Felemmâ câet-hum âyâtunâ mubsiraten kâlû hâżâ sihrun mubîn(un)
Nitekim ayetlerimiz kendilerine gerçeği gösterecek biçimde gelince, "Bu apaçık bir sihirdir" dediler.
Bu şekilde âyetlerimiz onların gözleri önüne serilince, "Bu apaçık bir sihirdir" dediler.
Neml Suresi 13. ayet, Allah'ın mucizelerinin açıkça ortaya konulmasına rağmen inkarcıların bu mucizeleri 'apaçık bir sihir' olarak nitelendirmesini konu edinmektedir. Ayet, 'ayetler', 'görmek/açık olmak' ve 'sihir' gibi anahtar kavramlar üzerinden hakikatin reddini dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ayât kelimesi, 'alâmet' (işaret) anlamındadır ve bir şeyin varlığına delalet eden her şeye denir. Kur'an'da Allah'ın varlığına, kudretine ve birliğine delalet eden mucizeler, peygamberlerin delilleri ve Kur'an ayetleri için kullanılır. Bu ayette, Hz. Musa'ya verilen mucizeler gibi, Allah'ın açık delillerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'da sadece bir 'işaret' olmaktan öte, Allah'ın iradesinin ve gücünün somut bir tezahürü olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'âyâtunâ' ifadesi, Allah'tan gelen ve gözle görülür, inkar edilemez nitelikteki mucizeleri vurgular; bunlar, insanları Allah'a yöneltmesi gereken açık delillerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mübṣıra kelimesi, 'gözleri açan, aydınlatan' anlamındadır. Burada ayetlerin kendisinin gören, yani açık ve net olduğu mecazi bir ifadeyle belirtilmiştir. Sanki ayetler kendi kendine görüyor ve hakikati ortaya koyuyor gibidir, bu da onların açıklığını ve şüpheye yer bırakmadığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mübṣıra, 'basiret veren, idrak ettiren' anlamında olup, ayetlerin sadece gözle görülür olmasının ötesinde, akıllara ve kalplere hitap ederek hakikati idrak ettirme gücüne sahip olduğunu ifade eder. Bu ayette, mucizelerin o kadar açık ve belirgin olduğunu, hatta basiretleri kör olanların bile görmesi gerektiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'basar' kökünden türeyen kelimelerin hem fiziksel görme hem de zihinsel idrak ve anlayış anlamlarını içerdiğini belirtir. 'Mübṣıra' burada, ayetlerin sadece görsel olarak değil, aynı zamanda anlam ve delil açısından da apaçık, şüpheye mahal bırakmayacak derecede net olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sihir, 'hakikati gizlemek, bir şeyi olduğundan farklı göstermek' anlamındadır. İbn Kuteybe, sihrin genellikle göz bağcılık ve aldatma yoluyla gerçekleştiğini belirtir. Ayetteki 'sihir' ifadesi, inkarcıların Allah'ın mucizelerini, gerçek mahiyetini reddederek, sadece bir aldatmaca ve göz boyama olarak nitelendirmelerini yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sihir, 'gizli ve ince bir yolla yapılan, sebebi gizli olan her şey' olarak tanımlanır. Râgıb, sihrin genellikle batıl ve aldatıcı olduğunu, hakikati tahrif ettiğini vurgular. Bu ayette, inkarcılar, açıkça görünen mucizeleri, gerçeküstü ve aldatıcı bir eylem olarak damgalayarak, hakikati örtbas etmeye çalışmışlardır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Mübîn, 'açıklayan, açıklığa kavuşturan' anlamındadır. Bir şeyin kendiliğinden açık ve net olduğunu ifade eder. Ayetteki 'sihrun mübîn' ifadesi, inkarcıların, mucizeleri sadece sihir olarak görmekle kalmayıp, bu sihrin de apaçık ve herkesçe bilinen bir sihir olduğunu iddia etmelerini gösterir. Bu, onların inkarındaki kesinliği ve pervasızlığı vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mübîn, 'beyan eden, açıklayan' demektir ve bir şeyin kendiliğinden açık ve anlaşılır olduğunu ifade eder. Bu ayette, inkarcılar, Allah'ın mucizelerini 'apaçık bir sihir' olarak niteleyerek, kendi zanlarınca bu sihrin herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek kadar belirgin olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu, onların hakikati çarpıtma çabalarının bir göstergesidir.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Vaktaki! “câethüm” (onlara geldi). Mûsâ (a.s.) bu mucizelerle onlara geldi. Ve fir’âvn ve halkına (ÂyatÜna) :Âyetlerimizle geldi.
Bakın, mucizelerin Âyet olduğu belirtiliyor. Yani Allah’ın işaretleri ve Mûsâ (a.s.) bizim Âyetlerimizle geldi diyor. Mûsâ (a.s.) ın kendi elinde olan şeylerle değil, bizim Âyetlerimizle gitti.
“Âyatünâ” demesi Âyati de diyebilirdi. Tekil ifade kullanabilirdi. Bizim, Âyatinâ demesi değişik esmâların zuhurunu çıkartmak Sûretiyle yani her Âyet, her işaret, her mucize, bir başka mertebeden olduğundan çoğulu bu yönden oluyor. Onların hepsini biz meydana getirdik. Demin saydığımız 9 mucize, bunların hepsi bizim Âyetlerimizdir. Âyet’te Kûr’ân olduğuna göre orada yaşanan fiili Kûr’ân’dır, bu günde yaşanan o, yarın da yaşanan o olacak. Geçmişte de yaşanan oydu. Burada yaşanan küçücük bir sineğin kanadının uçuşması dahi çırpınması bile Âyet yani kûr‘ân’dan, fiili Kûr’ân. Elimizdeki kelâmi Kûr’ân. İnsân-ı kâmil de yaşayan kûr’ân. Bunların her ikisinide kendi bünyesinde toplayan, birleştirip’te yaşayan kûr’ândır.
“Mübsıraten,” Onlar C. Hakk’ın zât-î zuhuru olan bu Âyetleri görünce “kâlû” çoğul olarak, dediler, “hâza sihrun mübîn” : bunlar açık bir sihir dediler. Aslında doğru söylediler ama kendi anlayışında değil. Bunlar Allahın sihriydi. Tesir etmesiydi. Diğer ifade ile Allahın o varlıkları Mûsâ (a.s.) emrine verip Mûsâ (a.s.) tarafından kullan-mayı sağlamaktı ki Mûsâ (a.s.) mın sihridir. Ama İlâh-î sihiri’dir. Sihirbazların yaptıkları gibi civa marifetiyle, göz bağcılıkla olan, gösterme oyunla olan, sihir değil, beşe-riyyetinden kaynaklanan, bireysellikten kaynaklanan sihir değil. İlâh-î tesirdir. Diğerleri ise cinni sebep ve vesilelerle olmaktadır. İlâh-î teshir ise C. Hakk’ın Esmâ-ül Hüsnâsı’ nın teshiriyle olmaktadır.
Tespitleri doğru ama yaklaşımları yanlıştır. Mûsâ (a.s.)ı sihirbaz zannedip niye öyle dediler. Çünkü kendileri sihri öyle bildikleri için öyle mîsal verdiler, kendi kendilerine . Öyle zan ettiler.