Feḣasefnâ bihi vebidârihi-l-arda femâ kâne lehu min fi-etin yensurûnehu min dûni(A)llâhi vemâ kâne mine-lmuntasirîn(e)
Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah'a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi!
Derken biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek taraftarları olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.
Kasas Suresi 81. ayet, Karun'un helak edilişini ve ilahi kudret karşısındaki acizliğini vurgulamaktadır. Ayet, 'yere batırma' eylemi, 'saray' kavramı, 'yardım eden topluluk' ve 'kendini kurtaranlar' gibi anahtar kavramlar üzerinden ilahi cezanın kesinliğini ve insanın Allah karşısındaki zayıflığını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasef (خسف), bir şeyin yere batması veya batırılması anlamına gelir. Özellikle ayın tutulması için de kullanılır (خسف القمر). Ayetteki kullanımı, ilahi bir ceza olarak Karun'un malıyla birlikte yerin dibine geçirilmesini ifade eder ki bu, onun kibir ve azgınlığının karşılığıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hasef (خسف), burada 'yere batırmak' anlamında mecazi bir kullanımdır. Karun'un ve malının tamamen yok oluşunu, yeryüzü tarafından yutulmasını anlatır. Bu, Allah'ın kudretinin ve azabının şiddetini gösteren bir ifadedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dâr (دار), genellikle ev, konut anlamına gelir. Ancak ayetteki bağlamda Karun'un zenginliğini ve ihtişamını simgeleyen büyük, gösterişli sarayını ifade eder. Onunla birlikte yere batırılması, malının ve mülkünün de helak edildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dâr (دار), bir yerin etrafında dönülen veya ikamet edilen mekan anlamındadır. Karun'un 'dâr'ı, onun zenginliğinin ve dünyevi gücünün sembolüdür. Ayetteki kullanımı, sadece bir ev değil, aynı zamanda onun tüm ihtişamını ve dünyevi varlığını kapsayan bir yapıyı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fie (فئة), bir topluluğun bir kısmı, bir grup veya cemaat anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Karun'un sahip olduğu zenginliğe ve güce rağmen, Allah'ın azabına karşı ona yardım edebilecek hiçbir destekçi grubunun olmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fie (فئة), bir topluluktan ayrılan veya bir araya gelen küçük bir grup demektir. Burada, Karun'un dünyevi gücüne dayanarak kendisine destek olacağını düşündüğü hiçbir topluluğun, ilahi takdir karşısında ona fayda sağlayamayacağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر), düşmana karşı yardım etmek, destek olmak anlamına gelir. Ayette, Karun'un Allah'ın azabına karşı kendisini savunacak veya kurtaracak hiçbir yardımcısının olmadığını ifade eder. Bu, ilahi kudretin mutlaklığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nasr (نصر) kavramı Kur'an'da genellikle Allah'ın müminlere verdiği yardım ve zafer anlamında kullanılır. Ancak bu ayette, Karun'un durumunda, Allah'a karşı hiçbir kimsenin ona yardım edemeyeceği, yani ilahi iradenin önüne geçilemeyeceği vurgulanır. Bu, dünyevi gücün acizliğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Müntasır (منتصر), 'nasr' kökünden türemiş olup, yardım gören veya kendi kendine yardım eden, kendini kurtaran anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Karun'un ne başkalarından yardım alarak ne de kendi gücüyle ilahi azaptan kurtulabilecek durumda olmadığını belirtir. Bu, onun tam bir çaresizlik içinde olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İntisâr (انتصار), birinden yardım istemek veya kendi kendine yardım etmek, zafer kazanmak anlamlarına gelir. Ayetteki 'minel-müntasırîn' ifadesi, Karun'un ilahi azap karşısında ne dışarıdan bir yardım alarak ne de kendi çabasıyla kurtulabilecek kimselerden olmadığını vurgular. Bu, onun mutlak yenilgisini ifade eder.
Kasas Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Konyalı M.Vehbi’nin “Büyük Kûr’ân Tefsiri” isimli eserinden ilgili kısımları aktaralım;
Kaarûn'un helâkine birçok sebepler varsa da Kazî, Taberi, Ni-sâbûrî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran son sebep şöyledir :
Zekât Âyeti ahkâmına tevfikan Hz. Mûsâ Kaarûn'dan malının zekâtını isteyince Kaarûn kendi vermekten imtina' ettiği gibi Benî İsrail'i teşvik eder ve «Size Hz. Mûsâ her ne emrettiyse tuttunuz. Şimdi de malınızı elinizden almak ister. Bunun çaresini düşünmeli» der. Çünkü; her türlü ezayı Hz. Mûsâ'ya reva görmekten çekinmez bir münafıktı. Binaenaleyh; bir fahişeye Hz. Mûsâ'ya bayram günü mele-i nâsta iftira etmek üzere bin dinar verir ve Kaarûn Hz. Mûsâ'ya bu iftirayı yapmakla Benî İsrail'in zihnini iğfal ve itaattan çıkaracağım zannıyla ömrünün âhir günü bayram mevkiine kemâl-i azamet ve gururla gelir, Mûsâ (a.s.) vaazının zinaya müteallik bahsinde zina eden kimseyi recmederiz deyince Kaarûn »Sen zina edersen dahi hüküm öyle midir?» der. Hz. Mûsâ da «Evet. Benim hakkımda da hüküm böyledir deyince Kaarûn «Benî İsrail senin hakkında filân hatunla zina etti diyorlar» dedi, hatunu çağırdı. Lâkin hatun doğruyu söyleyip Kaarûn'un iftira etmek üzere kendisine bin dinar verdiğini açıktan beyan etmekle Kaarûn'u rüsvâ ve Hz. Mûsâ'yı tebrie etti. Cenab-ı Hakkın hakkı izhar ettiğine şükrolmak üzere Hz. Mûsâ secdeye
kapandı, Kaarûn'un helâkini Rabbisinden istedi. Cenab-ı Hak arzı Hz. Mûsâ'-nın emrine muti' kıldı. Benî İsrail Hz. Mûsâ tarafına geçti. Kaarûn'un yanında yalnız iki kişi kaldı. Mûsâ (a.s.) arza emretti. Kaarûn'un olduğu taraf hareket etti, Kaarûn yere battı. Benî İsrail'in süfehası «Hz. Mûsâ Kaarûn'un malına tama' etti. Helâkine sebep oldu» demeleri üzerine Hz. Mûsâ kendiyle beraber Kaarûn'un bilcümle emvalinin batmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etti, bilûmum malı da beraber battı, herkes şerrinden kurtuldu. Çünkü, hiçbir eseri kalmadı, ancak helâki; ilâyevmilkıyam âleme darb-ı mesel olarak kaldı. Zira; nifakın neticesi helâk ve felâkettir. İşte âlemde her zaman ehl-i imânâ ya karşı bir takım münafıklar bulunmaktadır.