Keżâlike seleknâhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)
İşte böylece biz onu (Kur'an'ı) suçluların kalbine soktuk.
Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
Şuarâ Suresi 200. ayet, Kur'an'ın suçluların kalplerine nasıl nüfuz ettiğini ve onların bu ilahi mesaja karşı direncini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, ilahi mesajın insan psikolojisi üzerindeki etkisini ve inkarcıların akıbetini vurgulayan temel kavramlar içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 's-l-k' kökünü bir şeyi bir yere sokmak, geçirmek, yol almak anlamında kullanır. Ayetteki 'سَلَكْنَاهُ' ifadesi, Kur'an'ın ilahi bir iradeyle suçluların kalplerine nüfuz ettirilmesini, onların içine işlenmesini anlatır. Bu, mesajın dışarıdan bir etkiyle değil, içsel bir yerleşmeyle muhataplarına ulaşmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 's-l-k' fiilinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Ayetteki 'سَلَكْنَاهُ' ifadesi, Kur'an'ın suçluların kalplerine 'sokulması'nı, yani onların zihinlerine ve vicdanlarına yerleştirilmesini mecazi bir anlatımla ifade eder. Bu, mesajın onlara ulaşmasına rağmen, inkarları nedeniyle kabul etmediklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki fiillerin ilahi kudretin tezahürü olarak nasıl kullanıldığını inceler. 'سَلَكْنَاهُ' fiili, Allah'ın mutlak iradesiyle ilahi mesajı belirli bir hedefe yönlendirmesini, onu kalplere 'yerleştirmesini' ifade eder. Bu, mesajın evrensel niteliğine ve her insana ulaşma potansiyeline işaret eder, ancak kabul edip etmeme sorumluluğu insana aittir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb' kelimesini bir şeyin özü, merkezi ve dönen, değişen şey anlamında açıklar. Kur'an'da 'kalb', sadece biyolojik bir organ değil, aynı zamanda idrak, akıl, irade ve imanın merkezi olarak kullanılır. Ayetteki 'قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ' ifadesi, suçluların inanç ve idrak merkezlerine Kur'an'ın nüfuz ettiğini, ancak onların bu mesajı kabul etmediklerini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kalb'i hem maddi hem de manevi anlamda ele alır. Manevi anlamda 'kalb', insanın hakikatleri idrak etme, doğruyu yanlıştan ayırma ve iman etme yeteneğinin merkezidir. Ayetteki 'قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ' ifadesi, suçluların kalplerinin, Kur'an'ın mesajını alabilecek kapasitede olmasına rağmen, kendi tercihleriyle bu mesajı reddettiklerini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kalb' kelimesinin Kur'an'daki semantik alanını incelerken, onun sadece duygusal değil, aynı zamanda bilişsel ve iradi bir merkez olduğunu belirtir. Ayetteki 'قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ' ifadesi, Kur'an'ın suçluların idrakine ve vicdanına hitap ettiğini, ancak onların kalplerinin mühürlenmiş veya katılaşmış olması nedeniyle bu mesaja karşı direnç gösterdiklerini anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'c-r-m' kökünü 'kesmek, ayırmak' ve bundan türeyen 'suç işlemek, günah kazanmak' anlamında kullanır. 'Mücrim', Allah'ın emirlerinden yüz çeviren, O'nun belirlediği sınırları aşan kişidir. Ayetteki 'الْمُجْرِمِينَ' ifadesi, Kur'an'ın mesajına karşı çıkan, onu reddeden ve bu tutumlarıyla kendilerini günaha sokan kimseleri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'c-r-m' kökünün 'suç işlemek, günah kazanmak' anlamının yanı sıra, 'bir şeyi kesip ayırmak' anlamından geldiğini belirtir. 'Mücrim', kendisini haktan ve doğru yoldan ayıran, günah işleyerek Allah'ın rahmetinden uzaklaşan kişidir. Ayetteki 'الْمُجْرِمِينَ', Kur'an'ın mesajına karşı direnen ve bu direnişleriyle kendilerini ilahi azaba müstahak kılan kimseleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'c-r-m' kökünden türeyen kelimelerin, genellikle Allah'a karşı işlenen büyük günahları ve ilahi düzene karşı gelmeyi ifade ettiğini belirtir. 'Mücrim', sadece dünyevi bir suçlu değil, aynı zamanda ahirette cezayı hak eden, ilahi adalete karşı gelen kişidir. Ayetteki 'الْمُجْرِمِينَ' ifadesi, Kur'an'ın mesajını reddetmeleri nedeniyle ilahi azaba çarptırılacak olan inkarcıları vurgular.
Şu'arâ Sûresi
“Kezâlike seleknâhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)” İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) suçluların kalbine soktuk. (26/200)
Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.
“seleknâhu” biz onu soktuk. “Hu” burada müfessirler tarafından Kûr’ân olarak bildirilmiştir. Aynı zamanda “Hu” İsm-i azamdır ve bâtındaki en büyük isimdir.
"İlkâ", bir şeyi bir yere bırakmak, yerleştirmek, hatta "atmak" anlamına gelir.
Kûr’ân olara baktığımız kalbe ilka edilmesi bâtında olup açılımı âyetleri okunduğu zaman besmele anahtarı ile hangi âyet okunuyorsa onun şifreleri açılır. Peki denilebilirki suçluların Kûr’ân ile işi olmaz, okumaz ve inanmazlar. Kûr’ân-ı Keriym de Münafık, Kafirun, Felak, Nas sûreleri ve suçlu, günahkar, müşrilerden bahseden âyetler vardır. Suçlular yaşantısı ve inanışı ile bu âyetlerin zuhur mahalli olmaktadır. Fakat inkar gafletlerinden bunun farkında değillerdir.
“Hu” zahirde (هُوَ) Hüve şeklini alır. Sondaki “He” Vahiyet sahası ve ilahi vehimi ifade eder. Baştaki “Huu” Nefesi Rhmani ile tenfis edilere bu vahidiyet sahası yaygın hala gelmiş olur. Başta bulunan “He” harfinde ise görüldüğü üzere ortadan geçen çizgi hattı “He” yi ikiye bölmektedir. Birisi ilahi hüviyyet, diğeri ise beşeri hüviyettir. Vav bağlantısı ise, ilahi vücut ve beşeri vücut varlığadır. Beşeri hüviyeti ile yaşayan bu “vav” harfine Beşeri varlığı ile bağlanmış olur. Kendindeki hakikate arif olan kişi kesretteki vahdetin farkına varır ve sıfât tecellisi ile fenâfillah hükmü altına girer ve (ه) “Hu” olur. Ve daha sonra eğer bekabillah hükmü ile bu âleme dönebilirse (هُوَ) Hüvesi, Hüvesine olur. İlahi ve beşeri hüviyyet ve varlığı iledir. Burada olan birimsel olan kendi bünyesi ve varlığındadır. Âlem bazında bunun olması mümkün değildir. (Murat Derûni)
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ {الشعراء/201}
“Lâ yu/minûne bihi hattâ yeravû-l’azâbe-l-elîm(e)”
فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ {الشعراء/202}
“Feye/tiyehum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)”
فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ {الشعراء/203}
“Feyekûlû hel nahnu munzarûn(e)” Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar. (26/201-202-203)
Onlar ahirette gaflet perdeleri kalkmadan ve elem dolu pişmanlık verici azabı görünce kendilerine tekrar zaman verilmesini isteyinceye kadar inanmazlar.
Nasıl Firavun suda boğulduğu anda bu gaflet perdesi kalktığında Mûsâ (a.s) ın rabbine inandım dedi.
Ama bu mühlet-zaman sermayesi kişiye bir kere verilmektedir. Geçmiş senelerde bir porodi programının girişinde söylenen şarkının ilk dizesi alıma geldi. Aç gözünü tekrarı yo bunun… (Murat Derûni)