Ve enceynâ mûsâ vemen me'ahu ecma'în(e)
Musa'yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.
Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık,
Bu ayet, Allah'ın Musa'yı ve onunla birlikte olanları kurtarmasını konu almaktadır. Anahtar kavramlar, kurtarma eylemini, kurtarılan kişiyi ve kurtarılan grubun bütünlüğünü vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Necât (نجاة), bir şeyden kurtulmak, selamet bulmak demektir. 'Enceynâ' (أنجينا) fiili, Allah'ın birini tehlikeden, helaktan veya sıkıntıdan kurtarması, onu selamete ulaştırması anlamına gelir. Ayette, Firavun'un zulmünden ve denizde boğulmaktan kurtarılma eylemini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Enceynâ (أنجينا) ifadesi, 'halâsnâ' (خلصنا) yani 'kurtardık' anlamındadır. Burada, Musa ve kavminin düşmanlarından ve denizin tehlikesinden kurtarılması mecaz yoluyla değil, doğrudan bir kurtarma eylemi olarak ifade edilmiştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Necât (نجاة) kavramı, Kur'an'da genellikle ilahi bir müdahale ile tehlikeden, cezadan veya felaketten kurtuluşu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın peygamberine ve inananlara yönelik koruyucu ve kurtarıcı gücünü gösteren tipik bir örnektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Musa (موسى), Kur'an'da adı sıkça geçen büyük peygamberlerden biridir. İsmi, Firavun'un sarayında bulunması ve sudan çıkarılmasıyla ilişkilendirilir. Ayette, kurtarılan şahsiyetin kimliğini açıkça belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Musa (موسى) kelimesi, İbranice kökenli olup, 'sudan çıkarılan' anlamına geldiği rivayet edilir. Kur'an'da Firavun'a karşı mücadele eden ve İsrailoğullarını Mısır'dan çıkaran peygamber olarak geçer. Bu ayette, kurtarma eyleminin merkezindeki kişidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ma'a (مع) edatı, 'birlikte, beraberinde' anlamı taşır. Ayette, Musa'nın tek başına değil, ona iman eden ve onunla birlikte hareket eden bir toplulukla birlikte kurtarıldığını belirtir. Bu, ilahi yardımın sadece peygambere değil, onun takipçilerine de şamil olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ma'a (مع), iki veya daha fazla şeyin bir araya gelmesini, eşlik etmesini ifade eder. Burada, Musa'nın liderliğinde onunla birlikte olan İsrailoğulları kastedilmektedir. Kurtuluşun kolektif bir deneyim olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ecme'în (أجمعين), 'hepsi, tamamı' anlamına gelen bir te'kid (vurgu) edatıdır. 'Men me'ahu' (onunla birlikte olanlar) ifadesini pekiştirerek, Musa ile birlikte olan hiç kimsenin kurtuluşun dışında kalmadığını, hepsinin eksiksiz bir şekilde kurtarıldığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Cem' (جمع) kökünden türeyen ecme'în (أجمعين), bir topluluğun bütün fertlerini kapsayan bir genelleme ve vurgu ifade eder. Ayette, Musa'nın beraberindeki herkesin, istisnasız bir şekilde ilahi kurtuluşa mazhar olduğunu kesin bir dille ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ecme'în (أجمعين) gibi kelimeler, Kur'an'da bir grubun veya olayın kapsamını vurgulamak için kullanılır. Bu ayette, kurtuluşun sadece belirli kişilere değil, Musa'ya inanan ve onunla birlikte hareket eden tüm topluluğa şamil olduğunu net bir şekilde ortaya koyar.
Şu'arâ Sûresi
“Ve enceynâ mûsâ vemen me’ahu ecma’în(e)” Mûsâ’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık. (26/65)
Ve Mûsâ'yı ve onunla beraber olanları, hepsini kurtuluşa erdirdik”.
Bu Âyet-i keriymede de dikkat çeken kelime (necât) tır. (نجات) (Necât) kelimesinin sayı değerleri, (50+ 3+1+400=454) tür, toplarsak (4+5+4=13) tür. Görül- düğü gibi “necât” yani kurtuluş’ta (13) tür ve (13) e bağlıdır, yani bütün necâtiyyet te (13) ün hakikatinden gelmektedir.[20]
(A’raf-7/138) (Ve câveznâ bi benî israîlel bahre fe etev alâ kavmin ya’kufûne alâ asnâmin lehum, kâlû yâ mûsac’al lenâ ilâhen ke mâ lehum âlihetun, kâle innekum kavmun techelûn.)
“Ve İsrâîloğullarının denizden geçmelerini sağladık? Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsûs bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Mûsâ! Onların ilâhları gibi, sen de bize bir ilâh yap! Mûsâ da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.”
Mûsâ (a.s.) asâsı ile denize vurduğu zaman oniki tane yol açılıyor, önce girmeye çekinmişler fakat her kanaldan giden aradaki yerin şeffaf olmasından dolayı diğerlerinin yollarını gördüğünden mutmain olmuşlar ve her yoldan bir sıbt karşıya geçmiş. Ve buradaki denizin açılması nedeniyle oradaki kara parçası dünyada bir kere güneşi görüp kapanan bir kara parçasıdır. Son ferdide girdikten sonra arkadan Fir’âvn ve ordusu geliyor, fakat bu kanallara girmeye tereddüt ediyorlar, tam o anda Cebrâîl (a.s.) bir kısrağın üstünde o kanaldan içeri giriyor, onu gören Fir’âvn’nun binmiş olduğu aygır at hemen onun arkasından koşuyor ve onu diğerleri takip ediyor. Hepsi girer girmez açılmış olan sular anında kapanıyor ve hepsi orada boğuluyorlar. Boğulmadan önce Fir’âvn Mûsâ’nın ve Hârun’un rabbına îman ettim diyor fakat boğulurken söylediği için kabul edilmiyor. “Bu hususta âlimlerin değer yargıları muhteliftir.” Fakat bir müddet sonra cesedi sudan dışarı çıkıyor, tefsirlerde onu ilâh zannedenlere delil olarak çıktığı söyleniyor, işte kelime-i tevhid’i Zâhiren söylediği için Zâhiren cesedi kurtuluyor. Buradan çıkan sonuç kişi kelime-i tevhidi ne şekilde söylerse söylesin o söylediği şekilde karşılığını buluyor.
Bâtınen oniki kanaldan geçmeleri seyri sülûk yolundaki oniki dersin karşılığıdır. Her kişi kendi dersinde nereye gelmişse ancak o kanaldan geçip oniki mertebeyi bitiriyor. Her Hakk yolcusu hangi mertebede ise, Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere vurup çıkan oniki pınardan her bir kavmin nereden içeceğini bilmesi gibi bilir ve ilmini oradan alır. İlk yedi mertebe kişinin kendi iç bünyesinde olan emmâre, levvâme, mülhîme, mutmainne, razıyye ve mardıyye…….. mertebeleridir, daha sonra gelen beş mertebeyede hazerat-ı hamse, deniliyor ve bunlarda dış âlemde oluşan mertebelerdir, ki tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfât, tevhid-i zât ve insânı Kâmil olarak isimlendirilmiştir.
Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen Âyetleri çok iyi anlamamız için her mertebe, neyi ifâde ediyor, evvelâ bunu bilmemiz lâzımdır ve meseleleri mertebelerine oturtmamız gerekiyor. İşte beni İsrâîl’de bir mertebenin ifâdesidir ve bizi oraya ulaştırmaya çalışır, oysa zâhiren beni İsrâîl kavmine olan bu hitâbı bizler sadece orada bırakıp ötesine geçemiyoruz. Kûr’ân-ı Kerîm Allah’ın kelâmı olduğuna ve kelâmda zâtından ayrı olmadığına göre bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman Allah’ın zâtıyla karşı karşıya imişiz gibi okumamız lâzımdır, Hatta burada Cebrâîl (a.s.)’a bile ihtiyaç yoktur çünkü Cebrâîl (a.s.)’ın Efendimize (s.a.v) getirdiği metin elimizde, o zaman Cebrâîl (a.s.)’a ihtiyaç vardır, burada artık yol daha da kısalmıştır. Yalnız bunların anlaşılması için bizde Cebrâîl’i bir akıla ihtiyaç vardır yâni temiz, düzgün, takıntıları, şartlanmaları, bağlantıları olmayan, saf bir akla ihtiyacımız vardır. Her birerlerimiz çeşitli şekillerde bilgilerle donanmışızdır, fakat bunlar yeterli değildir, bunun ilerisine geçmek lâzımdır. Yâni bir insân bulunduğu cemiyet içerisinde nasıl bir yargılar değerlendirmesi oluşturmuş ise kanaâtleri ve kıstasları o düzeyde olur. Her gurup aynı Kûr’ân ve Hâdîslerden kaynak aldıkları hâlde değişik değerlendirmelerde bulunurlar, oysa herbirinin bir şekilde haklı tarafları vardır.
İçinde olduğumuz şartlanmalar bizi sınırlandırır, okuduğumuz kitâplar, içinde bulunduğumuz gurup vb. şekillerde aldığımız bütün bilgiler bizi sınırlar. Vahdet kanalı bambaşka bir kanaldır, bu kanalın antenlerinin oluşması lâzımdır ki, oradan gelenler iç bünyeye intibak edebilsin. Bunun içinde kapalı olan yerlerden ona kanal açmak lâzımdır, aynı birikmiş su, yolundaki pisliklerin temizlenerek suya akış yolu sağlamak gibidir. Ancak tabi ki bu diğer bütün bilgiler tamamen terkedilecek demek te değildir, belki bir müddet ara verilmesi gerekecektir.
Beni İsrâîl, gece yürüyenin çocukları demektir, yâni Yakub (a.s.) ikiz kardeşiyle çıkan kabîle reisliği için ihtilâf neticesi olarak yakın bir şehirdeki akrabalarının yanına gece yürüyerek gündüz saklanarak yaptığı yolculuktan dolayıdır. Ve bâtın olarak, gece yürüyenler, geceleri kalkıp nafîle ibâdetlerini yapan bizleriz. Yakub kelime mânâsı olarak saffetullah ve abdullah anlamına geldiği içinde “ey gece yürüyen kullarımın çocukları” ibaresi, saf ve temiz kullarımın çocukları demektir, bir bakıma buradaki saf ve temiz kullar târikat mertebesindeki gerçek “şeyh-mürşidler” ve çocukları, onların müridleridir. Ancak dikkât edelim bu gece yürüyüşü Mûseviyyet mertebesi îtibarıyladır, Muhammedîyyet mertebesinde bu yürüyüş (Esrae-17/1) dir, ayrıca “gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafîle olarak onunla teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni makam-ı Mahmud’a ulaştırır” (17/79) Âyetlerinde belirtilen gece yürüyüşleridir. Fakat beni İsrâîl hâdisesini yaşamadan bu mertebeye ulaşamayız, bunu söyleriz, söyleriz fakat hakîkatine ulaşamayız. Beni İsrâîl, mertebesindeki gece yürüyüşü, yeryüzünde olan yâni bedensel temizliği meydana getirmek içindir, Hz. Resûlüllah (s.a.v)’ın mertebesinden ise, mîrac’taki hakîkati meydana getirmek için yapılan gökyüzü faaliyetidir. Biri yedi nefis mertebesin-deki çalışmalar, diğeri hazerat-ı hamse mertebesindeki çalışmalardır. Makam-ı Mahmud ise bireysel olarak baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın her birerlerimizin gönüllerine koyduğu hakîkat-i Muhammedîyyenin bir merkezi yâni özelliğidir. Ayrıca Efendimizin (s.a.v.) şahsında olan bir makam-ı Mahmud vardır. Evvelâ kendimizdeki makam-ı Mahmud’u bulmalıyız ki Efendimizin (s.a.v.) şahsında olan makam-ı Mahmud’a ulaşabilelim.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın öyle büyük lütûfları var ki, bizler o gelen lütûfları bir şekilde yakalayıp tutmak zorundayız yoksa bu nîmetler bize çarpar ve biz tutamaz isek başka yönlere giderler bize hiçbir faydası olmaz.
Onların puta tapmak, Mısır’da da alıştıkları üzere özlerinde olduğu için böyle bir istekte bulundular, çünkü elle tutulur bir tapılacak ilâh istiyorlardı.[21]