Felemmâ câehâ nûdiye en bûrike men fî-nnâri vemen havlehâ vesubhâna(A)llâhi rabbi-l'âlemîn(e)
(Musa) Ateşe varınca ona şöyle seslenildi: "Ateşin başındaki de çevresindekiler de kutlu olsun! Alemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden uzaktır."
Oraya geldiğinde şöyle seslenilmişti: "Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!"
Neml Suresi 8. ayet, Hz. Musa'nın ateşe yaklaşmasıyla vuku bulan ilahi nidayı ve bu nidanın içeriğini aktarmaktadır. Ayet, 'mübarek kılınma', 'ateş' ve 'tesbih' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi kudretin ve Allah'ın yüceliğinin altını çizmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nida (نداء), uzak bir yerden seslenmek, çağırmak demektir. Ayetteki 'nûdiye' (نُودِىَ) fiili, meçhul sigasıyla, seslenenin Allah olduğunu ve bu seslenişin Hz. Musa'ya yönelik ilahi bir hitap olduğunu vurgular. Bu, sıradan bir çağrıdan ziyade, vahiy niteliğinde bir ilahi bildirimdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nida (نداء) kelimesi, Kur'an'da genellikle önemli bir olayın başlangıcını veya ilahi bir emri bildirmek için kullanılır. Burada 'nûdiye' (نُودِىَ) ifadesi, Hz. Musa'nın ateşe yaklaşmasıyla başlayan mucizevi olayın ve peygamberliğin ilk işaretlerinin ilahi bir seslenişle teyit edildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bereket (بركة), Allah'tan gelen hayrın artması ve devam etmesidir. 'Bûrike' (بُورِكَ) fiili, meçhul sigasıyla, Allah tarafından bir kutsama ve hayırla donatılma anlamını taşır. Ayetteki bağlamda, ateşin yanında bulunanların ve çevresindekilerin ilahi bir lütuf ve kutsamayla şereflendirildiğini ifade eder, bu da Hz. Musa'nın peygamberlik makamına yükselişine bir işarettir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Bereket (بركة), bir şeyin içinde ilahi hayrın sabit kılınması ve çoğalmasıdır. 'Bûrike' (بُورِكَ) ifadesi, ateşteki ve çevresindeki varlıkların, ilahi bir tecelli ile kutsandığını ve bu kutsamanın, Hz. Musa'nın peygamberlik görevi için bir hazırlık ve onay olduğunu gösterir. Bu, sıradan bir ateşin ötesinde, ilahi bir işaretin taşıyıcısı haline geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Bereket (بركة) kavramı, Kur'an'da genellikle ilahi lütuf, bolluk ve kutsallık anlamında kullanılır. 'Bûrike' (بُورِكَ) fiili, bu ayette, ateşteki ilahi tecellinin ve Hz. Musa'nın bu tecelli ile kutsanmasının, onun peygamberlik misyonu için bir başlangıç ve onay olduğunu gösterir. Bu, sadece maddi bir bolluk değil, aynı zamanda manevi bir yücelme ve ilahi bir seçilmişliktir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (نار), bilinen ateştir. Ancak Kur'an'da bazen mecazi anlamlarda da kullanılır. Bu ayetteki 'en-nâr' (ٱلنَّارِ), Hz. Musa'nın gördüğü ve aslında bir ağaçtan yayılan, ancak yakmayan ve ilahi bir tecelliyi barındıran ateştir. Bu, sıradan bir ateş değil, ilahi bir işaret ve mucizedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nâr (نار) kelimesi, Kur'an'da hem gerçek ateşi hem de mecazi olarak ilahi nuru veya tecelliyi ifade edebilir. Burada 'en-nâr' (ٱلنَّارِ) ifadesi, Hz. Musa'nın gördüğü ateşin, aslında ilahi bir nur ve vahyin başlangıcı olduğunu, dolayısıyla mecazi bir anlam taşıdığını belirtir. Bu ateş, ilahi bir mesajın taşıyıcısıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (نار), ısı ve ışık veren maddedir. Kur'an'da bazen ilahi nur ve hidayet anlamında da kullanılır. Neml Suresi'ndeki 'en-nâr' (ٱلنَّارِ), Hz. Musa'nın gördüğü ve kendisinden ilahi bir sesin geldiği ateştir. Bu ateş, ilahi bir tecellinin ve peygamberlik görevinin başlangıcının bir sembolüdür, dolayısıyla kutsal bir nitelik taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tesbih (تسبيح), Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzih etmek, O'nun kemal sıfatlarını yüceltmek demektir. 'Sübhânallah' (سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ) ifadesi, Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu ve O'nun yüceliğini ifade eden bir zikirdir. Ayetteki bağlamda, ilahi tecellinin ve mucizenin ardından Allah'ın azametini ve her şeyden üstün olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tesbih (تسبيح), Allah'ı layık olmayan her şeyden uzak tutmak ve O'nu kemal sıfatlarıyla anmaktır. 'Sübhânallah' (سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ) ifadesi, bu ayette, ilahi kudretin ve mucizenin karşısında duyulan hayranlık ve saygının bir ifadesidir. Allah'ın alemlerin Rabbi olarak her türlü noksanlıktan arınmış olduğunu ve mutlak kemale sahip olduğunu ilan eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tesbih (تسبيح) kavramı, Kur'an'da Allah'ın yüceliğini, kudretini ve noksansızlığını ifade etmek için kullanılır. 'Sübhânallah' (سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ) ifadesi, bu ayette, ilahi tecellinin ve Hz. Musa'ya verilen peygamberlik görevinin büyüklüğü karşısında Allah'ın mutlak üstünlüğünü ve her türlü eksiklikten uzak olduğunu vurgular. Bu, aynı zamanda bir şükür ve tazim ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âlem (عالم), Allah'ın varlığına delalet eden her şeydir. 'el-Âlemîn' (ٱلْعَـٰلَمِينَ) ise, tüm varlık türlerini, yani insanlar, cinler, melekler ve diğer tüm yaratılmışları kapsar. Ayetteki 'Rabbi'l-Âlemîn' (رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ) ifadesi, Allah'ın sadece belirli bir varlık grubunun değil, tüm evrenin ve içindeki her şeyin yaratıcısı, yöneticisi ve sahibi olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Âlem (عالم) kelimesi, Allah'ın varlığına işaret eden her şey için kullanılır. 'el-Âlemîn' (ٱلْعَـٰلَمِينَ) çoğul formuyla, akıl sahibi varlıkları (insanlar, cinler, melekler) ve bazen de tüm yaratılmışları ifade eder. Bu ayetteki 'Rabbi'l-Âlemîn' (رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ) ifadesi, Allah'ın mutlak egemenliğini ve tüm varlıklar üzerindeki hükümranlığını pekiştirir, O'nun yüceliğini ve kudretini ortaya koyar.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Fe lemma caeha” vatka ki o ateşin oraya vardı, ateşin olduğu yere geldi. Gözlerimizi kapatalım Mûsâ (a.s.) mı seyr edelim. Ateşin önüne oraya geldiği zaman Mûsâ (a.s.) ma “nûdiye” seslenildi. “en burike” Sana mübarek olsun, mübarek haldesin, mübarek bir yerdesin diye “Men fin nari:” kim ki o ateşin içine girdi, Gerçi bazı mealde ateşin civarında olan diyor da, ama “Finnari” ateşin içinde diyor Âyet. Veya yaklaştı diyelim. sıcaklığını hissetti oraya kadar geldi. “ve men havleha.” Yani ateşin içinde olan ve çevresinde olan “burike” mübareklendirildi, nurlandırıldı. Bereketli kılındı. Yani orada Tur Dağının diğer yerlerinde o anda mübarekleştiği o mevkinin –ateş ve ateşin çevresinde olan o sınır mübareklendi. Ve ateşin içine giren Mûsâ (a.s.) da mübareklendi. İşte bu hâdise Mûsâ (a.s.) ma nübüvvetinin ilk verildiği devredir, çünkü
İlâh-î hakikat ile Hakk’tan bizâtihi kendisine ilk nida geldi. ilk “Mûsâ kelimullah” lafzı da burada başlıyor. Bir bakıma Mısırdan dönüşte Tevrat’ı şerifi alırken C. Hakk’la konuş-ması “Mûsâ kelimullah” olmasını hazırlıyor. Ama burası başlangıcı “nûdiye” seslenildi. “en burike” Mübareklendin diye seslenildi. Nereden gaipten “ve men havleha ve sübhanallahi rabbil âlemin.” Âlemlerin rabbi olan Allah her şeyden sübhandır. Tenzih edilir. Oraya gittik mi hayalimizde de olsa, buraları duyduk mu kelâmen dahi olsa bir yakınlığımız oldu bu mertebeye. Şimdi biz bunu kendi bünyemizde nasıl yaşayacağız. Tekrar başa gelip oraya bakalım. Yani seyri sülûk yolunda nasıl bir hal olması lazım. Buradaki ilâh-î zât tecellisinin mûseviyyet mertebesi olarak yukarıda Âyetler başka bir formda idi. Buradaki Âyetler hakîm ve alîm in yanından gelen Âyetlere başladı. Zâti bilgileri vermeye başladı. Kıssa içinde. Yukarıdakiler genel bilgilerdi. Şimdi tekrar 7. Âyet’ten başa gelelim.
Mûsâ (a.s.) ve ailesi kimdir?
Bizim varlığımızda Mûseviyyet mertebesinin bir ailesi var. burada öyle yazıyor. Kûr’ân-ı Kerîmde’ki hikâye tarzı olan eğitimler sadece o peygamberlerin şahsına ait olan şeyler değil. Her birerlerimizi bireysel olarak da ilgilendiren ve bizlerde mertebeleri olan yaşantılar. Çünkü zaman, zaman konuşuluyor ya, ne var Âlemde o var Âdemde. O halde ne varsa Âdem’de, Mûsâ (a.s.) da var. Âdem’de hepsi varsa. Meratip mertebe olarak o da var. Olmazsa Âdem olmaz zaten. O zaman diğer varlıklar gibi sadece kendilerine has özellikleri olan bir takım sülietler olur. Radyoda her şey var mı ? yok. Masa da her şey var mı? yok. masalık var sadece. “ÂDEMİN” özelliği kendisinde her şeyin bulunması. Hem müspet hem menfi olarak zıt esmâların tamamının bulunması. Her birerlerimiz nesli ademî olduğumuza göre her birerlerimizde bu özellik vardır. Biz kendimizi tanımıyoruz. Ne yazık ki çok ucuza o kadar
“bisemenin yahsin” satılıyor. Umulur ki akıl edersiniz. Bir derviş Mûseviyyet mertebesinden yola çıktığında bunları yaşaması lazım. Daha evvelkiler de yaşamayacak mı onlar da yaşayacaklar. Oraya doğru yola çıktıkları için bunlardan haberi olacak. Meselâ yola çıkan kimseler rehbere sorar 5 km den sonra nereye varacak o köye gelmeden bilgilerini alır. Oraya gidince yabancılık çekmez. Diyelim emmâre, levvâme, mülhime, insân daha museviy yet mertebesine gelmedi. Oradan bilgi alması hikâyesini okuması gerekir. Alması gerekli ki, oraya ulaştığında Şuhut etsin. İseviyyet mertebesindeki bir kişi okuyacak mı? Okuyacak hepimiz okuyacağız. Daha aşağıda olanları oraya doğru ulaştırmak için, yukarıda olanlar da tekrar geriye dönüp teferruatlarıyla o mertebeyle daha geniş sahasını daha geniş mânâ da daha küçük parçalara böle-rek tanınması yönünden okunması lâzımdır.
Genel olarak bir hikâye’yi okuduktan sonra genel bir idraka ulaşıldıktan sonra o öğrenilmiş olur. Ama tamı tamına öğrenilmiş olmaz. Sonra onu ayrıştırarak. Meselâ İstanbulun fethini bir tarihçi daha teferruatlı anlatır. Bir kişi bir mertebeye geldimi artık oraya ihtiyacı yok değil. Kim hangi mertebeye gelmişse her mertebeden hissemiz vardır. Kûr’ân-ı Kerîm sonsuz derya, bir Âdem (a.s.) 30 kaseti var. bitmek bilmiyor. Âdem daha işin başlangıcıdır. Bunlar alîm ve hakîm olanın düzenlediği bilgi yaşantı hakikatler. Esmâ-i İlâhiyye’nin hepsi bizim ailemiz bizim varlıklarımız. Biz onlardan her türlü istifade ediyoruz. Fiziki mânâ da bir aile değil. Esmâ-î ilmî mânâ da bir ailedir. Bu âileyi birlikte tutmak esmâ-i İlâhiyye’nin hepsine hâkim olmakla mümkündür. Esmâ-i İlâhiyye’nin bir kısmını tahakkuk ettirirsek, bir kısmını atarsak sen yaramazsın diyerek o aileyi parçalamış oluruz. Bizim mutlak ailemiz o esmâ-i İlâhiyye’dir. Dışarıdaki, ailelerimizde dünya için mutlak aile’dir fakat fiziki mânâ da ailedir. Bünyemizde olan esmâ-i İlâhiyye, ise Rûh-î
mânâda ailemizdir, hepsi bizim ailemizdir. Biz o doku ile var olan insânlarız. Yani “Esmâ-ül Hüsnâ” dokusu ile var olan insânlarız. Varlığımızda, ruhumuzda, hepsinin yeri, mertebesi ve kaydı vardır. İşte bu aile daha henüz hepsi faaliyete geçmemişken karanlıktayken batındayken, o mertebe de, mertebei Mûseviyyet, o mertebenin reisi iken, Mûsâ (a.s.) reis Esmâ-ül Hüsna’ya hakîm ve alîmden geliyor. İşte Mûsâ (a.s.) öyle bir hale geldi ki Tur Dağını geçerken Turu Sinâ - turu sîne’dir. 9. turu yaparak yüksel di. Mûsâ (a.s.) 9. mertebeye geldiğinde daha ileriye gitmek istedi. ama etraf karanlıktı, o halde iken” nudiye ya Musa:” Ümitsiz olma ya Mûsâ, “yüksektesin.” Oyüksekten kasıt, idrakinin helezon şeklinde yükselmesidir. İşte Mûseviyyet mertebesinde bir idrake ulaştı. Bu yer ise Mûseviyyet mertebesinin kemâlâtı değil daha henüz ortalarında’dır.
Mûseviyyet mertebesi nerede başlıyor? Şuayb (a.s.) mın eğitimi ile tahakkuk ediyor. Medyenden Mısıra gitmesi Mûseviyyet mertebesinde dolaşmaya başlaması oluyor. artık belirli yerlere geldiğinde önüne Tur Dağı çıkıyor. Tur Dağının yüksekliğine geldiği zaman –Mûseviyyet mertebe-sinde bazı aşamalar yaptıktan sonra Tur-i Sinâda şaşkın kalıyor. Neden? diyelim Rahîm ismi Rahmân ismi merhamet edecek bir şeyler arıyor –mechulde kalıyor ya cehl ismi aydınlanmak istiyor. Orada Nûr-u Muham mediyye ye ihtiyaç var. Hakikati Muhammediyye Nûr-u –o ateş-oradan yardım geliyor. Biz hangi mertebeye gelmiş isek bize oradan nida olunur. O mertebenin bir sonrasının ışığı açılır. Tarikatin gerçek hakikati ilimdir. İrfaniyyettir. Hakikati İlâhiyyenin seyrini takip etmektir. Her şey kendi kemâlinde gidiyor. Mûsâ “Muşa” denizden gelendi. Deniz-den çocukken Büşra diye geliyor. Büyüdüğünde “nûdiye” diye nidâ olunuyor ona. Yeter ki biz Mûsâ’lık niyetinde olalım. Onlar geliyor zâten bize, biz yolda olduğumuz sürece. O yolda, geliyor alîm ve hakîm den zâten.
Ne zaman nidâ olundu? Tur Dağına çıktığı zaman nidâ olundu, yerdeyken ve ovadayken nidâ olundu demedi. Ovada demek kendi nefsi yaşantısı demektir. Yukarıya çıkmak şuurlanmak araf diyorlar ya ariflik, o mertebede. Mûsâ aslında sin ve mim. Hakikati Muhammediyye’nin, Mûseviyyet metebesindeki müşahedesi demektir kendi başına bir varlık değil. İşte Mûsâ (a.s.) o satranç taşların-dan bir tanesidir, Hakikat-i Muhammediyye, oynayan Muhammed (a.s.) dır. Muhammed (a.s.) hepsinde mevcut tur. Neden? Çünkü oynayan kişi nasıl o taşların hepsinde hakimse, istediği yere koyabiliyorsa Hz. Rasûlüllah da bütün onların hepsinde tasarruf ediyordur. Hepsinde kendi mertebesi vardır. Varlıkları ona bağlıdır. Oyuncu olmasa o taşlar ne işe yarayacaktır. Hiç bir işe yaramayacaktır.
Oyuncunun oyununu oynaması için o taşlar yani o varlıklar yani Peygamberân hazerâtı’nın ve onlara bağlı kavimlerin Hz. Rasûlülah’ın, genel ümmetinin varlıklarıdır. Bu yüzden oyunun oynanması için sahneye konan elemanlardır. Ama oyunu oynayan ve oynatan Hz. Rasûlülah Efendimiz (a.s.) İşte burada o mertebeden nida olundu ki Ya Mûsâ o da ehline söyledi. Orada ehline söyleyip, ehlini orada bırakıp, ehlini bırakıp bizâtihî kendisi gitmesi ne demektir. “Esmâ-ül Hüsnâ”yı durdurdu orada Zât-ı ile gitti ateşin yanına. Kendisi esmâ mertebesi ağırlıklı olduğu halde, Esmâ-i İlâhiyye’lerin zuhur mahalli olduğu halde kendisi Mâseviyyet zâtıyla gitti Hakikati Muhammediyye ye, oradan ihtiyacını talep etmeye. İşte oradan aldığı ışık, nûrla geriye dönerim dedi. Ateşin yanında insân vardır dedi, o mantıkla gitti ateşin yanına ve insânın olduğu yerde hayat vardır dedi. İşte Mûsâ (a.s.) o mertebede böylece kendinden sonra ulaşması lâzım gereken mertebeden yardım istemek üzere ışığın bulunduğu yere gitti. “innî ânestü nâran” ben bir ateş gördüm dedi. Karşıdan yani ihtiyacı olan ilim mânâsındaki nûr-u ateşi gördüm dedi.
“se âtiküm minhe bi haberin” Umulur ki size oradan bir haber getiririm dedi. Ne kadar açık, yani İseviyyet mertebesinden veya kendi bulunduğu mertebenin daha genişlemesinden açılımından size bir ilim alırım getiririm demedi. Esmâ-i İlâhiyye ye yani sıfat mertebesinden en azından bir bilgi alırım. Sizdeki esmâ-i İlâhiyye olan özellikleri de karıştırıp onların zuhuru ile esmânın zuhuru ile bunu çözeriz dedi. Yahut haberle birlikte “ev âtiküm bi şihâbin” Size bir ateş getiririm dedi. Ateş getirmekten maksat sizi nasıl kullanacağımı öğrenirim. Sizden nasıl faydalanacağımı öğrenirim.Yani esmâ-i İlâhiyye nasıl zuhur edecek yani hangi esmâ nerede zuhur edecek onu öğrenirim dedi. ”kabesin” Tamamını alamazsamda bir parça getiririm. Bir numune getiririm dedi. “le alleküm testalûne.” Umulur ki ısınırsınız. Burada umulurki’ den kasıt, ailesine ve kendine bir ümit kapısı bulma ümididir.
2. Kaset NEML SÛRESİ
AYET 9-18 (25.09.2003) Perşembe Akşamı
Bir Âyet yukarıdan başlayalım.
Vaktaki Mûsâ (a.s.) o ateşin olduğu yere gitti. -orası ateş ve çevresi ateşe yakın bulunan Mûsâ (a.s.) mubareklendii -ateşin çevresi de mubarek olarak vasıflandırıldı. Ve Sübhanallahi Rabbilâlemîn o âlemlerin rabbı olan Allah Süphandır.
يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
(ya Mûsâ innehû enellahul azîzül hakîmü)