İçeriğe atla
Furkân 53Cüz 19 · Sayfa 364

Furkân Sûresi 53. Âyet

الفرقان

Sohbete sor

Vehuve-lleżî merace-lbahrayni hâżâ ‘ażbun furâtun vehâżâ milhun ucâcun vece'ale beynehumâ berzeḣan vehicran mahcûrâ(n)

O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.

Furkân Sûresi

O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır. (25/53)


Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.


Âyet sayısal değeri 25+53= 78 dir. Aradaki iki 5 te 55 rakamını vermektedir. Rahmân sûresi 55 numaralı sûre ve 78 âyettir. İlginç bir şekilde Rahmân sûresinin 19 ve 20 âyetleri benzerdir.[73]

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ {الرحمن/19}

(55/19) - “merecel bæhreyni yeltekıyani “merecel bæhreyn/çalkalanan iki bahr/deniz - ulu kişi tekane/birbirlerine tamamlarlar, mahir olurlar, mükemmel olurlar”

“(Suyu acı ve tatlı) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.”

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ {الرحمن/20}

(55/20)- beynehüma berzahun la yebğıyani “beynehüma/onların (ikisinin) aralarında berzah/aralık/fasıla, mani/engel, geçit begaye/tasallut etmezler, saldırmazlar “Aralarında bir berzah “mani” vardır birbirlerinin sınırım aşmazlar.”


İki deniz vardır ki birlikte akmakta olup aralarında berzah olduğundan birbirlerine karışmazlar, özelliklerim korurlar.

Bu denizlerin de zâhiri ve bâtını vardır, zâhiri yeryüzündeki denizlerde birlikte olan akış, diğeri (bâtını) ise, mana âlemi ile ilgili olan akıştır.

Bu akışlar üç, beş, elli sene değil, âlemler durdukça devam edecektir.

Bilindiği gibi Fransız alimi Jacques Cousteau, Cebel-i Tarık Boğazında dalış yaparken bir akıntı fark etmiş.

Biri sıcak su, biri soğuk su; biri acı su, biri tatlı su.

Birbirleriyle sürtünerek geçiyorlar ama birbirlerine karışmıyorlar, olduğunu fark etmiş.

Bu oluşum âyetin zâhir manasıdır. Eğer araştırılsa dünyanın daha birçok yerinde bu olguya rastlamak mümkün olacaktır.

Jacques Cousteau bir profesör arkadaşına bu yeni buluşunu iftiharla anlatırken arkadaşı bunun yeni bir buluş olmadığını, Müslümanların bu olgunun varlığını daha 1400 küsur sene evvel bildirdiklerim beyan etmiştir.

Şimdi gelelim bu deryaların bâtındaki hakikatlerine; esasen bize öncelikle lazım olan da budur.

Bu iki derya nedir? Niçin birbirlerine geçmez karışmazlar?

İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır.

Cenâb-ı Hak kendi zatından bu iki özelliği “derya-ı âleme” yayıyor, ki bu âlemin faaliyet sahası meydana gelsin.

Bunların biri olmazsa âlemin de kıymeti olmaz.

Âlemlerin Rabb’ı, kendi varlığında gizliydi, bilinmiyordu. Bu nedenle de “yok” hükmündeydi.

Ne zaman ki “insan” meydana geldi, yani “o varlığı idrak eden” birisi mey dana geldi; işte o zaman bu âlemlerin esas değeri bilinmiş oldu.

Bu âlemler evvela var edildi, fakat daha henüz “insan” yok idi.

O zamanlar “Rabb deryası” mevcuttu, fakat “Abd deryası” olmadığı için akış tek yönlüydü.

Bu âlemin, bu deryanın varlığını anlayacak bir varlık lazımdı. Dünya üstüne ayak basan idrakli, şuurlu bir varlık olması gerek ki; dünyanın varlığı, değeri ve onu var edenin yüceliği anlaşılsın. Aksi halde “var” olsa da “yok” hükmündedir.

Örneğin insanın evinde bir hazine gizli olsa ve bu hazine bilinmese, o hazine ev sahibi için yok hükmündedir. O insan yaşamını fakirlik içinde geçirir. O hazine bilinse, onu bulan ve ancak değerini bilen bir insan olursa o hazinenin kıymeti bilinir ve değerlendirilir.

Yukarıda bahsedildiği gibi,

الرَّحْمَنُ {الرحمن/1} عَلَّمَ الْقُرْآنَ {الرحمن/2} خَلَقَ الْإِنسَانَ {الرحمن/3}

(55/1-2-3)

“er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3)

“Rahman (1) kur’an’ı allem/muallim, öğretti. (2) insanı halketti, (3)

“Rahman Kur’an’ ı talim etti, insanı halk etti.”


İşte insanın var edilişi; abdiyyetin doğuşu, “abdiyyet deryası”nın akışının başlangıcıdır.

“Rubübiyyet deryası” ile “Abdiyyet deryası” o kadar iç içe olmasına rağmen hiçbiri diğerinin hukukuna tecavüz etmemektedir, İkisinin de hukuku kendi mertebesinde geçerlidir.

Bunların birbirleriyle o kadar yakın ve müşterek bir hayat akışları vardır ki, birbirlerinden ayırmak mümkün olmadığı gibi birbirlerine karıştırmak da mümkün değildir. Çünkü araya bir berzah konmuştur ve o iki varlıkta özellikleri itibarıyla sınırlarını bilmektedirler.

Kul (abd) gerçek abd olduğu müddetçe kendi hakikatini biliyor, idrak ediyor, sınırını tanımlıyordur.

Rab da Rablığını biliyor, sınırını tanıyordur.

Böylece bunlar birbirlerine zulmetmeden birlikte hayatlarını sürdürmektedirler.

Ayrıca, kul gaflet halinde olup bu hakikatleri idrak etmemiş olsa dahi yine de o mertebenin gereği olan yaşam içerisinde bu deryalar birbirlerine karışmazlar.

Jacques Cousteau’nun tespit ettiği tatlı ve tuzlu su akımı ve bunların birbirine karışmadan yan yana akışları, Cebel-i Tarık’taki olay bunun zahiri misalidir. Bu ilim adamı bu ayetin süretini insanlık için tespit etmiş. Ama esas murad onu insanın kendi varlığında, vücud varlığında yaşamasıdır.

Bu olayı sadece Cebel-i Tarık boğazında değil de, insanın kendi boğazında (içinde), özünde, varlığında fark etmesi gerekir.

Rabb’in deryası, sözü ve kulun kulluk deryası da bu boğazdan geçmektedir.

Kul basit bir varlık değildir. O deryaları bünyesinde birleştiren bir varlıktır. Kelime-i Şehadette Rasulüllah (S.A.V) Efendimiz bize, bu iki derya olarak tanıtılmıştır.

Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasülühu *

* “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda geniş malumat vardır.

Evvela O’nun abdiyyeti (kulluğu), sonra da O’nun Rasüllüğü vurgulanmaktadır.

“Abd”in başı evvela yerdedir, sonra “gerçek abd” hükmüne döndüğünde başını “alayı illiyyin”e (yüceliklerin yücelerine) çevirir, yer yüzü beşeriyet tabiatından kurtulup “Ahadiyyet”e ulaşır.

Bu büyük bir iştir ve bu sebeple bir bakıma “abd”lık “risalet”ten daha üstündür. Çünkü gerçek abd olmadan, risalete ulaşılmağı mümkün değildir.

İşte bu abd öyle bir deryadır, ki illa Allah olan “Zât-ı Mutlak”, Zât mertebesinden, abd ve risalet mertebeleri olarak, batından zahire doğru ebedi olarak akmaktadır.

Ve her mertebede, birlikte oldukları halde, yine de birbirlerinin sınırlarını yani tecellilerini korurlar, karışmazlar.

Kim ki bu hakikate erişti, işte o gerçek kelime-i şahadeti müşahede ile söyleyebilir ve ancak bunlar “Abd”ullahlardır.

Diğerleri “ehl-i zahir” ve “ehl-i taklit”tirler.

İşte bu abd öyle bir deryadır ki;

“meracel bahreyni yeltekiyan” yani yeryüzüne salınan, faaliyet sahasında hayatını sürdüren iki denizi birleştiren, yaşatan bir varlıktır.

“Abdiyyet” ve “Rasüllük” yani “terbiyecilik” vasfı “Rablık” yeryüzünde hayatlarını sürdüren, kaynaklarını “Ulühiyyet”ten alan, asla birbirlerine karışmayan iki deryadır.[74]


İncelediğimiz Furkân sûresinde “Meracal Bahreyn” iki denizi salıverenin “Hüve” Hu-O olduğu ifade ediliyor. Bu denizlerinin kaynağının Hüviyyet yani âlemler ve Kâ’be ve Hu’nun zâhiri olan Muhammed (s.v.s.) olduğu anlaşılıyor. Âyetin devamında gelen الَّذِي “Ellezi” (ma’nâsı kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan kelimedir) inceleyelim.

El-le-zi heceleri olduğu görülür. El, Elif ve Lâm ile Ahadiyyet ve Ulûhiyyet-i ifade etmektedir. “El” aynı zamanda Ulûhiyyet-Risâlet-Abdiyet elleridir. (Detaylı bilgi için (19) Fetih sûresi ve Hakikatleri 48/10 âyete bakınız) Le, Ulûhiyyetin Halkiyete dönük olan zahiri yönüdür. “Zi” ise buna sahip olmaktır.

Kevser sûresi ilk âyetinde “İnna atayna kel Kevser” Biz sana kevseri verdik buyurulmaktadır. Verilen bu kevserden salıverilen “Abdiyet” ve “Rububiyet” hakîkatlerinin kaynağı zat mertebesidir. Bu iki deniz Hakikat-i Ahmediye, Hakikat-i Muhammediye, Hz Muhammed kanallından elden ele, gönülden gönüle salıverilerek Efendi Babam Necdet ARDIÇ’ın gönlüne akmaktadır. Ve bu şekilde kendisi Abdiyet ve Rubûbiyeti ile yaşayan ulu kişidir. Efendi Babam bu iki denizin Abdiyet ve Rubûbiyet hakikatlerini de talipli olan biz evlâtlarına anlatmakta-aktarmaktadır.[75]


وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا {الفرقان/54}

“Vehuve-llezî haleka mine-lmâ-i beşeran fece’alehu neseben ve sihrâ(an) vekâne rabbuke kadîrâ(n)”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)