Veen etluve-lkur-ân(e)(s) femeni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i)(s) vemen dalle fekul innemâ enâ mine-lmunżirîn(e)
(91-92) De ki: "Bana ancak, bu beldenin (Mekke'nin); onu mukaddes kılan ve her şey kendisine ait olan Rabbine kulluk yapmam emredildi. Yine bana, müslümanlardan olmam ve Kur'an'ı okumam emredildi." Artık kim doğru yola girerse yalnız kendisi için girer. Kim de doğru yoldan saparsa, de ki: "Ben ancak uyarıcılardanım."
"Ve Kur'ân'ı okumam emredildi." Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: "Ben sadece uyarıcılardanım."
Neml Suresi 92. ayet, Kur'an tilaveti, hidayet ve dalalet kavramları üzerinden bireysel sorumluluğu ve peygamberin uyarıcı rolünü vurgular. Ayet, bu temel kavramlar aracılığıyla insanın kendi eylemlerinin sonuçlarına katlanacağını ve ilahi rehberliğin önemini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): T-L-V kökü, bir şeyi diğerinin arkasından getirmek, takip etmek anlamına gelir. Kur'an bağlamında ise, onu okumak, lafızlarını takip etmek ve manalarını düşünerek amel etmek demektir. Ayetteki 'etlüve' fiili, sadece okumayı değil, aynı zamanda Kur'an'ın hükümlerine uymayı ve onu rehber edinmeyi de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tilavet' kelimesini 'okumak' ve 'takip etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'en etlüve' ifadesi, peygamberin Kur'an'ı hem lafzen okumakla hem de onun getirdiği mesajı insanlara ulaştırmakla görevli olduğunu mecazi olarak ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, tilavet kavramının sadece fonetik bir okuma eylemi olmadığını, aynı zamanda okunan metnin anlamını idrak etme ve ona göre yaşama boyutunu da içerdiğini belirtir. Neml 92'deki kullanım, peygamberin Kur'an'ı hem okuma hem de onunla amel etme yükümlülüğünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-R-ʾ kökü, 'toplamak' ve 'okumak' anlamlarına gelir. Kur'an, hem sure ve ayetleri toplayan bir kitap olması hem de okunması gereken bir metin olması sebebiyle bu ismi almıştır. Ayetteki 'el-Kur'an' ifadesi, peygamberin tilavet etmekle emrolunduğu, Allah'ın kelamını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'ın sadece bir metin olmadığını, aynı zamanda ilahi bir mesaj ve rehberlik kaynağı olduğunu vurgular. 'El-Kur'an' kelimesi, İslam'ın temelini oluşturan, okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken kutsal metni ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, Kur'an'ın 'okunan' anlamına geldiğini ve Allah'ın kelamının toplanmış hali olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, peygamberin tebliğ etmekle yükümlü olduğu ilahi vahyi işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): H-D-Y kökü, 'yol göstermek' ve 'doğru yolu bulmak' anlamlarına gelir. 'İhtedâ' fiili, kişinin kendi çabasıyla veya Allah'ın yardımıyla doğru yolu bulmasıdır. Ayetteki 'femen ihtedâ', kim Kur'an'ın rehberliğiyle doğru yolu bulursa anlamındadır ve bu hidayetin kişisel bir kazanım olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, hidayet kavramının Kur'an'da merkezi bir rol oynadığını ve Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesiyle gerçekleşen bir süreç olduğunu belirtir. Ayetteki 'ihtedâ', bireyin bu ilahi rehberliği kabul edip ona uyması sonucunda elde ettiği doğru yolu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Halebî, 'ihtedâ' fiilinin, kişinin doğru yolu araması ve bulması çabasını içerdiğini açıklar. Neml 92'deki bağlamda, Kur'an'ı okuyup ona uyan kişinin kendi lehine bir hidayet elde edeceğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): D-L-L kökü, 'doğru yoldan ayrılmak', 'şaşırmak' ve 'kaybolmak' anlamlarına gelir. Ayetteki 'men dalle', kim doğru yoldan sapar, şaşırır ve hidayeti reddederse anlamındadır. Bu, hidayetin zıttı olarak kişinin kendi seçimiyle yanlış yola girmesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dalle' kelimesini 'haktan sapmak' ve 'şaşırmak' olarak açıklar. Neml 92'deki kullanımı, Kur'an'ın rehberliğini kabul etmeyip kendi heva ve heveslerine uyan kişinin durumunu tasvir eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dalal' kavramının, doğru yoldan uzaklaşma ve hakikatten sapma olduğunu belirtir. Ayetteki 'men dalle' ifadesi, bu sapmanın sonuçlarının da kişinin kendisine ait olacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): N-Z-R kökü, 'korkutmak', 'uyarmak' ve 'bir şeyin kötü sonucunu bildirmek' anlamlarına gelir. 'Münzirîn' ise, bu uyarı görevini üstlenen kişilerdir. Ayetteki 'ene minel-münzirîn' ifadesi, peygamberin görevinin sadece insanları uyarmak ve onlara hakikati bildirmek olduğunu, hidayet veya dalaletin sonucunun ise kişiye ait olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'münzir' kelimesini 'korkutan' ve 'uyaran' olarak açıklar. Peygamberin 'münzirîn'den olması, onun insanları Allah'ın azabına karşı uyaran ve onlara doğru yolu gösteren bir elçi olduğunu mecazi olarak ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'inzâr'ın, bir şeyin kötü sonucunu önceden haber vermek olduğunu belirtir. Neml 92'deki 'el-münzirîn' ifadesi, peygamberin insanları ahiret azabına karşı uyaran ve onlara ilahi mesajı tebliğ eden rolünü vurgular.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(27/92) “Ve emir olundum ki, Kur'an'ı okuyayım. İmdi her kim hidayete ererse kendisi için hidayete ermiş olur ve kim de sapıklığa düşürse artık de ki: Ben ancak Allah'ın azabını haber verenlerdenim.” Ayrıca Kûr’ân-ı okumakla emir olunmuştuk. Kim ki, Hâdî isminin gerektirdiği hakikatleri yaparsa, ihtida ederse kendisine emir edilenleri yaparsa. O yapmış olduğu fiil kendi nefsi için hidayet oluşturmuş, etmiş olur. Kûr’ân-ı
Kerîm-i tilâvet etmekle emir olunmuştuk. Sadece Kûr’ân-ı kerîm-i sayfalarla okumaya başladı demek değil, o işin ilk tarafı. Tilâvet, dışarıdaki bütün âlem Kûr’ân-ı kerîm sayfaları, Âyetleri tafsilâtlı Kûr’ân .Karıncasından, her şeyi bir kelime. Dışarıda gördüğümüz her şey, karıncasından, sineğin ucuşundan, böceğinden hepsi Kûr’ân-ın Âyetleri. Allahın mahlûkatı değil mi? Allahın kelimatı bunlar. Kelimât-ı İlâhiyye. Dışarıda gördüğümüz her şey bir kelime. Her kelime de bir mânâ taşımakta. Her mânâ da bir oluşum, bir fiilin ana hatlarını belirtmekte. Bütün bu âlem Kûr’ân-ı Kerîm-i oku diye emir olundun demesi, dışarıdaki Kûr’ân-ı da oku .Kendin olan Kûr’ân-ı da oku. “İkra’ kitabek,” dediği gibi kendi kitabını da oku. Bu okuma da bu emrin içerisindedir. Sadece mushafı şerifi oku demek değildir.
“Elif-lâm-mîm” kitabını da oku.
İnsân-ı Kâmil kitabını da oku. Bunlar bu kitabı okumak için Mushaf-ı şerifi okumak için arap alfebesini bilmek lâzım. Ama dışarıdaki kitabı, büyük kitabı, kitabı A’zâm-ı, bu da büyük kitap, birbirinden farklı değil de, görüntü itibariyle, yoksa hepsi büyük kitap, bu Kûr’ân-ı okumak için arap harflerini gerek yok okumak için. Neye ihtiyaç vardır. Tefekküre ihtiyaç var. Dışarıdaki Kûr’ân-ı okumak daha kolay neden bakın. Gece ve gündüz bizim Âyetlerimizdendir dedi. İşte her bir varlıktan aldığımız birer hisse Kûr’ân-ın bir bölümünü okuyoruz demektir. Ku şun güzelliğini gördüğümüzde, kuşun havada nasıl durduğunu düşündüğümüzde, o sâkin, sâkin duran denizin kısa bir süre içinde rüzgârla nasıl hareketlere dönüştüğünü gördüğümüzde bunlar hep Kûr’ân-ın Âyetlerinin şifre çözülmesi okunması demektir. Bunun için tefekkür gerekmekte. Sonra kendimizi okuyabiliriz. Kalbimiz var. kendi hayatımızı incelediğimizde, çocuklu-ğumuzdan Son nefesimize kadar, baştan sona incelediğimizde, roman, sistem, Kûr’ân oluşturmakta.
Hepimizin hâli birer sistem oluşturmakta. Böylece de Kûr’ân-ı okumamız gerektiği bildirilmektedir. Kim ki Hâdî isminin kapsamına girerse ancak bu kendi nefsi içindir. Kendine yarayacaktır.
“Linefsihi” (nefsi için) diyor. Beşer, Âdem, insân için demiyor. Nefs diyor. (294) yerde nefs’den bahs ediliyor. İnsân-ı vasf ederken, insân diye nefs kelimesini kullanıyor. Nefs oluşumunun bizim üstümüzde büyük hükmü, sahası vardır. Kim ki mudil isminin zuhuru olmuşsa, kim dalâl yönünde yürüyorsa; ey habibim sen onlara de ki. Sen ona ben ancak inzal edicilerdenim, tebliğ ediciyim de onlara. Benim sizin üzerinizde yapacak bir şeyim yok. Ben ancak tebliğ ediyorum, de, onlara. Onlar ister Hâdî, ister mudil istikametinde gitsinler, her iki tarafın da neticesi nefsine çıkacaktır. Hâdî zuhuru olanlarında faydası varsa nefislerine, mudil isminin zararı varsa da gine nefislerine olacaktır. De sen onlara deniyor.