Yâ mûsâ innehu ena(A)llâhu-l'azîzu-lhakîm(u)
"Ey Musa! Gerçek şu ki, ben mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım."
"Ey Musa! İyi bil ki, ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'ım!"
Neml Suresi'nin 9. ayeti, Hz. Musa'ya yapılan ilahi hitabı içermekte olup, Allah'ın 'Azîz' ve 'Hakîm' isimleri üzerinden O'nun kudretini ve hikmetini vurgulamaktadır. Bu ayet, Allah'ın mutlak otoritesini ve her şeyi kuşatan bilgeliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, Musa isminin Arapça kökenli olmadığını, İbranice veya Kıptîce'den Arapçalaşmış bir isim olduğunu belirtir. Ayette, Allah'ın doğrudan hitap ettiği, seçilmiş bir peygamberi ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, Musa isminin Kur'an'da sıkça geçen peygamber isimlerinden biri olduğunu ve bu ayette Allah'ın ona özel bir hitapla seslendiğini vurgular. Bu hitap, ilahi bir görevin başlangıcına işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Allah' isminin, tüm ilahi sıfatları kendinde toplayan, eşi ve benzeri olmayan yüce zatın özel ismi olduğunu belirtir. Bu ayette, hitabın kaynağını ve mutlak otoriteyi ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Allah' isminin, 'el-İlah' kelimesinden türediğini ve 'hayranlık uyandıran, ibadet edilen' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayette, Hz. Musa'ya seslenen varlığın kimliğini, yani kainatın tek yaratıcısı ve yöneticisi olduğunu bildirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Allah' kavramının Kur'an'ın merkezinde yer aldığını ve mutlak birliği, gücü ve yaratıcılığı temsil ettiğini ifade eder. Bu ayette, Musa'ya hitap eden ilahi varlığın, tüm evrenin hakimi olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Azîz' kelimesinin 'yenilmesi zor, galip gelen, güçlü' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette, Allah'ın mutlak kudretini, hiçbir gücün O'na karşı gelemeyeceğini ve O'nun iradesinin üstün olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Azîz' isminin, Allah'ın her şeye gücü yeten, hiçbir şekilde mağlup edilemeyen ve izzet sahibi olduğunu gösterdiğini açıklar. Bu bağlamda, Musa'ya hitap eden Allah'ın, her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek mutlak güce sahip olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Azîz' kavramının Kur'an'da Allah'ın yenilmezliğini, kudretini ve üstünlüğünü ifade eden temel bir sıfat olduğunu belirtir. Ayette, Allah'ın Musa'ya verdiği görevin arkasındaki ilahi gücün sınırsızlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Hakîm' kelimesinin 'hikmet sahibi, işleri sağlam ve kusursuz yapan, her şeyi yerli yerine koyan' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayette, Allah'ın emirlerinin ve kararlarının ardında derin bir hikmetin bulunduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Hakîm' isminin, Allah'ın ilminin ve kudretinin mükemmelliğini, her şeyi en uygun şekilde yarattığını ve yönettiğini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Musa'ya verilen görevin ve ilahi planın kusursuz bir hikmetle belirlendiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Hakîm' isminin, Allah'ın sadece güçlü olmakla kalmayıp, aynı zamanda her eylemini bir hikmet ve amaç doğrultusunda gerçekleştirdiğini ifade ettiğini belirtir. Ayette, Allah'ın Musa'ya olan hitabının ve ilahi iradesinin rastgele değil, derin bir bilgelikle olduğunu vurgular.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
seslenilen o ses kelimelere bürünerek ifadesini buluyor. (ya Mûsâ ”Ey Mûsâ” innehû enellahul azîzül hakîmü) Yani “o ateşte var olan o ateşten zuhur eden veya başka yönüyle inne-muhakkakki hû_yani hüviyyeti mutlaka, o hüvviyyeti, inniyeti vardı ya hüvviyyeti olan hû, ene, benim, Allah yani enallah, enallah. Yani Allah olan benim o hüvviyyet demekte ve ayrıca ateşte zuhur eden tecelli eden benim demekte, nasıl bir ben. Yani nasıl bir Allah-Azîzül Hakîm-Azîz ve Hakîm olan her şeyini hikmetlerle işleyen –Yukarıda ne dedi: Hakîmül Alîm dedi. 2 Âyette de Hakîm ismi hikmet ismi ağırlıklı birinde Alîm..hikmetini bilgi ile ortaya koyması diğerinde o hikmetini azîz-cebbar ismiyle ortaya koyması. Ne kadar değişik özellikleri var. Birisi hakîmül alîm birisi azîzül hakîm. Alimde ilim vermesi var. Azîzül hakîm. de ise faaliyet var-işlemesi var. Yani cebbar, kahhar, mütekebbir bütün bu isimlerini faaliyete geçirmesi var. aziziyetinde. C. Hakka dersekki merhametlimidir. Merhametlilerin en merhametlisidir. Ama C. Hakk cebbar mı cebbarın en cebbarıdır. Efendim biz tenzih ederiz C. Hakk’ı cebbariyyet’ten dediği zaman sen Hakk’ı sınırladın. Onu yapmaz bunu yapmaz. Senin Rabb’in yapmaz ama Rabbül âlemîn her şeyi yapar. Onu tenzîh noksan sıfatlardan tenzih diyoruz ya bu âlemde nâkıs-noksan, diye bir sıfat yok ki, ondan tenzîh edeceğiz onu. Yok ki neden tenzîh edilecek. Nokasanlık sana, bana göre. O zaman süphan demek C. Hakk’ı tenzîh demek evvelâ kendimizi tenzih etmemiz gerek. Yani tenzih bizde, onda değil. Bizi tenzîh etmemiz gerek. Tamam biz bazı şeyleri yaparız bazı şeyleri yapmayız bu yüzden tenzîh ederiz kendimizi yani sınırlarız. Tenzîh edersen sınırlarsın.Teşbîh edersende sûret içine sokarsın. İkiside kısıtlama, sınırlamadır. İkisini birlikte kullanıp tevhîd etmek İslâmiyet anlayışı olur. Mûseviyyet mertebesi itibariyle tenzîh ettiğinde sınırlandırmş olursun. İseviyyet mertebesi itibariyle teşbîh ettiğinde şekillendirmiş,
sûretlendirmiş olursun. İkiside sınırlamadır. İkisi birleşince tevhit olur. Yoksa (Lâ ilâhe illâ Allah) demek kelâmî bir tevhittir.
İşte-Azîzül Hakîm.-Hû-zat âleminde ismi a’zâm. Hû harfi değil-Hû harfinin ifade ettiği mânâ Hüvviyyet-i mutlaka, bu da nasıl bizim hüvviyyetimiz var, Nüfus kağıdı diyoruz. Nefis kağıdı demek o aslında. İnsânı Kûr-ân’da C. Hakk 283 yerde-daha sonraki araştırmalarda 294 yerde nefs olarak insan-ı ifade ediyor. İnsân-ı nefs olarak tanıtıyor. Biz de kendimizi insân olarak değil nefs diye tanıtıyoruz farkında olmadan. pekî bu nüfus kağıdına insân kâğıdı niye demiyoruz. İnsân’ın insân kâğıdı, bak, nefis cüzdanı diyoruz. İnsân cüzdanı niye demiyoruz. Çünkü bizim gerçek vasfımız nefs. Osmanlı’dan da böyle kullanıldığı için böyle geliyor. Peki nefs ne demek? “Rubûbiyyet hükümlerinin tecelli ettiği yer” demek. Bunun en şiddetlisi nefsi emmâre’dir. Bakın şimdi burada bir sır açılıyor. Açık o sır da sıraya giriyor. C. Hakk Rubûbiyyet hükümlerini nefs ismi altında zuhura çıkarıyor. Nefsi emmâre hükmü altında zuhura çıkarıyor. Hadi bakalım şimdi bu nefsi emmâreyi kötüleyelim. Kötülemeyelim de terbiye edelim onu, veya hakkını verelim.
Hani tarikat süresince, şeriat mertebesinde nefs kötü kötü yaptırdı ettirdi diyoruz ya orada doğru, geçerli. Ama nefsin hakikati Rubûbiyyet mertebesinin zuhur mahali olmasıdır. İşte C. Hakk Rubûbiyyet hakikatlerini nefs ismi altında nefsi emmâre ismi altında zuhura çıkarmakta faaliyyete geçirmekte, bu da ne ile oluyor. Bu da Azîz ismi ile oluyor. Cebbariyet ile oluyor. Şimdi burada Cebbar ismi Azîz ismini kullanması gelecek olan Âyetlerdeki faaliyetleri ortaya koyması içindir. Eğer Azîz esmâsı’nı kullanmayıpta yine Alîm ismini kullansa burada faaliyet yani ef’âl âlemindeki faaliyetler kullanılamaz bilgi olarak alınmış olur. Yukarıda bilgi verdiği gibi ama burada tahakkuk başlıyor ne yönden tahakkuk başlıyor.