Vekîle-d'û şurakâekum fede'avhum felem yestecîbû lehum veraevû-l'ażâb(e)(c) lev ennehum kânû yehtedûn(e)
Onlara, "Haydi ortaklarınızı çağırın!" denir. Onlar da çağırırlar fakat ortakları onlara cevap veremez. Azabı görürler. Keşke onlar (dünyada iken) doğru yola gelselerdi.
"(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınızı çağırın!" denir, onlar da çağırırlar; fakat kendilerine cevap vermezler ve (karşılarında) azabı görürler. Ne olurdu (dünyada iken) doğru yola girselerdi!
Bu ayet, kıyamet gününde müşriklerin ilahlaştırdıkları ortakları çağırmalarını ve bu çağrıya karşılık bulamayışlarını tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, çağrı, ortaklık ve azap temaları etrafında şekillenerek, şirk inancının boşluğunu ve ahiretteki acı sonucunu vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının 'seslenmek, çağırmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'ادعوا' emri, müşriklerin dünyada taptıkları putları veya ortakları, sıkıntı anında kendilerine yardım etmeleri için çağırmaları, ancak bu çağrının boşuna olacağını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin burada 'istimdat' (yardım isteme) anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki çağrı, ilahi bir emirle, müşriklerin taptıkları varlıkların acizliklerini ortaya koymak amacıyla yapılan bir meydan okumadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'شرك' kelimesinin 'ortaklık' anlamına geldiğini ve Allah'a ortak koşmanın, O'nun uluhiyetinde başkalarını pay sahibi kılmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'شركاءكم' ifadesi, müşriklerin Allah ile birlikte taptıkları, O'na denk tuttukları sahte ilahları kasteder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şirk'in, Allah'ın zatında, sıfatlarında veya fiillerinde başkasını O'na ortak kılmak olduğunu açıklar. Ayetteki 'şürekâ' kelimesi, müşriklerin dünyada kendilerine fayda sağlayacağını düşündükleri, ancak ahirette hiçbir güçleri olmayan varlıkları ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'استجابة' kelimesinin 'davete icabet etmek, karşılık vermek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فلم يستجيبوا لهم' ifadesi, müşriklerin çağırdıkları ortakların, bu çağrıya hiçbir şekilde karşılık veremeyeceklerini, çünkü onların cansız ve güçsüz olduklarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'استجابة' fiilinin 'talep edilen şeyi yerine getirmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, müşriklerin ortaklarından yardım taleplerinin karşılıksız kalması, onların acizliklerinin ve ilahlık iddialarının boşluğunun bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عذاب' kelimesinin 'acı veren şey' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın isyancılara verdiği cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'رأوا العذاب' ifadesi, müşriklerin ahirette karşılaşacakları cehennem azabını gözleriyle görmelerini ve bunun getirdiği pişmanlığı anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azab' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, dünyevi veya uhrevi bir ceza biçiminde kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'azab', müşriklerin şirk koşmalarının kaçınılmaz sonucu olan cehennem ateşini ve onun dehşetini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'هداية' kelimesinin 'lütuf ve incelikle doğru yola iletmek' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'لو أنهم كانوا يهتدون' ifadesi, müşriklerin dünyada iken doğru yolu (tevhid inancını) seçmiş olsalardı, ahirette bu azapla karşılaşmayacaklarına dair bir pişmanlık ve hayıflanmayı dile getirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hidayet' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi ve onların da bu yolu benimsemesi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yehtedûn' kelimesi, müşriklerin dünyada iken Allah'ın gönderdiği peygamberler ve kitaplar aracılığıyla gösterilen tevhid yolunu takip etmemiş olmalarının acı sonucunu vurgular.
Kasas Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ مَاذَا أَجَبْتُمُ الْمُرْسَلِينَ
(Ve yevme yunâdîhim fe yekûlu mâzâ ecebtumul murselîn.)