İnne hâżâ-lkur-âne yakussu ‘alâ benî isrâ-île ekśera-lleżî hum fîhi yaḣtelifûn(e)
Şüphesiz bu Kur'an, İsrailoğullarına üzerinde ayrılığa düştükleri şeylerin çoğunu açıklıyor.
Haberiniz olsun ki bu Kur'ân, İsrail oğullarına, hakkında ihtilaf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.
Neml Suresi'nin 76. ayeti, Kur'an'ın İsrailoğulları arasında ihtilaf konusu olan birçok meseleyi açıklayıcı rolünü vurgulamaktadır. Ayet, 'Kur'an', 'kıssa' ve 'ihtilaf' gibi temel kavramlar üzerinden, ilahi vahyin birleştirici ve açıklayıcı gücünü ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'Kur'an' kelimesinin 'karae' fiilinden türediğini ve hem 'okumak' hem de 'toplamak' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu kelime, İsrailoğullarının ihtilaflarını açıklamak üzere indirilen, toplanmış ve okunması emredilen ilahi vahyi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'ın sadece bir metin olmadığını, aynı zamanda 'okunması gereken' ve 'okunan' bir fenomen olduğunu vurgular. Bu ayette, Kur'an, İsrailoğullarının anlaşmazlıklarını gidermek için gönderilen, ilahi bir 'mesaj' ve 'rehber' olarak işlev görür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kassa' fiilinin 'iz sürmek', 'takip etmek' ve 'haber vermek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette 'yakussu', Kur'an'ın İsrailoğullarının geçmişteki ve günceldeki ihtilaflarını, nedenlerini ve sonuçlarını açıklayıcı bir şekilde ortaya koyduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kassa' fiilinin mecazi olarak 'açıklamak' ve 'aydınlatmak' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Bu ayette Kur'an, İsrailoğullarının ayrılığa düştükleri konuları, sanki bir hikaye anlatır gibi, açık ve anlaşılır bir dille ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kass' kökünün 'bir şeyi takip etmek, izlemek' ve buradan hareketle 'haber vermek, anlatmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yakussu', Kur'an'ın İsrailoğullarının ihtilaflarının kökenlerini ve detaylarını takip ederek açıklamasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'İsrail' kelimesinin Hz. Yakup'un lakabı olduğunu ve 'Allah'ın kulu' veya 'Allah'a yürüyen' gibi anlamlara geldiğini belirtir. 'Benî İsrail' ise onun soyundan gelenleri ifade eder. Ayette, Kur'an'ın muhataplarından biri olarak, tarih boyunca birçok peygamber gönderilmiş bu kavmin ihtilaflarına değinilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Benî İsrail'in Kur'an'da sıkça zikredilen bir topluluk olduğunu ve genellikle kendilerine verilen nimetler ve buna karşılık gösterdikleri tutumlar bağlamında ele alındığını belirtir. Bu ayette ise onların kendi aralarındaki dini ve hukuki ihtilafları vurgulanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Halebî, 'ihtilaf' kelimesinin 'birbirine zıt düşmek, farklılaşmak' anlamlarına geldiğini ve genellikle bir konuda fikir birliğine varamama durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yahtelifûne', İsrailoğullarının dini ve dünyevi meselelerdeki derin anlaşmazlıklarını ve bölünmüşlüklerini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hilaf' kökünün 'bir şeyin arkasından gelmek' ve 'bir şeye muhalif olmak' anlamlarını taşıdığını ifade eder. 'Yahtelifûne' fiili, İsrailoğullarının kendi aralarında, özellikle dinî konularda, farklı yollara saparak ayrılığa düşmelerini ve bu durumun Kur'an tarafından açıklığa kavuşturulmasını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihtilaf' kavramının Kur'an'da genellikle hakikatten sapma, bölünme ve parçalanma anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, İsrailoğullarının ihtilafları, Kur'an'ın birleştirici ve hakikati açıklayıcı rolünün önemini ortaya koyan bir arka plan oluşturur.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(27/76) “Muhakkak ki, bu Kur'an, İsrailoğullarına, kendisinde ihtilâf ettikleri şeylerin çoğunu anlatır.) Hezel Kûr’âne; bu Kûr’ân. Bizatihi yaşanmış beni İsrâîl’in kıssalarını size anlatmakta. Bunlarda Âyetleri’dir bu Kûr’ân’ın. Süleymân (a.s.) Lût (a.s.) Sâlih (a.s.) kıssasını anlattı. İşte bunlar zâten Kûr’ân’ın kendisi kıssa diye anlatılan. Okuduklarımız Kûr’ân’ın kendisi. Sâlih diyorsunuz Kûr’ân da, ise zâten bunlar Kûr’ân dır. Şöyle ayıralım: Vaktiyle kendileri tarafından yaşananları Kûr’ân-ı fiiliyye, tatbik edilen Kûr’ân. Şurada okunan ise kelâmi Kûr’ân. Kûr’ân-ı ilmiyye. Kim okuyorsa Kûr’ân’ın kelâmını ilmini okuyor.
Ama bir de bunun Kûr’ân-ı fiiliyesi vardır. Bu sadece o güne has bir şey değildir. Dışarıda yaşanan ne varsa bunların hepsi yaşanan Kûr’ân dır. Bütün âlemde bunu tanımlamaya çalışalım. Bir kuşun ucuşu; hani diyor ye tebareke-i şerifte ancak “Rahmân tutar onları gök yüzünde.” İşte bu Kûr’ân’ın ta kendisidir, Rahmân’ın orada faaliyette olmasını göstermektedir. Gökyüzünde bulutlar müjdeleyicidir diyor. İşte bulutlar, Kûr’ân ne varsa hepsi Kûr’ân. Kûr’ân’dan başka bir şey yok bu âlemde. Kûr’ân da kıraat demek, okumak demek, okumadan gelmekte ismi. Yeter ki bizde okuyacak göz olsun. Hani ne demiş şairin bir tanesi Hep kitab-ı haktır eşya sandığın
Ol okur kim seyru evtan eylemiş Hakkın kitabı, eşya sandığın şey Kûr’ân’dır, diyor. Bunu okuyan kimse makamları seyr eden, yani belirli bir eğitim alan kimse bu kûr’ân-ı okur ancak. Nasıl elimizdeki
mürekkeple yazılan Kûr’ân-ı Kerîm-i nasıl bir eğitim aldıktan sonra okuyoruz. Anamızdan, babamızdan doğduğumuz gibi Kûr’ân veya herhangi bir yazı metin okuyabiliyormuyuz? bir eğitim yaptıktan sonra elimizdeki mushafı okuyoruz. Dışarıdaki fiili Kûr’ân-ı okumak içinde tevhid eğitimi gerekiyor. İşte “ol okur kim, seyru evtân eylemiş,” Vatanları yani mertebeleri geçmiş olan Makamları, mertebeleri seyr etmiş olan, Seyran, seyr etmiş olan. Nereye kadar? Nereye kadar gelmişse, bir kişi, hangi vatana kadar gelmişse bir kişi idrakı o vatana kadar olmakta. Emmâreyi biliyorsa emmâresini okuyor sadece bu âlemin. Levvâme’yi biliyorsa sadece orayı, o tarafını okuyordur bu âlemin. Sadece taşta, toprakta, ağaçta, evde, binada değil. Kuruda veya yaşta hareket halinde veya durağan ne varsa bu âlemde bunların hepsi Kûr’ân ın nüshaları, sayfalarıdır. Görünüşte büyük Kûr’ân âlemler, küçük Kûr’ân ise bu sayfalardır.
İnsân 2 sini birlikte cem eder. kendisi ile birlikte büyük Kûr’ân, Kûr’ân-ı A’zamdır. Eğer insân olmazsa dışarıdaki Kûr’ân dan kim haberdar olacaktır. İnsân olmazsa kelâmî Kûr’ân dan kimin haberi olacaktır.
İnsandaki 7 sıfatı subûtiyye
1-hayat
2-ilim
3-irade
4- kudret
5- kelâm
6- semi
7- basir
Ve diğer Esmâ-i İlâhiyye ile bu hakikatleri idrak etme kemâlâtına sahip. Kemâlât var ama bu kemâlât’ın zuhura çıkması için bizlere çalışmak düşüyor. Özümüzde hepsi mevcut. İşte 4 tane türü Kûr’ân-ı Kerîm’in , Elif-lâm-mîm: bu 3 harf dahi bir Kûr’ân’dır. Ne diyorlar bunlar için, hurufu mukatta, bu âlemlerin koordinatı
olduğunu söylüyorlar. Elif boydan boya bir âlem. Lâm bir âlem. Mim bir âlemdir. İşte bu 3 harf bütün bu âlemi kucaklamış, ihata etmiş vaziyette veya üstünde tutuyor ayrıca. Bu 3 harfli Kûr’ân. Elimizdeki mushafı şerif. Kûr’ân -ı samit. Dışarıdaki âlem Kûr’ân. Kûr’ân-ı mufassal. Yani açıklanmış tafsili, fiili Kûr’ân. İnsân da bunların hepsini okuyan câmi Kûr’ân, hepsini anlayabilen. Hepsini birlikte anlayabilen Kûr’ân’dır.
- Dışarıdaki Kûr’ân-ı okuyabilen
- Elindeki Kûr’ân-ı anlayan
- Elif-lâm-mim-i idrak etmeye çalışan
- Kendi hakikatlerini yaşamaya çalışan İnsân-ı Mübâreke, Kûr’ân-ı nâtık, konuşan Kûr’ân’dır.
Biz kendimizi öyle sepet gibi şu kadar kilo, bu kadar yaşta, bu kadar boydan ibaret zannetmeyelim. C. Hakk’ın en mümtaz şekilde zuhur ettiği mahalleriyiz. Âdemleriyiz İşte bunu anladıktan sonra zâten okuyordur. Kûr’ân-ı nı okuyan aslında Allahın kendisidir. Zâten onu başkası da hakkıyla okuyamaz. İkra’ kitabek dediği budur bir bakıma kendi kitabını oku. Kendi Kûr’ân-ı nı oku, demektir.
إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ
الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
(İnne hezel Kûr’âne yekussu alâ Beni İsrâîle ekserallezi hüm fîhi yehtelifune)
(27/76) “Muhakkak ki, bu Kûr'an, İsrâîl oğulları-na, kendisinde ihtilâf ettikleri şeylerin çoğunu anlatır.” Anlatılmaya başlanan genel mânâ da Kûr’ân burada işte. Sana ben-i İsrâîlin kıssalarını anlatmakta. Kûr’ân’ın Sûreleri’ni bölüm bölüm Âyetlerini anlatmaktadır, fakat ne yazık ki, Ben-î İsrâîl Kûr’ân hakkında, kendi kitapları
Hakkında, Tevrat, Zebur, İncil, ihtilâfa düştüler. Neden? bu gözle bakamadıkları için ihtilâfa düştüler. Kimisi dedi bu Allah kelamı, kimisi dedi işte Mûsâ böyle dedi, İsâ böyle dedi. İçerisinde başka kelâmlar sokuşturdular. O zaman bu Kûr’ân değil, insanların hayalinden, vehminden oluşan bir kitaplar manzumesi oldu. O zaman kendisi ihtilâflı olduğu için okuyanlarıda zâten ihtilâfa düştüler. Ama, bizim elimizde zât-i Kûr’ân gibi bir değerli malzeme var olduğundan bizler onların haline düşmememiz gerek-mektedir. Ama ne yazık ki biz de onlara benziyoruz. Benzeyen benzesin biz kendi âlemimize kendi doğrula-rımıza bakalım. Kendi hakikatlerimizi gerektiği gibi anlamaya çalışalım. Bakara sûresinde dendiği gibi.
“Vema kaderullahe hakka kadrihi”
(Onlar Allah-ı hakkıyla takdir edemediler.) İşte biz mümkün olduğu kadar Kûr’ân-ı idrak etmeye bakalım. Takdir: Anlama, idrak etme mânâsına. Biz ne büyük lütuflar içinde olan milletiz. Aleyhissalatü vesselâm efendimiz Hz. Peygamber bütün âlemlere imâm, hoca olmuş. Başkanımız var. Büyüğümüz var. Bütün âlemlerine rahmeti olanın ümmetine de rahmeti olur. Evvelâ ümmetine sonra âlemleredir onun rahmeti ki onun rahmetinden istifade eden bizleriz. Ne kadar şükranda bulunursak bunu ödememiz mümkün değildir. Yeter ki o bizi ümmetlerim diye bağrına bassın.
وَإِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ٧٧
(İnnehü lehüden ve rahmeten lilmü’minine)