Feeskit ‘aleynâ kisefen mine-ssemâ-i in kunte mine-ssâdikîn(e)
"Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür."
"Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver."
Bu ayet, inkarcıların peygambere karşı meydan okumasını ve mucize talebini dile getirmektedir. Anahtar kavramlar, onların peygamberi yalanlama ve ilahi azabı talep etme cüretini yansıtmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sakṭ (سَقْط), bir şeyin yukarıdan aşağıya düşmesidir. Ayetteki 'fesqıṭ' emri, inkarcıların, peygamberin doğruluğunu ispatlaması için gökten bir azap parçasının üzerlerine düşürülmesini talep etmelerini ifade eder. Bu, onların alaycı ve meydan okuyucu tavrını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'fesqıṭ', 'enzil' (indir) anlamındadır. İnkarcılar, peygamberden, eğer doğru söylüyorsa, gökten bir azap parçasını üzerlerine indirmesini istemektedirler. Bu, onların peygamberin getirdiği mesaja inanmadıklarını ve mucizeyle zorla ikna edilmek istediklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kisaf (كِسَف), kisfe (كِسْفَة) kelimesinin çoğuludur ve bir şeyden kopan parça, bölüm demektir. Ayetteki 'kisafen mine's-semâi', gökten düşmesi istenen azap parçalarını ifade eder. Bu, inkarcıların azabı somut bir şekilde görme arzusunu ve peygamberi aciz bırakma çabasını yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kisfe (كِسْفَة), bir şeyden ayrılan parça veya bölümdür. 'Kisafen mine's-semâi' ifadesi, gökten düşmesi istenen azap parçalarını belirtir. Bu talep, inkarcıların ilahi kudrete karşı duyarsızlığını ve peygamberin uyarılarını ciddiye almadıklarını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kisaf, bulutlardan veya gökten düşen parçalar için kullanılır. Ayetteki bağlamda, inkarcıların peygamberden, eğer doğru söylüyorsa, gökten bir azap parçası indirmesini talep etmeleri, onların küstahlığını ve ilahi azabı hafife almalarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semâ (سَمَاء), her yüksek şeye denir. Ayetteki 'mine's-semâi' ifadesi, azabın kaynağının gök olduğunu belirtir. Bu, inkarcıların, Allah'ın kudretini ve azabını gökten gelecek somut bir olayla deneyimlemek istemelerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'semâ', genellikle Allah'ın kudretinin ve iradesinin tecelli ettiği, ilahi işaretlerin ve azabın geldiği yer olarak tasvir edilir. Bu ayetteki 'mine's-semâi' ifadesi, inkarcıların, Allah'ın azabını gökten gelecek bir felaketle görme arzusunu yansıtır ve bu, onların ilahi güce karşı meydan okuyuşlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıdk (صِدْق), sözün veya fiilin gerçeğe uygun olmasıdır. 'Es-sâdikîn' (الصادقين), doğru sözlü olanlar demektir. Ayetteki 'in künte mine's-sâdikîn' ifadesi, inkarcıların peygamberin doğruluğundan şüphe ettiklerini ve onu yalanladıklarını gösterir. Bu, onların peygamberin risaletini kabul etmediklerini ve mucize talebiyle onu zor durumda bırakmaya çalıştıklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sıdk, sözün veya inancın hakikate mutabık olmasıdır. 'Sâdıkîn' ise bu niteliğe sahip olanlardır. Ayetteki kullanım, inkarcıların peygamberin iddialarının doğruluğunu sorguladıklarını ve bu doğruluğu ispatlamak için olağanüstü bir delil talep ettiklerini gösterir. Bu, onların iman etmeye gönülsüz olduklarını ve mucizeye dayalı bir inanç arayışında olduklarını ortaya koyar.
Şu'arâ Sûresi
“Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür.” (26/187)
Kûr’ân Sûrelerindeki âyetlerin toplamının 6666 adet âyet olduğunu söylerler (ki 6666 adet olması özelliği “Sayıların Dilinden” bahsinde belirtilmişti) ancak diyanet işlerinin tasdiği ile çıkmış Kûr’ân-ı Keriym’de bulunan sûrelerin âyetlerini topladığımızda 6237 âyet çıkmaktadır.
Bu sayının yarısı olarak,
3118 bir tarafta ve 3118 bir tarafta ve 1 olarak taksim oluyor.
Tam ortada olan bu 1 âyet Şu’ara Sûresinin 26/187. âyetidir.
1 - Kûr’ân okumaya başlarkan “eûzü besmele” çekerek, recm olmuş, taşlanmış, kovulmuş şeytandan ve cinden Allah’a istiaze ederiz.
2 - Kûr’ân’ın en son sûresi olan Nas Sûresi 114/6 sonunda da
اسعةَ وَالذّعمِنَ الْجِنِّ ﴿٦٦﴾
minel cinneti vennasi “O vesvese veren -gerek cinden ve gerek insândan- olsun, hepsinden de Allah'a sığınmalıdır-.” En sonunda da cinden bahsediyor.
3 - Tam ortada olan Şu’ara Sûresinin 26/187. âyeti de şeytandan (cinden) bahis ediyor.
مَاءعفَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ
صَادِقِينَعإِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّ
feeskıt aleyna kisefen minessemâ’i in künte minessadikıyne “Artık sen eğer doğru söyleyenlerden ise üzerimize gökten bir parça düşürüver”.
Ayrıca ortalarda da bahsettiği gibi başlı başına da “Cinn” sûresi de vardır.
Cinn, hayâl ve vehim ile ilgili olmadır, ki bu “Necm” sûresi ile ilgilidir. Yıldız falına bakanlara da müneccim derler.
“Necm” yıldızına afakî mânâda, “batmakta veya doğmakta olan yıldıza” diye ifade edilmişse de;
Biz burada enfüsî mânâsı itibariyle, şahsımızda yaşanması gerektiği şekliyle baktığımızdan, bu yıldızın her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye çalıştığımız “nefs heva yıldızı” olduğunu idrak etme-miz zor olmayacaktır.
Gökyüzündeki yıldızı bir an bir kenara koyalım. Her varlığın kendi varlığında bir yıldızı var.
Yani yöneldiği şey ki, ilk yöneldiği kendi nefsidir;
“ben, ben, ben,” “ben böyle bilirim,” “ben yaparım,” “benden üstün yok,” gibi vs. benlik yıldızı ki, kendisini aydınlatan bireysel kaynağıdır.
Meseleye bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “batmakta olan nefsi heva yıldızına and olsun ki,” şeklinde oluşmakladır.
Yani beşeri mânâda aydınlandığımız (dikkat edin nûrlandığımız) değil...
Esasında bu nefsani mânâda olduğundan; nefsaniyet kesif oldu-ğundan, kesafet de, zulmet olduğundan karanlıktır.
“Aydınlandığımız,” yerine beşeri bakımdan “karardığımız,” de-mek daha doğru olacaktır.
Yani Hakikat-i Muhammed-i nûruna ulaştırmayıp, kendi karanlığında bırakır.
Kişi nefsaniyetine yöneldiğinden Hakikat-i Muhammed-i kamerine ayna, aydınlık ulaşamaz çünkü o yıldız kendisine mani olur ve o yıldı-zından aldığı benlik düşüncesi ile aydınlandığı zannı ile hareket eder.
En büyük yanılgı, bu beşeriyyet “nefsaniyet heva yıldızının” pe-şinde koşmaktır.
Bu yıldıza yönelmede ışık bu yıldızdan alınır ki buna yoğunlaşıp in-sânlara yardım ediyorum diyerek cincilik, müneccimlik ortaya çıkar. Kendi beşeriyetini ön plâna çıkarıp, kendi yıldızından aldığı bilgilerle başkalarına “ziya” yerine “ziyan” verirler.
Eğer Hakikat-i Muhammed-i kamerinden (nûrundan) aydınlanmaya çalışsalar, bunlara itibar etmezler.
Müneccimlik, “beşeri NECM”de yoğunlaşmanın neticesidir.
Burada dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine hemen yakınımızdaki kendi nefs yıldızımızı tanımaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır.
Böyle değerlendirdiğimiz zaman, bizde varlığını var zannettiğimiz, aslında “heva” olan yani “bizim hevamızdan kaynaklanan o benlik yıldızının söndüğü zamana and olsun ki” diye buyuruyor, Cenâb-ı Hakk..
Yani kendimizde varlığını var zannetiğimiz ama aslında “heva” olan (hevamızdan kaynaklanan) benlik yıldızının söndüğü ana andolsun.
Cenâb-ı Hak, ey kulum dikkat et sen de öyle bir heva yıldızı var ki onu söndürdüğün an, ancak beni bulur, bana ulaşırsın.
Aksi takdirde bu sende olduğu müddetçe, kitapları yutsan, arapça alîmi olsan, hâfız olsan, ne yaparsan, ne olursan ol, hevandan kurtula-mazsın denmektedir.
Bizim beşeriyetimizden kaynaklanan “hevayı hevesimiz” nedeni ile kendimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden, bunun sönüşüne de âyette “inmekte, sönmekte olan, yok olan yıldıza yemin olsun,” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor.
Yani “bu yıldız yok, sen bu yıldızı üretiyorsun, bu sende olduğu müddetçe bana ulaşman mümkün değildir,” diyerek, Cenâb-ı Hak “andolsun” ahdi ile ikaz etmektedir.
Böylece Cenâb-ı Hak bizlere o kadar güzel bir misâl getiriyor ki bahsedilen mânâ oluşmazsa, “Kûds-ü şerif”ten gökyüzüne uruc, “Ahadiyet” mertebesine yükselme mümkün olamıyor.
Senin, benlik “nefs heva yıldızın”, sende olduğu sürece gökyüzüne uruc etmen ne yazık ki mümkün olamayacaktır.
Bu hakikati iyi anlamaya çalışalım.
“Senin benliğin sende oldukça, ibadet bile etsen Gönül Kâ’ben meyhaneye döner,” diyen zât ne güzel söylemiştir.
Senin heva yıldızın sende yandığı, parladığı, seni o hayalen aydınlattığı sürece “Hakikat-i İlâhiyye”ye ve Hakkani nûrlanmaya yolun yoktur.
O halde seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilâhiyat güneşi ile aydınlanmaya çalışmak lehine olacaktır.
Çünkü “heva” gerçekten en büyük “hayali ilâh”tır.
Böylece جَهَنَّمُ “Necm” yıldızının nefsi heva yönünü ifade etmeye çalıştıktan sonra, onun diğer yönünü de idrak etmeye çalışalım.
Eğer ona rahmani yönden bakmağa çalışırsak, içinde bulunan öz mânâsını şöyle anlayabiliriz.
(ayrıca)
(nun) “nur’u ilâhi” ► “ilâhiyat yıldızı”
(cim) “cemâl-i ilâhi” ► “ilâhiyat güneşi”
(mim) “Hakikat-i Muhammed” ► “ilâhiyat kameri” ni ifade eder diyebiliriz.
Eğer bilinçli ve gerçekçi bir seyr çalışması yapabilirsek, yıldızın “heva”lık özelliğini “ilâhiyat” özelliğine çevirebiliriz ancak ondan sonra bizim yolumuz “ilâhiyat kameri” ne, oradan da “ilâhiyat güneşi” ne doğru yol almağa başlar.
Bir şeye daha dikkat çekelim.
“Necm” 53 üncü sûre olduğu gibi ilk 2 harfi de 53 lüğü ifade etmektedir.
(nun) 50
(cim) 3 = 53
(mim) 40
93 (9 + 3) = 12 eder, ki bu da “Hakikat-i Muhammediye”dir Heva yıldızımızı bu yolla “ilâhiyat yıldız” lığımıza döndürmemiz gerekmektedir, aksi halde biz ona değil, o bize hükmedecektir.[59]