Yu'ażżibu men yeşâu veyerhamu men yeşâ(u)(s) ve-ileyhi tuklebûn(e)
O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Ancak O'na döndürüleceksiniz.
O, dilediğine azab eder, dilediğine rahmet eder. Ancak O'na döndürüleceksiniz.
Ankebût Suresi'nin 21. ayeti, Allah'ın mutlak kudretini ve iradesini vurgulayarak azap ve rahmetin O'nun dilemesine bağlı olduğunu, nihayetinde tüm varlıkların O'na döneceğini ifade eder. Ayet, ilahi irade, ceza, merhamet ve dönüş kavramları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesini 'acı veren şey' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle dünyevi veya uhrevi cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yu'azzibu' fiili, Allah'ın mutlak iradesiyle dilediği kimseye ceza verebileceğini, bu cezanın O'nun adaletinin bir tecellisi olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azâb'ı 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' anlamından türeterek, cezanın kişiyi arzu ettiği şeylerden alıkoyduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın dilediği kimseyi rahmetinden veya iyilikten mahrum bırakarak cezalandırması anlamını taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'meşîet'i 'irade' ile eş anlamlı kullanır ve Allah'ın dilemesinin mutlak olduğunu vurgular. Ayetteki 'men yeşâ'u' ifadesi, azap ve rahmetin dağıtımında Allah'ın hiçbir şeye bağlı olmayan, tam ve sınırsız iradesini ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'meşîet' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak egemenliğini ve her şeyin O'nun dilemesine bağlı olduğunu gösteren merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Ayetteki 'men yeşâ'u' ifadesi, Allah'ın azap ve rahmet konusundaki nihai karar verici olduğunu, hiçbir dış etkenin O'nun iradesini sınırlayamayacağını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'rahmet'i 'nimet ve ihsan' olarak açıklar. Ayetteki 'yerhamu' fiili, Allah'ın dilediği kimseye lütuf ve ihsanda bulunarak onu bağışlaması ve esirgemesi anlamını taşır, bu da O'nun geniş rahmetinin bir göstergesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rahmet'i 'kalbin yumuşaması ve iyilik dileme' olarak tanımlar ve Allah'a nispet edildiğinde 'ihsan ve nimet verme' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın dilediği kuluna merhamet edip onu azaptan kurtarması ve cennetine koyması gibi geniş bir anlamı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kalb' kökünün 'bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'tuklebûne' fiili, tüm insanların ölümden sonra diriltilerek hesap vermek üzere Allah'ın huzuruna döndürüleceklerini, yani hallerinin değişeceğini ve O'na geri döneceklerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kalb' kökünün Kur'an'da genellikle 'geri dönüş, ahiretteki dönüş' anlamında kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'ileyhi tuklebûne' ifadesi, tüm varlıkların nihai durağının Allah olduğunu, O'na hesap vermek üzere geri döneceklerini ve bu dönüşün kaçınılmaz olduğunu açıkça belirtir.
Ankebût Sûresi
“Yu’azzibu men yeşâu veyerhamu men yeşâ(u) ve-ileyhi tuklebûn(e)” (29/21)
O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Ancak O’na döndürüleceksiniz. (29/21)
Şimdi şeriat ve tarikat mertebesinde kulun varlığı geçerlidir, kul müstakil bir varlık ki diğer mertebelerde öyle ama görünüş farklılığı ile kul kendi istiklaliyle Cenab-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu programı eksi veya artı uyguluyor, eksi uyguladığı zaman Cenab-ı Hakk’ın gazabını çekmekte artı uyguladığı zaman merhametini celb etmektedir. İşte bu merhametini celb etmesi onun iyi kul Cenab-ı Hakk’ın onun üstünde يَشَاۤءَ iyi dilemesini ortaya getiriyor. Yani Allah bizatihi ben bunu böyle yaptım da ötekini öyle yaptım cebri cebren bir şey yapmamış oluyor. Yani o يَشَاۤءَ dileme ayetini yani dileseydim çok yerde vardır, eğer Allah dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı diyor. Allah dileseydi bütün insanların kalplerine hidayet verirdi, diyor dileseydi diyor. İşte buradaki dilemeyi kulların çalışması neticesinde kullar çalışmadığı için onlara hidayet vermedi bir kısmına verdi çalışanlara bir kısmına da vermedi, ama Allah’ın dilemesini kulun fiiline bağlamış oluyor. Allah doğrudan doğruya eğer derse ki biz tabi ki o soru ortaya geliyor o zaman demek ki günah ehli cehennem ehlini Allah dilememiş ki iyi vasıfta olmasını dilememiş ki neticede cehenneme gitmiş diledikleri de cennete gitmiş o zaman bir özellik bir şeylik olmuyor mu? Ayrımcılık olmuyor mu? Diye soru çıkıyor, tefsirler fazla buralara girmezler Allah’ın kudreti her şeyin üzerinde mutlaktır. O dilediğini yapar, diyorlar, dilediğini cehenneme koyar, dilediğini cennetine koyar diye böyle bir yuvarlak izah şekliyle bırakırlar.
İşte bunu böyle bilmemiz lazımdır evvela çünkü karşımıza gelen kimsenin hangi mertebede olduğunu anladığımızda ondan sonra onun mertebesine göre konuşmamız gerekiyor. İşte irfaniyette buradadır, karşımıza gelen kimse belirli bir seviye almışsa bizim ona şeriat mertebesinden vereceğimiz cevap onu karşılamaz. Ama o nezaketen dinler gider, bir daha da uğramaz, ama onun bulunduğu mertebeden veya ulaşmaya çalıştığı mertebeden eğer o, o mertebede mutlak bulunmuş olsa zaten onu çözmüştür. Çözmüş olması lazımdır o mertebenin hakikatini, oraya doğru yükselmeye çalıştığından ve miraç üzerinde olduğundan onu yukarıya çekmek için o dilediği yerden cevabını vermek gerekiyor. Şimdi Hakikat ve Marifet mertebeleri itibariyle baktığımızda ki onlar birbirine yakın şeriat ile tarikat aşağı yukarı aynı hüküm içerisinde hakikat ile marifet bir başka onların üstünde bir hüküm içerisindedir. “İz-T.B.”
“ileyhi tuklebûn” ona kalb olacasınız. Ona değişeceksiniz. Sözlükte “bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek ve değiştirmek” anlamına gelen kalp yani haliniz değişecek hayali varlığınız, hakk’ani varlığınıza dönüşecektir gibi anlaşılmaktadır. (Murat Derûni)