ boyutlarını da içeren geniş kapsamlı bir çaba olduğunu vurgular. Bu, tüm imkanların seferber edilmesini gerektirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'cihad'ın 'düşmana karşı tüm gücü sarf etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'cihâden kebîran' ifadesi, bu mücadelenin büyüklüğünü ve önemini pekiştirir. Bu, sadece kılıçla değil, aynı zamanda Kur'an'ın delilleriyle, sözle ve sabırla yapılan bir mücadeledir. 'Kebîran' sıfatı, cihadın kapsamının genişliğini ve zorluğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cihad' kavramının Kur'an'da sadece 'savaş' anlamına gelmediğini, aynı zamanda 'Allah yolunda gösterilen her türlü çaba ve gayret' olduğunu belirtir. 'Cihâden kebîran' ifadesi, bu çabanın sıradan bir gayret olmayıp, büyük bir azim, kararlılık ve kapsamlı bir strateji gerektirdiğini gösterir. Bu, peygamberin tebliğ ve davet sürecindeki tüm zorluklara karşı gösterdiği direnci ifade eder.
Furkân Sûresi
“Felâ tuti’i-lkâfirîne vecâhidhum bihi cihâden kebîrâ(n)” Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu cihad ile büyük bir mücadele ver. (25/52)
Bu âyette Efendimiz s.a.v. nazarında biz ümmetine de uyarı vardır. Kafir olan nefsi emmarene itaat etme ve onunla büyük cihad ile mücadele ver. Nasıl verilecek, nefis tezkiyesi, riyazat ve irfani ilim tahsili ile mücadele ver. (Murat Derûni)
"Küçük cihaddan, büyük cihada döndük." Hadisini, Beyhakî'nin zayıf bir senedle rivâyet ettiğini, Hâfız el-Irakî; "İhyâu'l-Ulumi'd-Dîn" adlı kitabın hadislerini (Murat Derûni)ederken söylemiş, ondan da el-Aclûnî “Keşfül-Hafâ” adlı eserinde böyle nakletmiştir.
Hâfız İbn-i Hacer de -Allah rahmet etsin- şöyle demiştir:
"O (hadis), İbrahim b. Ebî Able'nin sözüdür, hadis değildir." Yine, el-Aclûnî de Hâfız el-Irakî'den “Keşfül-Hafâ” adlı eserinde böyle nakletmiştir. Bu, el-Aclûnî'nin zikretmiş olduğu şeyin bir özetidir.
Beyhakî'nin rivâyetinde ise:
"Büyük cihad nedir?" diye sordular.
"Kalbin cihadıdır" diye buyurdu.
Bu hadisi, el-Hatib el-Bağdadî de şu lafızla rivâyet etmiştir:
"Küçük cihaddan büyük cihada döndük.
- Büyük cihad nedir? Diye sordular.
- Kulun, hevâsıyla (nefsinin istekleriyle) mücadelesidir." Buyurdu.
Beyhakî ve el-Hatib el-Bağdadî, her iki hadisi de Câbir'den rivayet etmişlerdir. "Keşfül-Hafâ"da da aynen böyledir.
Şeyhül-İslam İbn-i Teymiyye -Allah rahmet etsin-, "Mecmûu'l-Fetâvâ" adlı eserinde (c:11, s:197) şöyle demiştir:
"Bazılarının Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Tebük Gazvesi'nde(n dönerken):
”Küçük cihaddan büyük cihada döndük” buyurdu diye rivâyet ettikleri hadise gelince, bunun aslı yoktur ve Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in söz ve fiillerini bilen hadis ehlinden hiç kimse bu hadisi rivayet etmemiştir." "Mecmûu Fetâvâ İbn-i Baz; c: 26, s: 381)[72]
وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَّحْجُورًا {الفرقان/53}
“Vehuve-llezî merace-lbahrayni hâzâ azbun furâtun vehâzâ milhun ucâcun vece’ale beynehumâ berzehan vehicran mahcûrâ(n)”