İnnemâ ta'budûne min dûni(A)llâhi evśânen vetaḣlukûne ifkâ(en)(c) inne-lleżîne ta'budûne min dûni(A)llâhi lâ yemlikûne lekum rizkan febteġû ‘inda(A)llâhi-rrizka va'budûhu veşkurû leh(u)(s) ileyhi turce'ûn(e)
"Siz, Allah'ı bırakarak ancak putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah'ı bırakarak taptıklarınızın size hiçbir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah'ın katında arayın. O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz."
"Siz Allah'ı bırakıp sadece birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin. Ancak O'na döndürüleceksiniz."
Ankebût Suresi'nin 17. ayeti, tevhid inancının temelini oluşturan ibadet ve rızık kavramlarını ele almaktadır. Ayet, Allah'tan başkasına ibadet etmenin anlamsızlığını ve rızkın yalnızca Allah katından geldiğini vurgulayarak, kulluk ve şükür vazifesini hatırlatmaktadır. Dilbilimsel olarak, 'ibadet', 'put', 'iftira', 'rızık' ve 'dönüş' gibi anahtar kavramlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'abd' kelimesinin asıl anlamının 'boyun eğme ve alçak gönüllülük' olduğunu belirtir. 'İbadet' ise bu boyun eğmenin en üst derecesidir ve sadece Allah'a mahsustur. Ayetteki 'ta'budûne' fiili, müşriklerin Allah'tan başkasına, yani putlara gösterdikleri bu aşırı boyun eğme ve tapınma eylemini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ibadet' kavramını Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak inceler. Ona göre ibadet, sadece ritüelistik eylemlerden ibaret olmayıp, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve itaat halini de kapsar. Ayetteki kullanım, putlara yöneltilen bu teslimiyetin yanlışlığını ve sadece Allah'a yöneltilmesi gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vesen' kelimesinin 'put' anlamına geldiğini ve cahiliye Araplarının taptığı heykelleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'evsânen' kelimesi, müşriklerin Allah'ın yerine koyduğu, hiçbir güç ve kudreti olmayan cansız varlıklara tapınmalarını açıkça ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'evsân' kelimesini 'Allah'tan başka ibadet edilen şeyler' olarak açıklar. Bu, sadece somut heykelleri değil, aynı zamanda Allah'ın dışında ilahlaştırılan her türlü varlığı veya kavramı da kapsayabilir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin taptığı somut putlara işaret edilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ifk' kelimesinin 'bir şeyi asıl yönünden çevirmek, saptırmak' anlamına geldiğini ve bu nedenle 'yalan' ve 'iftira' için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'tahlukûne ifken' ifadesi, putlara tapmanın ve onlara ilahlık atfetmenin, Allah hakkında uydurulmuş büyük bir yalan ve iftira olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ifk' kelimesini 'yalan, iftira, uydurma söz' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, müşriklerin putlara tapınarak ve onlara güç atfederek, gerçek dışı ve asılsız iddialarda bulunduklarını, yani bir yalan uydurduklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'rızk' kelimesinin 'Allah'ın kullarına verdiği her türlü nimet' olduğunu belirtir. Bu, sadece maddi gıdayı değil, aynı zamanda manevi faydaları da kapsar. Ayetteki 'lâ yemlikûne leküm rızkan' ifadesi, putların rızık verme gücüne sahip olmadığını, bu gücün yalnızca Allah'a ait olduğunu kesin bir dille ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rızk' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve Allah'ın yaratılmışlara bahşettiği her türlü lütfu ifade ettiğini belirtir. Ayette, rızkın kaynağının putlar değil, yalnızca Allah olduğu vurgulanarak, insanların rızık taleplerini sadece O'na yöneltmeleri gerektiği mesajı verilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rücû'' kelimesinin 'geri dönmek' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle ahirette Allah'a dönüşü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ileyhi turce'ûne' ifadesi, bu dünyadaki amellerin karşılığını görmek üzere herkesin eninde sonunda Allah'a döneceğini ve O'nun huzurunda hesap vereceğini hatırlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'rücû'' kavramının hem maddi hem de manevi anlamda geri dönüşü ifade ettiğini açıklar. Kur'an'daki kullanımı ise genellikle ölümden sonraki diriliş ve Allah'a hesap vermek üzere dönüş anlamındadır. Bu ayetteki kullanım, ibadet ve şükür emrinin ardından gelerek, bu emirlerin ahiretteki dönüşle olan ilişkisini ve sorumluluğu pekiştirir.
Ankebût Sûresi
“İnnemâ ta’budûne min dûni(A)llâhi evsânen vetahlukûne ifkâ(en) inne-llezîne ta’budûne min dûni(A)llâhi lâ yemlikûne lekum rizkan febtegû ‘inda(A)llâhi-rrizka va’budûhu veşkurû leh(u) ileyhi turce’ûn(e)” (29/17)
“Siz, Allah’ı bırakarak ancak putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah’ı bırakarak taptıklarınızın size hiçbir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah’ın katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (29/17)
Evsân, tekili vesendir. Taş ve saireden tapılan herhangi bir şey (fetiş) ki, "esnâm"dan daha geneldir.[17]
Bir önceki âyette İbrâhim (a.s.) ın kavminden haber verilmişti. Onlarda puta tapıyorlardı.
إِذْ قَالَ لأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي
أَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ
(İz kâle liebîhi ve kavmihî mâ hezihîttemâsîlülletî entüm lehe âkifüne)
21/52. “O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki:
Nedir bu heykeller ki, siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsunuz?”
(Temâsil) “Temsiller” Putlar. Heykeller. Resim ler. Sûretler. Semboller. Tasvirler.“Nedir bu heykeller” yâni bunların sizin yanınızda ne kıymeti olabilir.? Diye sormaktadır. Aslında İbrâhîm (a.s.) onların ne olduğunu hakikatleri itibari ile biliyordu. Ancak onların anlayış ve yönelmeleri itibari ile babasını ve kavmini onlardan men etmeye çalışıyordu. Gerçekte men edilme onlardan-temsiller’den değil onları, anlayışlarından dolayı men etmekteydi.
Aslında “Tevhîd-i Ef’âl” mertebsi idrakinde bütün varlık zuhurlarının Hakk’ın birer isimlerinin zuhuru olduğu anlayışı itibari ile her zuhurda Hakk’ın gayrı olmadığından, bu yönüyle onlara yönelmek suç unsuru olmaz. Suç unsuru tek ve belli zuhurlara yönelmektir. Ancak onların anlayışı itibari ile hakk’ın zuhuru sadece kendi ürettiklerinde ve gökyüzünde gördükleri bazı yıldazlara Ulûhiyyet ve Rubiyyet isnâd etmeleri ve diğerlerini ayrı görmeleri men edilme sebebi olmuştur. İşte asıl putperestlik budur. Hakk’ın zuhurlarını bir birinden ayırıp onları ayrı ayrı görmek ve kendilerini müstakil varlıklar zannederek (Esmâül Hüsnâ)nın bütünlüğünü bozmak suçun en büyüğüdür. İsmine kesret ve (şirk) denir. En büyük günahtır.
“siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsu-nuz?” Onlara tapınmakla büyük günah olan (şirk) i işlemeye devam ediyorsunuz. İşte şirk’in hakikati “Tek”i çok ve sevdiğini-yöneldiğini “tek-yegâne” görmektir.[18] “ İz- -T-B- ”
Bilinen hadisedir, İbrâhim a.s. onlar nefsi eğlencelerine gittiklerinde onlara bir oyun oynamış ve tüm putlararı baltayla kırıp, baltayıda en büyünün boynuna asmış. Ve bunu kim yaptı diye sorduklarında belki o yapmıştır ona sorun diye cevap vermiştir.
Kabe’nin putlarının ismi de Lat, Menat ve Uzza idi. Mekke’nin fethinde Efendimiz s.a.v. hz. Ali k.v.c yi sen beni taşıyamazsın diyerek omuzuna çıkarmış ve tüm putları kırmıştır.
İşte her iki hadiseden de hiçbir şeye, hatta kendilerinide korumaya muktedir olmadıkları anlaşılmaktadır.
“Temasil” “Te” Ente sen, Senin misalini yani kendi benzerini o putta görüp temsil ettirmendir.
Bu âyette ise “Evsan ve tekili Vesen” dir. Ev-san dığın Ve senlik yani benlik yani hayali beden evi putundur. Varlık verere hakk’ın varlığına ortak koşmaktır. (Murat Derûni) İnsan-ı Kamil ile yolumuza devam edelim;
Bütün noksan sıfatlardan temiz olan yüce Hak: Allah adını insana bir ayna yapmıştır...
Bu manayı yüzüne baktığı zaman anlar... Bilir... Hem de gerçeğe dayanan bir ilimle... Özellikle:
-"Var olan Allah imiş... onunla birlikte bir şey yok imiş..." Cümlesi ile ifade edilen mananın gerçek yüzüne geçer...
Oyüze geçer geçmez, kendisine bir keşif kapısı açılır... O keşif sayesinde görür ki:
İşitmesi, Allah'ın işitmesi...
Görmesi, Allah'ın görmesi...
Konuşması, Allah'ın konuşması...
Hayatı, Allah'ın hayatı...
İlmi, Allah'ın ilmi...
İradesi, Allah'ın iradesi...
Kudreti, Allah'ın Kudreti...
Evet... Görür ve anlar ki: Kendinde bulunan bütün bu duygular, asaleten yüce Allah'ındır...
Yine bilir ki: Kendindeki o duyguların cümlesi; bir mecaz, bir ariyet, emanet olarak kendisinde...
Hem hakikat yönünde; hem de mülk olarak... Ne varsa, hepsi Allah'ın...
Bu manayı, bir âyet-i kerime ile açalım:
-"Allah, sizi de, yaptığınız işleri de yarattı..." (37/96) Bir başka yerde ise... Şöyle buyruldu:
-"Siz ancak putlara kulsunuz... Böylece iftira yaratır durumdasınız..." (29/17) Görülüyor ki, manalar birleşti: Kul yaratıyor; Allah yaratıyor...
Şimdi düğümü çözelim: Sanki bir şeyi kullar yaratıyor; ne var ki, aslında o şeyi yaratan Allah'tır...
Yaratma işi: Kullarda, mecaz yolu ile ve emaneten bağlanmıştır... Ne var ki, hem mülkün sahibi oluşu, hem de tam bir bağlantı ile Allah'ındır.
Derin bir mana kapısı açtık... Daha da ineceğiz... Dinleme ve anlama gücüne sahip olarak dinle...
Bütün bu anlatılanlar, bir zevk işidir... Böyle olunca, bu yüce ismin aynasında yüzüne bakan bir kimse: Zevk olarak bu ilmi elde eder...
Anlatılan zevke erdikten sonra da, o kimsede, tevhid ilmi çeşidinden vahidiyet ilmi vardır...
Her kim anlatılan makama yerleşirse:
-Allah...
Diye çağırana icabet edip cevap veren olur... Çünkü o: Allah isminin mazharıdır...
Bundan sonra o kimse, bir yükselme kaydeder; yok olma durumu kederini siler; İlme doğru safa seyrini, varlığı bir gerekli varlık halini alırsa... Sonunda, yüce Allah onu, kıdem zuhuru ile sonradan olma kirinden de temizlerse... İşte o zaman, Allah isminin aynası olur... Buna misal: İki aynanın karşılıklı duruşu gibidir... Böyle olunca da, o aynada ne varsa... Bu aynada da o olur...
Bu makama varan kimse için duanın kabul olunma ihsanı yapılır... Kim için dua ediyorsa... Allah o duayı kabul eder... Kime darılıyorsa... Allah ona darılır... Kimden razı ise... Allah ondan razı olur...
Bu makamı bulan kimsede, tevhid ilmi çeşidinden, ahadiyete kadar ne varsa... Mevcuttur... Ahadiyetten yukarısı değil...
Bu anlatılan makamın sahibi ile zatî tecelliye eren kimse arasında bir incelik vardır... Şöyle ki:
Bu makamın sahibi, yalnız fürkanı okur...- Sıfatlar âlemini okur manasına alınabilir...-
Zatî tecelliye eren kimse ise... Nazil olan cümle kitapları okur...
Bu manadaki inceliği anla...[19] “ İz- -T-B- ”