Ve-in tukeżżibû fekad keżżebe umemun min kablikum(s) vemâ ‘alâ-rrasûli illâ-lbelâġu-lmubîn(u)
"Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. Peygambere düşen apaçık tebliğden başka bir şey değildir."
Eğer (size tebliğ edileni) yalan sayarsanız, bilin ki sizden önceki birçok milletler de yalan saymışlardı. Peygambere düşen yalnız açık bir tebliğdir.
Ankebût Suresi'nin 18. ayeti, inkarcılığın tarihsel bir olgu olduğunu vurgularken, peygamberin görevinin sadece açık bir tebliğ olduğunu belirtir. Ayet, 'yalanlamak' ve 'tebliğ' kavramları üzerinden peygamberlik misyonunun temelini ve muhatapların sorumluluğunu dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezeb' (كذب) kelimesinin asıl anlamının, bir şeyin gerçeğe aykırı olduğunu söylemek veya inanmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'tükezzibû' (تُكَذِّبُوا۟) fiili, peygamberin getirdiği mesajı ve dolayısıyla Allah'ın ayetlerini yalanlama, inkâr etme anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece sözlü bir yalanlama değil, aynı zamanda kalben reddetmeyi de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tekzîb' (تكذيب) kelimesini, bir şeyi inkâr etmek ve ona inanmamak olarak açıklar. Ayetteki 'tükezzibû' (تُكَذِّبُوا۟) ifadesi, muhatapların peygamberin getirdiği hakikatleri reddetme eylemini mecazi olarak değil, doğrudan bir inkâr fiili olarak ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'k-z-b' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'hakikati reddetmek', 'Allah'ın ayetlerini inkâr etmek' ve 'peygamberleri yalanlamak' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'tükezzibû' (تُكَذِّبُوا۟) ifadesi, muhatapların peygamberin tebliğ ettiği ilahi mesajı kasıtlı olarak inkâr etme durumunu vurgular ve bu eylemin geçmiş ümmetlerde de görüldüğüne dikkat çeker.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kezzebe' (كذب) fiilinin, bir şeyi yalan saymak, onu doğru kabul etmemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kezzebe ümemün' (كذب أمم) ifadesi, önceki toplulukların kendi peygamberlerinin getirdiği hakikatleri ve mucizeleri reddetme, onlara inanmama eylemini açıkça ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tekzîb' (تكذيب) kelimesinin, bir sözü veya haberi yalanlamak, onu doğru kabul etmemek olduğunu ifade eder. Ayetteki 'kezzebe' (كذب) fiili, geçmiş ümmetlerin peygamberlerin tebliğ ettiği ilahi mesajları ve uyarıları inkâr etme, onları asılsız bulma tavrını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ümmet' (أمة) kelimesinin, aynı zaman diliminde yaşayan veya aynı dine mensup olan insan topluluğu anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ümemün' (أُمَمٌ) ifadesi, farklı zamanlarda yaşamış, kendilerine peygamber gönderilmiş ve bu peygamberleri yalanlamış çeşitli toplulukları kapsar, böylece inkarcılığın tarihsel bir süreklilik arz ettiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ümmet' (أمة) kelimesinin, bir peygamberin davetine muhatap olan veya belirli bir inanç etrafında toplanan cemaat anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ümemün' (أُمَمٌ) kelimesi, geçmişte yaşamış ve peygamberlerin tebliğine karşı inkarcı bir tutum sergilemiş farklı insan topluluklarını ifade ederek, şimdiki muhataplara bir uyarı niteliği taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'resûl' (رسول) kelimesinin, bir mesajı veya haberi iletmek üzere gönderilen kişi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'er-Resûl' (ٱلرَّسُولِ) ifadesi, Hz. Muhammed'i kasteder ve onun görevinin sadece Allah'tan aldığı vahyi insanlara ulaştırmak olduğunu, hidayet veya saptırmanın kendi elinde olmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'resûl' (رسول) kelimesinin, Allah tarafından insanlara gönderilen, vahiy alan ve bunu tebliğ eden kişi olduğunu açıklar. Ayetteki 'er-Resûl' (ٱلرَّسُولِ) kelimesi, peygamberin misyonunun sınırlarını çizerek, onun sadece bir aracı olduğunu ve muhatapların inkârından sorumlu olmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'belâğ' (بلاغ) kelimesinin, bir şeyin hedefine ulaşması veya bir mesajın muhatabına eksiksiz bir şekilde iletilmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-belâğu' (ٱلْبَلَـٰغُ) ifadesi, peygamberin görevinin, Allah'ın vahyini insanlara açık ve anlaşılır bir biçimde ulaştırmakla sınırlı olduğunu, hidayetin Allah'a ait olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'belâğ' (بلاغ) kelimesinin Kur'an'da 'mesajı ulaştırma', 'tebliğ etme' ve 'yeterli olma' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'el-belâğu' (ٱلْبَلَـٰغُ) kelimesi, peygamberin sorumluluğunun sadece ilahi mesajı insanlara açıkça duyurmak olduğunu, bu mesajın kabul edilip edilmemesinin muhatapların iradesine bağlı olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mübîn' (مبين) kelimesinin, 'açıklayan, açıklığa kavuşturan' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-mübîn' (ٱلْمُبِينُ) ifadesi, peygamberin tebliğinin sadece bir ulaştırma değil, aynı zamanda hakikati açıkça ortaya koyan, şüpheleri gideren ve anlaşılır bir tebliğ olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mübîn' (مبين) kelimesini, 'açık ve belli olan' olarak açıklar. Ayetteki 'el-mübîn' (ٱلْمُبِينُ) ifadesi, peygamberin tebliğinin, muhatapların anlayabileceği, delilleriyle birlikte sunulan, hiçbir kapalılık içermeyen bir tebliğ olduğunu gösterir.
Ankebût Sûresi
“Ve-in tukezzibû fekad kezzebe umemun min kablikum vemâ ‘alâ-rrasûli illâ-lbelâgu-lmubîn(u)” (29/18)
“Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. Peygambere düşen apaçık tebliğden başka bir şey değildir.” (29/18)
Yalanlarsanız sizler ilk yalancılar olmayacaksınız. Onların akibetleride Kûr’ân-ı kerimde tafsilatıyla geçmektedir.
“Kezzebe” yalanlama kelimesi “Ke” “Ze” “Be” den oluşmaktadır. Yalanlama kök harfleri “Ke” sen ve kün (ol) “Ze” sahip, “Be” ise birlikte risalet – irsal dir. Senin ol muradı ile varlığında bulunan risalet birlikteliğini zahirde tasdik etmeyerek yalanlamaktır. (Murat Derûni)
“Lekad câekum rasûlun min enfusikum”
“Min enfusikum” ifâdesinin iki yönü vardır, bir yönü “sizin cemaâtiniz içerisinden sizin benzeriniz bir peygamber geldi”, diğer yönü ise “öz varlığınız olan nefsinizden size bir resûl geldi” dir. Kişilerin özünde bulunan “venefahtü” hakikati ile ulûhiyet ve risâlet mertebelerini, abdiyyet mertebesinden idrak ettiğinde ve bu hakikatin risalet mertebesinden yansıdığını da, idrak ettiğinde kendi nefsinden/içinden kendisine rasul gelmiş olur. İşte bu anlayış gerçek ma’nâda bireysel risâlet hakikatinin kendi idrakinde ve sadece kendine ait bir zevkî yaşantı olmasıdır.[20] “ İz- -T-B- ” Genel olarak efendimiz (s.a.v.) in insanlık içinden geldiğini ifade ettiği gibi diğer yönü itibariyle;
Lekad câekum rasûlun min enfusikum; And olsun kendi içinizden (nefsinizden) resül (irsal edici) geldiği bildilirilmektedir. Âyet sayısal değeri 128 kendi içinde toplamı 11, sure sayısı ilave edilse 128+9= 137 yine 11 Hz. Muhammed mertebesini vermektedir.
Nefsinizden resül gelmeside bir eğitim işidir. İrfan mektebi 12. ders Hakikat-i Muhammedi bölüminde bu hakikat anlatılmıştır;
Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesin de Mi’rac-ı nı yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikleri kemâle erdirsin.[21] “ İz- -T-B- ” Zât-i açılımdan, Resül-irsal edici haberi ulaştıranın vazifesi teliğden başka bir şey değildir. (Murat Derûni)