İçeriğe atla
Şuarâ 200Cüz 19 · Sayfa 375

Şuarâ Sûresi 200. Âyet

الشعراء

Sohbete sor

Keżâlike seleknâhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)

İşte böylece biz onu (Kur'an'ı) suçluların kalbine soktuk.

Şu'arâ Sûresi

“Kezâlike seleknâhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)” İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) suçluların kalbine soktuk. (26/200)


Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.


“seleknâhu” biz onu soktuk. “Hu” burada müfessirler tarafından Kûr’ân olarak bildirilmiştir. Aynı zamanda “Hu” İsm-i azamdır ve bâtındaki en büyük isimdir.

"İlkâ", bir şeyi bir yere bırakmak, yerleştirmek, hatta "atmak" anlamına gelir.

Kûr’ân olara baktığımız kalbe ilka edilmesi bâtında olup açılımı âyetleri okunduğu zaman besmele anahtarı ile hangi âyet okunuyorsa onun şifreleri açılır. Peki denilebilirki suçluların Kûr’ân ile işi olmaz, okumaz ve inanmazlar. Kûr’ân-ı Keriym de Münafık, Kafirun, Felak, Nas sûreleri ve suçlu, günahkar, müşrilerden bahseden âyetler vardır. Suçlular yaşantısı ve inanışı ile bu âyetlerin zuhur mahalli olmaktadır. Fakat inkar gafletlerinden bunun farkında değillerdir.

“Hu” zahirde (هُوَ) Hüve şeklini alır. Sondaki “He” Vahiyet sahası ve ilahi vehimi ifade eder. Baştaki “Huu” Nefesi Rhmani ile tenfis edilere bu vahidiyet sahası yaygın hala gelmiş olur. Başta bulunan “He” harfinde ise görüldüğü üzere ortadan geçen çizgi hattı “He” yi ikiye bölmektedir. Birisi ilahi hüviyyet, diğeri ise beşeri hüviyettir. Vav bağlantısı ise, ilahi vücut ve beşeri vücut varlığadır. Beşeri hüviyeti ile yaşayan bu “vav” harfine Beşeri varlığı ile bağlanmış olur. Kendindeki hakikate arif olan kişi kesretteki vahdetin farkına varır ve sıfât tecellisi ile fenâfillah hükmü altına girer ve (ه) “Hu” olur. Ve daha sonra eğer bekabillah hükmü ile bu âleme dönebilirse (هُوَ) Hüvesi, Hüvesine olur. İlahi ve beşeri hüviyyet ve varlığı iledir. Burada olan birimsel olan kendi bünyesi ve varlığındadır. Âlem bazında bunun olması mümkün değildir. (Murat Derûni)


لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ {الشعراء/201}

“Lâ yu/minûne bihi hattâ yeravû-l’azâbe-l-elîm(e)”

فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ {الشعراء/202}

“Feye/tiyehum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)”

فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ {الشعراء/203}

“Feyekûlû hel nahnu munzarûn(e)” Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar. (26/201-202-203)


Onlar ahirette gaflet perdeleri kalkmadan ve elem dolu pişmanlık verici azabı görünce kendilerine tekrar zaman verilmesini isteyinceye kadar inanmazlar.

Nasıl Firavun suda boğulduğu anda bu gaflet perdesi kalktığında Mûsâ (a.s) ın rabbine inandım dedi.

Ama bu mühlet-zaman sermayesi kişiye bir kere verilmektedir. Geçmiş senelerde bir porodi programının girişinde söylenen şarkının ilk dizesi alıma geldi. Aç gözünü tekrarı yo bunun… (Murat Derûni)