Emmen yucîbu-lmudtarra iżâ de'âhu veyekşifu-ssû-e veyec'alukum ḣulefâe-l-ard(i)(k) e-ilâhun me'a(A)llâh(i)(c) kalîlen mâ teżekkerûn(e)
Yahut kendisine dua ettiği zaman zorda kalmışa cevap veren ve başa gelen kötülüğü kaldıran, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile birlikte başka ilah mı var!? Ne kadar az düşünüyorsunuz!
(Onlar mı hayırlı) yoksa, kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı var? Ne kıt düşünüyorsunuz!
Neml Suresi 62. ayet, Allah'ın darda kalanlara icabet etme, sıkıntıları giderme ve insanı yeryüzünde halife kılma kudretini vurgulayarak tevhid inancını pekiştirir. Ayet, 'icabet', 'ızdırar', 'keşf', 'su'' ve 'hilafet' gibi temel kavramlar üzerinden Allah'ın benzersizliğini ve kudretini sorgulayıcı bir üslupla ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cevap (إجابة), bir söz veya fiile karşılık vermektir. Ayetteki 'yücîbu' ifadesi, Allah'ın darda kalan kulunun duasına olumlu bir şekilde karşılık vermesi, onun isteğini yerine getirmesi anlamındadır. Bu, Allah'ın kullarına olan merhametinin ve kudretinin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İcabet, davete karşılık vermektir. Allah'ın 'yücîbu' fiiliyle nitelenmesi, O'nun kullarının dualarını işittiğini ve onlara mukabelede bulunduğunu ifade eder. Bu ayette, özellikle 'muzdarr'ın duasına icabet etmesi, Allah'ın aciz ve çaresiz kullarına yardım elini uzattığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'icabet' kavramı, Allah-insan ilişkisinde önemli bir yer tutar. Allah'ın dualara icabet etmesi, O'nun mutlak gücünü ve kullarına karşı olan lütfunu gösterir. Bu ayetteki 'yücîbu', Allah'ın sadece duayı işitmekle kalmayıp, aynı zamanda o duanın gereğini yerine getirme kudretine sahip olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Muztarr (المضطر), kendisine zarar dokunmuş, çaresiz kalmış, başka bir çıkış yolu bulamayan kimsedir. Ayetteki 'el-muztarr' ifadesi, tüm kapılar yüzüne kapanmış, sadece Allah'a sığınmaktan başka çaresi kalmamış kişiyi anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Darr (ضرر), bir şeye zarar vermek, sıkıntıya sokmaktır. Muztarr (مضطر) ise, zarara uğramış, çaresiz kalmış, bir şeye mecbur edilmiş kimsedir. Bu ayette, 'el-muztarr'ın duasına icabet edilmesi, Allah'ın en zor durumdaki kullarına dahi yardım ettiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Muztarr kelimesi, 'zarar' kökünden türemiş olup, kişinin kendi iradesi dışında bir sıkıntıya düşmesini, çaresiz kalmasını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın, insanların en çaresiz anlarında dahi onlara yardım eden tek güç olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Keşf (كشف), bir şeyi örtüsünden ayırmak, açığa çıkarmak demektir. 'Ve yekşifu's-sûe' ifadesi, Allah'ın üzerindeki sıkıntıyı, belayı kaldırması, gidermesi anlamındadır. Bu, mecazi bir kullanımdır ve sıkıntının bir örtü gibi insanı kuşattığını, Allah'ın ise bu örtüyü kaldırdığını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Keşf (كشف), bir şeyi açmak, ortaya çıkarmak veya gidermek demektir. Ayetteki 'yekşifu's-sûe' ifadesi, Allah'ın insanlara isabet eden kötülüğü, sıkıntıyı ve zararı ortadan kaldırması, gidermesi anlamında kullanılmıştır. Bu, Allah'ın kudretinin ve merhametinin bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Keşf, bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, gizli olanı açığa çıkarmak veya bir sıkıntıyı gidermek manalarına gelir. Ayetteki 'yekşifu' fiili, Allah'ın kullarının başına gelen musibetleri, dertleri ve kötülükleri tamamen ortadan kaldırma gücünü ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sû' (السوء), her türlü kötülük, çirkinlik ve zarardır. Ayetteki 'es-sûe' kelimesi, muztarrın başına gelen her türlü sıkıntıyı, belayı ve zararı kapsar. Allah'ın bu kötülüğü gidermesi, O'nun mutlak kudretini ve kullarına olan şefkatini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sû' (السوء), insanı üzen, ona zarar veren her şeydir. Bu, hem maddi hem de manevi sıkıntıları kapsar. Ayetteki 'es-sûe' ifadesi, darda kalan kişinin yaşadığı her türlü olumsuz durumu, sıkıntıyı ve musibeti ifade eder. Allah'ın bunu gidermesi, O'nun her şeye kadir olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sû', hem fiil olarak kötülük yapmak hem de isim olarak kötülük, zarar ve musibet anlamlarına gelir. Ayetteki 'es-sûe', muztarrın maruz kaldığı her türlü olumsuz durumu, sıkıntıyı ve belayı ifade eder. Allah'ın bu kötülüğü gidermesi, O'nun kullarına olan lütfunun bir tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Halife (خليفة), birinin yerine geçen, onun vekili olan kimsedir. 'Hulefâe' (خلفاء) ise bunun çoğuludur. Ayetteki 'hulefâe'l-ard' ifadesi, Allah'ın insanları yeryüzünde kendi adına işleri yürüten, imar eden ve yöneten vekiller kıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hilafet (خلافة), birinin yerine geçmek, onun vekili olmaktır. 'Hulefâe'l-ard' ifadesi, Allah'ın insanları yeryüzünde birbirlerinin yerine geçerek nesillerini devam ettiren ve yeryüzünü imar etmekle görevli kıldığı varlıklar olduğunu gösterir. Bu, aynı zamanda bir sorumluluk yükler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'halife' kavramı, insanın yeryüzündeki özel konumunu ve sorumluluğunu ifade eder. İnsan, Allah'ın yeryüzündeki vekili olarak, yeryüzünü imar etmek, adaleti sağlamak ve Allah'ın emirlerine uygun yaşamakla yükümlüdür. Bu ayetteki 'hulefâe' ifadesi, insanın bu yüce makamını ve beraberindeki sorumluluğu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tezekkür (تذكر), bir şeyi hatırlamak, zihinde canlandırmak veya bir şeyden ibret almaktır. 'Mâ tezekkerûn' ifadesi, insanların Allah'ın kudret ve nimetleri karşısında yeterince düşünmediklerini, ibret almadıklarını ve bu gerçekleri hatırlamadıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikr (ذكر), bir şeyi zihinde tutmak veya dil ile ifade etmektir. Tezekkür (تذكر) ise, unutulan bir şeyi hatırlamak veya bir şeyden ibret alarak düşünmektir. Ayetteki 'kalîlen mâ tezekkerûn' ifadesi, insanların Allah'ın bu açık delillerine rağmen çok az düşündüklerini, ibret almadıklarını ve hakikati idrak edemediklerini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tezekkür, sadece hatırlamak değil, aynı zamanda hatırlanan şey üzerinde derinlemesine düşünmek ve ondan ders çıkarmak anlamına gelir. Ayetteki 'tazekkerûn' kelimesi, Allah'ın kudret ve azametini gösteren bu deliller karşısında insanların yeterince tefekkür etmediğini, gaflet içinde olduğunu vurgular.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
٦٣﴾ أَمَن يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ