Fekeżżebûhu feeḣażehum ‘ażâbu yevmi-zzulle(ti)(c) innehu kâne ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)
Onlar Şu'ayb'ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi.
Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi!
Şuarâ Suresi 189. ayet, Semûd kavminin peygamberlerini yalanlaması sonucu başlarına gelen ilahi azabı tasvir etmektedir. Ayet, 'yalanlama', 'azap' ve 'gölge/bulut günü' gibi kavramlar üzerinden ilahi cezanın şiddetini ve kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezb (كذب) kelimesi, bir şeyin hakikatine aykırı söz söylemek veya fiilde bulunmaktır. Ayetteki 'fekezzebûhu' ifadesi, Semûd kavminin peygamberleri Salih'i, getirdiği mesajı ve mucizeleri yalanlaması, onu inkâr etmesi anlamındadır. Bu, sadece sözlü bir yalanlama değil, aynı zamanda kalben reddedişi ve fiilen karşı çıkışı da içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'kezb' kavramını 'sıdk' (doğruluk) kavramının zıttı olarak ele alır. Kur'an'da yalanlama, sadece bir olayı yanlış aktarmak değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerini, peygamberlerin mesajlarını ve hakikati reddetmek anlamına gelir. Bu ayetteki yalanlama, Semûd kavminin Allah'ın elçisine karşı takındığı inkârcı tavrı ve ilahi hakikati kabul etmeyişini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ahz' (أخذ) fiilinin Kur'an'da mecazi anlamda 'ceza ile yakalamak', 'helak etmek' manasında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'feehazehum' ifadesi, azabın onları ansızın ve şiddetli bir şekilde kuşatıp helak etmesini, onlardan kaçış imkanı bırakmamasını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ahz (أخذ) kelimesi, bir şeyi ele geçirmek, tutmak, yakalamak anlamlarına gelir. Kur'an bağlamında ise genellikle ilahi cezanın bir kavmi kuşatması, onları helak etmesi ve cezalandırması anlamında kullanılır. Burada azabın Semûd kavmini tamamen etkisi altına almasını ve onlara musallat olmasını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azâb (عذاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamındaki 'azb' kökünden gelir. İnsanı arzu ettiği şeylerden alıkoyan, ona acı veren her şeye azap denir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın isyan edenlere, inkârcılara verdiği dünyevi veya uhrevi cezayı ifade eder. Bu ayette, Semûd kavmine verilen dünyevi helak edici cezayı belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, azap kelimesinin Kur'an'da genellikle ilahi bir müdahale sonucu ortaya çıkan, acı veren, ıstırap verici bir durumu ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'azâb' kelimesi, Semûd kavminin yalanlamaları sonucunda maruz kaldıkları, bulutlu bir günle gelen ve onları helak eden şiddetli cezayı tanımlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zulle (ظلة), gölge veren şey demektir. Ayetteki 'yevmi'z-zulle' (gölge günü) ifadesi, Semûd kavmine gelen azabın, onları gölgeleyen bir bulutun altından geldiğini veya o günün gölgeli, kapalı bir gün olduğunu ifade eder. Bu, azabın geliş şeklini ve dehşetini tasvir eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zulle (ظلة) kelimesi, gölge ve bulut anlamlarına gelir. Semûd kavmine gelen azabın, onları gölgeleyen bir bulutun içinden veya o bulutun getirdiği bir felaketle geldiği rivayet edilir. Bu ifade, azabın beklenmedik ve dehşet verici bir şekilde, gökyüzünden geldiğini ima eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Azîm (عظيم) kelimesi, büyüklük, yücelik ve şiddet ifade eder. Ayetteki 'azâbi yevmin azîm' ifadesi, o günün azabının sıradan bir azap olmadığını, aksine dehşeti, şiddeti ve etkisi bakımından çok büyük ve korkunç olduğunu vurgular. Bu, ilahi cezanın ciddiyetini ve kaçınılmazlığını pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Azîm (عظيم), hem maddi hem de manevi büyüklüğü ifade eder. Kur'an'da genellikle Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığı gibi, bir olayın veya durumun şiddetini ve önemini belirtmek için de kullanılır. Burada 'yevmin azîm' ifadesi, azabın geldiği günün ve o günkü azabın büyüklüğünü, dehşetini ve etkisinin kalıcılığını anlatır.
Şu'arâ Sûresi
“Fekezzebûhu feeḣażehum ‘azâbu yevmi-zzulle(ti) innehu kâne ‘azâbe yevmin ‘azîm(in)” Onlar Şu’ayb’ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi. (26/189)
Şu’ayb (a.s.)’ın kavmi hakkında da burada genel bir bilgi verelim:
Medyen ve Eyke ahâlisine gönderilen peygamber. İbrâhim aleyhisselâm veya Sâlih aleyhisselâmın neslindedir. Soyu anne tarafından Lût aleyhisselâmın kızına ulaştığı ve Eyyûb aleyhisselâmla teyze oğulları oldukları rivâyet edilmiştir. Mûsâ aleyhisselâmın kayınpederidir. Kavmine güzel söz söylemesi, tatlı ve tesirli hitâb etmesi sebebiyle kendisine Hatib-ül-enbiyâ (peygamberlerin hatibi) denildi. İnsânlara İbrâhim aleyhisselâma bildirilen dinin emir ve yasaklarını tebliğ etti. Arabistan Yarımadasının kuzeybatısında Hicâz'la Filistin arasında Kızıldeniz sâhilinde yer alan AKâbe körfezinden Humus Vâdisine kadar uzanan Medyen bölgesinde doğup büyüyen Şuayb aleyhisselâm, o kavmin asil bir âilesine mensûptu. Gençliği, dedelerinden Medyen adlı bir şahsın etrâfında toplandıkları için bu adla anılan Medyen halkı arasında geçen Şuayb aleyhisselâm, azgın ve sapık kavmin kötülüklerinden uzak yaşar, babasından kalan koyunlarıyla meşgul olur ve namaz kılardı. Medyenliler atalarının doğru yolundan ayrılmışlar ve kötü yollara sapmışlardı. Allahü Teâlâya îman ve ibâdet etmeyi bırakmışlar, kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere tapıyorlardı. Medyen, ticâret kervanlarının gelip geçtiği yollar üzerinde olduğundan ticâretle uğraşıyorlardı. Yaptıkları alışverişte muhakkak hile yapıyorlardı. Yiyecek maddelerini alıp, stok yapıyorlar, pahâlanınca fâhiş fiyatla satıyorlardı. Ölçü ve tartı için iki değişik ölçek kullanıyorlar, alırken büyük ölçekle alıyorlar, satarken küçük ölçekle veriyorlardı. İnsânların yollarını kesiyorlar, onların mallarına zorla el koyuyorlardı. Yol üstünde durup, bilhassa yabancı ve gariblerin mallarını çeşitli hilelere başvurarak ellerinden alıyorlardı. Ayrıca sâhip oldukları pekçok nîmetin şükrünü yapmayıp, nankörlük ediyorlardı. Allahü Teâlâ onlara, doğru yola dâvet etmek için Şuayb aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi. Şuayb aleyhisselâm onlara nasihatlerde bulunup, Allahü teâlâya şirk koşmamalarını ve yanlızca o'na ibâdet etmelerini, alışverişte, ölçü ve tartıda haksızlık ve hile yapmamalarını, yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarını söyledi. Kötülüklere devâm ettikleri takdirde azâba uğrayacaklarını, vazgeçtikleri takdirde mükâfâta kavuşacaklarını söyledi. Fakat azgın Medyen kavmi, Şuayb aleyhisselâmın sözlerini dinlemeyip, ona karşı çıktılar. Ona inananları tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselâm, bütün sıkıntı, eziyet ve horlamalara rağmen, Medyenlileri doğru yola dâvete devâm etti. İbret olarak isyânları sebebiyle helâk edilen Nûh aleyhisselâmın gönderildiği kavmin, Hûd kavminin, Lût kavminin başına gelen azâpları ve helâk olmalarını anlattı. İnkârdan vazgeçip îman etmelerini, mağfiret dilemelerini, aksi hâlde kendilerinin de isyân edip, helâk olan kavimler gibi azâba düşeceklerini ve helâk olacaklarını açık bir lîsânla anlattı. Onun peygamberliği Şam'a kadar duyulmuştu. Pek çok kimse gelerek Şuayb aleyhisselâma îman etmekle şereflendiler. Fakat Medyenliler yolda durup, Şuayb aleyhisselâma gelenlere mâni olmaya çalıştılar. Şuayb aleyhisselâmı ve ona inananları kendi sapık dinlerine dönmedikleri takdirde yurtlarından çıkaracaklarını söyleyip, tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselâm azgın Medyen halkının, bütün nasihatlerine rağmen îmana gelmelerinden ümit kesince, onları Allahü teâlâya havâle etti. Şuayb aleyhisselâm Allahü Teâlâya;
''Yâ Rabbi! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver. Sen hükmedicilerin hayırlısısın.'' diye duâ etti. Azgınlıklarına ve inananlara karşı düşmanlıklarına devâm eden Medyen halkı üzerine, Allahü teâlâ azâp gönderdi. Cebrâil aleyhisselâmın bir sayhası ve bir zelzeleyle onların hepsini helâk etti. Hepsi yok oldular. Sanki onlar o beldede yaşamışlardı. Şuayb aleyhisselâm ve ona inananlar kurtulup Medyen'e yakın bir yerde, yeşillik, ağaçlık ve bolluk içinde bir şehir olan Eyke'ye giderek, oradaki insânlara doğru yolu göstermekle vazifelendirildi. Medyen halkının bütün husûsiyetlerini taşıyan Eyke halkı, parayı tartı ile alırlar, kenarlarından kırptıktan sonra, tâne ile verirlerdi. Alışverişlerinde karşı tarafdakine muhakkak zarar verirler ve onu aldatırlardı, alırken ucuz ve fazla fazla alırlar, satarken pahâlı ve eksik verirlerdi. Yolcuları soyarlar, putlara taparlardı. Şuayb aleyhisselâma inanmak için gelenleri vaz geçirmek için çalışırlar, Şuayb aleyhisselâma yalancı derlerdi. İstekleri olmazsa, tehditte bulunup, eziyet ederlerdi. Şuayb aleyhisselâm Eyke halkını Allahü teâlâya îman ve ibâdet etmeye dâvet etti. Eyke halkı Şuayb aleyhisselâmdan mûcize istediler. Şuayb aleyhisselâm çevredeki putlara hitâp edip; ''Rabbiniz kimdir? Ben kimim? Söyleyin!'' dedi. Taş ve ağaçtan yapılmış cansız birer varlık olan putlar dile gelip; ''Rabbimiz ve halkedicimiz Allahü Teâlâdır. Yâ Şuayb! Sen ise Allahü Teâlânın peygamberisin!'' dediler ve kâidelerinden yere düşüp paramparça oldular. Bir mûcize karşısında bâzı kimseler îmana geldi. İnanmayanlar da azgınlıklarını daha da arttırdılar. Şuayb aleyhisselâm son defâ ikâz edip, puta tapmaktan vaz geçmelerini, Allah'a îman etmelerini ölçü ve tartıda adâletli olmalarını ve her türlü zûlümden vazgeçip, kurtulmalarını söylediyse de inkâr edip inanmadılar. Alay ettiler, yalancısın, sihirbazsın, büyülenmişsin dediler. İmân etmeyeceklerini açıkca söyleyip; ''Eğer sen doğru sözlüysen, bize gökten azâp indir.'' dediler. Şuayb aleyhisselâm bu azgın kavmi Allahü Teâlâya havâle etti. Allahü Teâla onlara isyanları sebebiyle şiddetli bir azâp göndererek hepsini helâk ettiler. Önce ortalığı kasıp kavuran şiddetli bir sıcaklığa tutuldular, sular fokur fokur kaynadı. Susuzluktan kıvranıyorlar sıcak suları içtikçe içleri yanıyordu. Çâresizlikten gölge ve içecek su arıyorlar, bir tarafdan bir tarafa koşuyorlardı. Bu hâl yedi gün devâm etti. Sekizinci gün ufukta koyu gölgeli siyah bir bulut çıkıp yükseldi. Bunu gören Eykeliler serinlemek için koşup hepsi bulutun altında toplandılar. Onlar bulutun altına toplanır toplanmaz buluttan üzerlerine şiddetli bir ateş yağmaya başladı ve hepsi ateş altında helâk olup, gittiler. Eykelilerin helâk edildiği bugün, Kur'ân-ı Kerîm’de (gölge günü) olarak bildirilmekte ve meâlen şöyle buyurulmaktadır: ''O gölge (zılle) gününün azâbı onları yakalıyıverdi. Gerçekten o azâp büyük bir günah azâbı idi.'' (Şuarâ sûresi:189.âyet) Şuayb aleyhisselâm, Eyke ahâlisinin helâk olmasından sonra, inananlarla birlikte Medyen'e gidip yerleşti. İnananlardan birinin kızıyla evlendi. İki kızı oldu. Kızlar büyüdü. Kendisi iyice yaşlandı. Allah korkusundan çok gözyaşı döktü. Gözleri zayıfladı, vücudu kuvvetten düştü. Bu sırada Mısır'dan çıkıp Medyen'e gelen Mûsâ aleyhisselâm, kuyu başında koyunlarını sulamak için bekleyen Şuayb aleyhisselâmın kızlarına yardım ederek, koyunlarını suladı. Şuayb aleyhisselâm ücret vermek için onu evine dâvet etti. Onu emin güvenilir bir kimse olarak görüp, koyunlarına çoban tuttu. Sekiz sene koyunlarını gütmesi şartıyla kızlarından birini ona nikâhladı. Mûsâ aleyhisselâm orada on sene kaldı. Çocukları oldu. Daha sonra Mısır'a göç etti. Sıhhati düzelip gözleri açılan Şuayb aleyhisselâm, her sene Medyen'den Mısır'a giderek kızı va damâdını ziyâret etti. Bir müddet sonra da orada vefât etti. Vefâtından 300 yaşında olduğu rivâyet edilmiştir. Şuayb aleyhisselâm çok namaz kılardı. Tevrât'ta ismi Mikâil olarak bildirilmiştir. Kur'ân-ı Kerîmde A'râf, Şuarâ, Hûd ve Ankebût sûrelerinde Şuayb aleyhisselâm, Medyen ve Eyke kavimleri hakkında âyet-i kerîmeler mevcûttur. Şuayb aleyhisselâmın altı çeşit mûcizesi vardır.
Mûcizeleri:
1-Hazret-i Şuayb'ın duâsı bereketiyle, koyunlardan doğmuş siyah kuzuların hepsi beyaz olmuştur.
2- Hazret-i Şuayb'ın duâsı bereketiyle taşlar toprak olmuştu. Şöyle ki: Medyen kasabası dağlık, taşlık bir yer olduğundan: ''Hak peygamber iseniz, duâ ediniz, şu daplar kalkıp, yerimiz geniş olsun.'' diye teklif etmişlerdi. Şuayb aleyhisselâm duâ edince, cenâb-ı hak duâsını kabul edip, elini o dağ ve taşlar üzerine koy, diye emreyledi. Elini koyunca hepsi toprak oluverdi.
3-Şuayb aleyhisselâmın duâsı bereketiyle Medyen'de bâzı taşlar koyun olmuştur. Şöyle ki, kendilerinin hiç koyunu olmadığı için kavmi, bizim koyunlarımızı elimizden almak için Şuayb buraya gelmiştir diye söz etmişlerdi. Hazret-i Şuayb bunu işitince, çok üzülüp, kendinin de koyunu olması için Cenâb-ı Hakka duâ eyledi. Cenâb-ı Hak duâsını kabul edip, orada bulunan taşlara eliyle işâret etmesini emreyledi. Hazret-i Şuayb işâret ettiği anda o taşlar koyun oluverdi. Bu sûretle koyunları kavminin koyunundan birkaç misli fazla oldu. O koyunları sekiz, yâhut on sene hazret-i Mûsâ'ya güttürüp, kızını da ona verdiği meşhurdur.
4-Hazret-i Şuayb, bir yerin taşları etrâfında dönünce, o taşlar hemen bakır olup, ahâli bununla pek zengin olmuştur.
5- Hazret-i Şuayb'ın duâsı bereketiyle kum tepeleri yerinden kalkmıştır.
6-Hazret-i Şuayb, bir dağa çıkmak istediği zaman, dağ âdeta devenin oturup kalktığı gibi, Şuayb aleyhisselâm çıkıncaya kadar küçülür, çıktıktan sonra evvelki hâli gibi büyük bir dağ olurdu.[60]