Vekem Ehleknâ min karyetin batirat me'îşetehâ(s) fetilke mesâkinuhum lem tusken min ba'dihim illâ kalîlâ(en)(s) vekunnâ nahnu-lvâriśîn(e)
Biz nimetler içinde şımaran nice memleket halkını helak etmişizdir. İşte kendilerinden sonra içlerinde pek az oturulmuş yurtları! (O yurtlara) biz varis olduk, biz.
Biz, maişetleriyle şımarmış nice memleketi helak etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara biz varis olmuşuzdur.
Kasas Suresi 58. ayet, Allah'ın nimetlere nankörlük eden toplulukları helak etmesini ve onların yurtlarının akıbetini konu edinmektedir. Ayet, helak, nankörlük, mesken ve miras gibi kavramlar üzerinden ilahi adaleti ve dünya hayatının geçiciliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Helak (هلاك), bir şeyin faydasını yitirmesi, bozulması veya tamamen yok olmasıdır. Ayetteki 'ehleknâ' (أَهْلَكْنَا) ifadesi, Allah'ın nimetlere nankörlük eden toplulukları cezalandırarak onların varlığını sona erdirmesi, düzenlerini bozması ve güçlerini ortadan kaldırması anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece fiziksel bir yok oluş değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir çöküşü de ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Helak (هلاك) kelimesi, Kur'an'da genellikle bir topluluğun veya kişinin ilahi bir ceza ile ortadan kaldırılması, gücünün kırılması ve yaşamının son bulması anlamında mecazi olarak kullanılır. Bu ayette 'ehleknâ' (أَهْلَكْنَا), Allah'ın kudretiyle, nimetlere şükretmeyen kavimlerin sonunu getirmesi ve onların varlıklarını sona erdirmesi manasındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Helak (هلاك) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir sonucu olarak ortaya çıkan, bir topluluğun veya bireyin ilahi takdirle yok edilmesi veya cezalandırılması durumunu ifade eder. Bu ayette 'ehleknâ' (أَهْلَكْنَا), nimetlere karşı nankörlük edenlerin, Allah'ın iradesiyle yok oluşunu ve bunun bir ilahi adalet tecellisi olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Karye (قرية), insanların toplandığı ve yerleştiği yerdir. Bu kelime, bazen büyük şehirler için de kullanılır. Ayetteki 'karyetin' (قريةٍ) ifadesi, nimetlere nankörlük eden, belirli bir medeniyete sahip olan ve Allah'ın kendilerine lütfettiği imkanları kötüye kullanan bir topluluğun yaşadığı yerleşim birimini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Karye (قرية), insanların bir araya gelerek ikamet ettikleri yerdir. Kur'an'da bu kelime, hem küçük köyler hem de büyük şehirler için kullanılır. Ayetteki 'karyetin' (قريةٍ), Allah'ın helak ettiği, nimetlere karşı şükürsüzlük eden bir topluluğun yaşadığı, belirli bir medeniyet ve refah seviyesine ulaşmış olan yerleşim yerini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Karye (قرية) kelimesi, Kur'an'da genellikle bir topluluğun yaşadığı, belirli bir sosyal ve kültürel yapıya sahip olan yerleşim birimini ifade eder. Bu ayette 'karyetin' (قريةٍ), Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük eden ve bu yüzden helak edilen bir topluluğun mesken tuttuğu, maddi refaha ulaşmış ancak manevi olarak yozlaşmış bir şehri veya kasabayı temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Batır (بطر), nimetlere karşı şımarıklık etmek, azgınlaşmak ve şükretmemektir. Ayetteki 'batırat' (بَطِرَتْ) ifadesi, o şehrin halkının kendilerine verilen rızık ve refah karşısında şükretmek yerine, azgınlık ve nankörlük göstererek hadlerini aşmalarını anlatır. Bu durum, onların helak edilmelerinin temel nedenlerinden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Batır (بطر), nimetin kendisini değil, nimetin getirdiği refahı kötüye kullanmak, şımarıklık etmek ve şükürsüzlük göstermektir. 'Batırat' (بَطِرَتْ) kelimesi, ayetteki bağlamında, o şehrin halkının kendilerine verilen bol rızık ve rahat yaşam karşısında şükretmek yerine, kibirlenip azgınlaşarak Allah'ın emirlerine karşı gelmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Batır (بطر), nimetin şükrünü eda etmeyip, o nimetle azgınlaşmak ve haddi aşmaktır. Ayetteki 'batırat' (بَطِرَتْ) ifadesi, o şehrin halkının kendilerine bahşedilen refah ve bolluk içinde şükretmeyi unutup, kibir ve gurura kapılarak ilahi sınırlamaları çiğnemelerini ve bu durumun onların helakine yol açmasını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ma'îşe (معيشة), kişinin hayatını sürdürmek için elde ettiği rızık ve geçim kaynaklarıdır. Ayetteki 'ma'îşetehâ' (مَعِيشَتَهَا) ifadesi, o şehrin halkına Allah tarafından bahşedilen bol rızık, refah ve rahat yaşam koşullarını ifade eder. Bu nimetlere karşı gösterilen nankörlük, onların helakine sebep olmuştur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ma'îşe (معيشة), kişinin yaşadığı hayatın tüm yönlerini, özellikle de geçimini sağladığı şeyleri kapsar. Ayetteki 'ma'îşetehâ' (مَعِيشَتَهَا), o şehrin halkının sahip olduğu maddi imkanları, zenginliği ve rahat yaşam tarzını vurgular. Bu, onların şımarıklık ve nankörlük göstermelerine neden olan temel faktördür.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ma'îşe (معيشة) kelimesi, Kur'an'da genellikle bir topluluğun veya bireyin yaşamını sürdürmek için sahip olduğu maddi ve manevi imkanları, geçim kaynaklarını ifade eder. Bu ayette 'ma'îşetehâ' (مَعِيشَتَهَا), o şehrin halkının bolluk ve refah içinde bir yaşam sürdüğünü, ancak bu nimetlere karşı şükürsüzlük ederek azgınlaştıklarını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mesken (مسكن), kişinin ikamet ettiği, yerleştiği ve huzur bulduğu yerdir. Ayetteki 'mesâkinuhum' (مَسَـٰكِنُهُمْ) ifadesi, helak edilen topluluğun geride kalan, boş ve harabe haline gelmiş evlerini, yurtlarını ve şehirlerini anlatır. Bu, onların yok oluşlarının somut bir kanıtıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mesken (مسكن), sükûnet ve huzur bulunan yerdir. Ayetteki 'mesâkinuhum' (مَسَـٰكِنُهُمْ), helak olan kavimlerin yaşadığı, ancak kendilerinden sonra pek az kimsenin yerleştiği, harabeye dönmüş evlerini ve şehirlerini ifade eder. Bu, ilahi cezanın bir sonucu olarak, o yerlerin eski canlılığını yitirdiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mesken (مسكن) kelimesi, Kur'an'da genellikle bir topluluğun yaşadığı, yerleştiği ve barındığı yerleri ifade eder. Ayetteki 'mesâkinuhum' (مَسَـٰكِنُهُمْ), helak edilen kavimlerin geride bıraktığı, artık kimsenin yaşamadığı veya çok az kişinin yaşadığı, boş kalmış evlerini ve şehirlerini mecazi olarak anlatır. Bu, onların varlıklarının sona erdiğinin ve yurtlarının ıssızlaştığının bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vâris (وارث), bir şeyin sahibi olmak, birinden sonra ona sahip olmaktır. Ayetteki 'el-vârisîn' (ٱلْوَٰرِثِينَ) ifadesi, Allah'ın, helak ettiği toplulukların geride bıraktığı her şeye, yani onların yurtlarına ve mallarına gerçek sahip olduğunu, her şeyin nihai sahibinin O olduğunu vurgular. Bu, dünya mülkünün geçiciliğini ve Allah'ın mutlak egemenliğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Vâris (وارث), bir şeyin kendisinden önceki sahibinin vefatı veya yok oluşuyla ona sahip olandır. Ayetteki 'el-vârisîn' (ٱلْوَٰرِثِينَ) ifadesi, Allah'ın, helak ettiği kavimlerin mülklerine ve yurtlarına varis olduğunu, yani onların yok oluşundan sonra bu yerlerin ve nimetlerin gerçek sahibinin Allah olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın her şeyin yaratıcısı ve nihai maliki olduğunu hatırlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Vâris (وارث) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak mülkiyetini ve egemenliğini ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'el-vârisîn' (ٱلْوَٰرِثِينَ) ifadesi, helak olan toplulukların geride bıraktığı her şeyin, en sonunda Allah'a ait olduğunu ve O'nun bu mülklerin gerçek ve ebedi sahibi olduğunu vurgular. Bu, insanın dünya malına olan bağlılığının anlamsızlığını ve Allah'ın kudretini gösterir.
Kasas Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bizler nasıl dünyâ mekânında mesken tutmuş isek rûhumuzda bu madde bedenimizde aynı şekilde mesken tutmuştur, işte Cenâb-ı Hakk (c.c) bu iki mesken tutma da geçicidir dikkat edin onlar yine bize dönecektir demektedir.