Eve lem yekun lehum âyeten en ya'lemehu ‘ulemâu benî isrâ-îl(e)
İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir?
İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?
Şuarâ Suresi'nin 197. ayeti, İsrailoğulları bilginlerinin Kur'an'ın hakikatini bilmelerinin, Mekkeliler için bir delil teşkil etmesi gerektiğini vurgular. Ayet, 'ayet' kavramı üzerinden delil ve işaretin önemini, 'bilmek' fiiliyle ilmin ve tasdikin rolünü, 'ulema' kelimesiyle de bilginlerin şahitliğini öne çıkarır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet' kelimesinin aslen 'açık bir alamet' veya 'işaret' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın varlığına, birliğine veya peygamberlerin doğruluğuna delalet eden mucizeler, ibretler veya Kur'an'ın kendisi için kullanılır. Bu ayette, İsrailoğulları bilginlerinin Kur'an'ın hakikatini bilmeleri, Mekkeliler için bir 'ayet', yani bir delil ve tasdik işareti olarak sunulmuştur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ayet' kelimesinin 'alamet' ve 'nişane' anlamlarına geldiğini ifade eder. Bu bağlamda, İsrailoğulları bilginlerinin Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberliğini ve Kur'an'ın ilahi menşeini bilmeleri, Mekke müşrikleri için inkâr edilemez bir 'ayet', yani açık bir kanıt ve alamet olarak sunulmaktadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ayet' kavramının Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu ve 'işaret', 'mucize', 'delil' gibi anlamları içerdiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Kur'an'ın ilahi kaynağının doğruluğuna dair harici bir 'delil' olarak işlev görür; İsrailoğulları bilginlerinin bilgisi, bu delilin somutlaşmış halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilim' kelimesini 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' olarak tanımlar. Bu ayetteki 'ya'lemehu' (onu bilmeleri), İsrailoğulları bilginlerinin Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberliğinin hakikatini, kendi kutsal kitaplarındaki bilgiler ışığında kesin bir şekilde idrak etmeleri ve tasdik etmeleri anlamına gelir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilim'i 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'bilmeleri' ifadesi, İsrailoğulları bilginlerinin, Kur'an'ın ve Peygamber'in (s.a.v.) vasıflarının kendi kitaplarında yer aldığını ve dolayısıyla bu hakikati 'olduğu gibi' bildiklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kökünün Kur'an'da genellikle 'kesin bilgi', 'gerçeği kavrama' ve 'doğruyu idrak etme' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'bilmeleri', onların sadece bir duyum veya tahminle değil, kendi kutsal metinlerinden gelen sağlam bir bilgiyle bu hakikate vakıf olduklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âlim' kelimesinin 'ilim sahibi' anlamına geldiğini ve 'ulema'nın bunun çoğulu olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'İsrailoğulları uleması', kendi kutsal kitaplarına vakıf olan, dinî konularda otorite kabul edilen bilginleri ifade eder. Onların bilgisi, Kur'an'ın hakikatine dair güçlü bir şahitlik olarak sunulur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âlim'i 'hakikati bilen ve onu başkalarına öğreten kişi' olarak tanımlar. 'Ulema' ise bu vasfa sahip kişilerin çoğuludur. Ayette, İsrailoğulları'nın 'uleması'nın Kur'an'ın hakikatini bilmesi, onların bu konudaki yetkinlikleri ve bilgileri nedeniyle önemli bir delil teşkil ettiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ulema' kelimesinin 'ilimde derinleşmiş, bilgi sahibi kişiler' için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'İsrailoğulları uleması', kendi dinlerinin ve peygamberlik geleneğinin inceliklerine vâkıf olan, dolayısıyla Kur'an'ın getirdiği mesajın doğruluğunu kendi kaynaklarından teyit edebilecek konumdaki bilginleri işaret eder.
Şu'arâ Sûresi
“Eve lem yekun lehum âyeten en ya’lemehu ‘ulemâu benî isrâ-îl(e)” İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir? (26/197)
İsrail oğulları bilginlerinden bir kısmı, Tevrat ve İncil de Peygamber (s.a.v) 'in sıfat ve özelliklerinin anlatıldığını söylüyorlardı. Kureyş de gidip onlardan bu haberi öğreniyorlardı.[66]
İsrailoğulları seyri süluk hakikatinde gece yürüyenin çocukları olan gece kalkıp zikrini ve tefekkürünü yapıp ilerleyenlerdir. Bunların bilginleri ise tarikat bilgini olan mürşidlerdir. Hakiki tarikat mertebesine gelen ve bu konuda bilgin olan kişide Marifet mertesinde ve Hz. Muhammed yaşantısında olan kişinin bilgisi vardır ve bilir. Gaflet ehli inkarcılar inatlarından bunu kabul etmez. Nefsi emmarede inadından Hz. Muhammed mertebesini gaflet ve inkarından tanımayıp tarikat mertebesi bilgisinden yararlanmaz. (Murat Derûni)
وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ {الشعراء/198}
“Velev nezzelnâhu ‘alâ ba’di-l-a’cemîn(e)”
فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ {الشعراء/199}
“Fekaraehu ‘aleyhim mâ kânû bihi mu/minîn(e)” Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı. (26/198-199)
Zahirde Arapça bilmeyen biri olma ile birlikte, A!rabça Rabça bilgisi olmayan yani rububiyet mertebesinin hakikat bilgisine vakıf olmayan, hayal ve zan üzere olan birine insede yine de inanmazlar. (Murat Derûni)
"Kur'an'ı gerçekte okuyan, onun sırlarını keşfeden âriftir" der. Müşrikler ise "harflere takılıp mânâyı göremeyenler"dir.[67]