Lâ yu/minûne bihi hattâ yeravû-l'ażâbe-l-elîm(e)
(201-203) Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, "Bize mühlet verilmez mi?" demedikçe, ona inanmazlar.
Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
Şuarâ Suresi 201. ayeti, inkarcıların imana gelmek için bekledikleri son noktayı, yani 'can yakıcı azabı' görme şartını vurgular. Ayet, 'iman', 'görme' ve 'azap' kavramları üzerinden, ilahi uyarının ciddiyetini ve inkarcılığın kaçınılmaz sonucunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve dilin ikrarıyla birlikte güven ve emniyet duygusuyla bir şeyi kabul etmektir. Ayetteki 'lâ yu'minûne' ifadesi, onların azabı görmeden önce bu tasdiki gerçekleştirmeyeceklerini, yani kalplerinde bir emniyet ve güven hissi oluşmayacağını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu'ya göre iman (îmân), Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve güveni ifade eder. Bu ayetteki olumsuz kullanım, onların bu teslimiyet ve güven halinden uzak olduklarını, ancak zorlayıcı bir durum karşısında belki bir kabule yönelebileceklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rü'yet (رؤية), gözle görme eylemini ifade eder. Ayetteki 'hattâ yeravu'l-azâbe' ifadesi, inkarcıların iman etmeleri için azabın somut bir şekilde, gözleriyle müşahede edilebilir bir gerçeklik olarak karşılarına çıkmasını beklediklerini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'görme' fiilinin bazen 'bilme' ve 'idrak etme' anlamında da kullanılabileceğini belirtse de, bu ayetteki bağlamda 'azabı görmek', onun dehşetini ve şiddetini bizzat tecrübe etmek, yani gözle şahit olmak anlamındadır. Bu, mecazi değil, hakiki bir görme eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azap (عذاب), bir şeyi tatlı ve hoş olmaktan alıkoyan, acı veren her türlü eziyet ve cezadır. Ayetteki 'el-azâbe' kelimesi, inkarcıların iman etmeleri için bekledikleri, kendilerine dokunacak olan şiddetli ve acı verici ilahi cezayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, azabın, kişinin rahatını bozan, ona sıkıntı ve acı veren her şey olduğunu belirtir. Bu ayetteki azap, inkarcıların dünya hayatında veya ahirette karşılaşacakları, onları imana getirecek kadar şiddetli ve caydırıcı bir cezayı işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Elîm (أليم), 'elem' kökünden türemiş olup, şiddetli acı veren demektir. Bu kelime, azabın sadece bir ceza olmakla kalmayıp, aynı zamanda son derece acı verici ve dayanılmaz bir niteliğe sahip olduğunu vurgular, böylece inkarcılar için bir uyarı niteliği taşır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Elîm kelimesi, 'elem' yani acı ve ızdırap veren şeyleri ifade eder. Ayette 'el-azâbe' kelimesinin sıfatı olarak gelmesi, bu azabın sıradan bir ceza olmadığını, aksine ruhsal ve bedensel olarak derin bir acı ve ızdırap kaynağı olacağını açıkça belirtir.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.