Kul sîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe bedee-lḣalk(a)(c) śümma(A)llâhu yunşi-u-nneş-ete-l-âḣira(te)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
De ki: "Yeryüzünde dolaşın da Allah'ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter."
De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır." Gerçekten Allah her şeye kadirdir.
Ankebût Suresi'nin 20. ayeti, Allah'ın yaratma kudretini ve ahiret dirilişini anlamak için yeryüzünde dolaşmayı ve tefekkür etmeyi emretmektedir. Ayet, başlangıçtaki yaratılış ile ahiret yaratılışı arasındaki bağlantıyı vurgulayarak Allah'ın her şeye gücünün yettiğini bildirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seyr (سير), bir şeyin hareket etmesi, yürümesi demektir. Ayetteki 'sîrû' emri, yeryüzünde dolaşarak Allah'ın kudret delillerini müşahede etmeyi, ibret almayı ve tefekkür etmeyi teşvik etmektedir. Bu, sadece fiziksel bir hareket değil, aynı zamanda zihinsel bir yolculuktur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'sîrû' ifadesi, mecazi olarak düşünmeyi, ibret almayı ve Allah'ın yaratışındaki hikmetleri araştırmayı ifade eder. Yeryüzünde dolaşmak, Allah'ın kudretinin ve yaratılışının delillerini görmek içindir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek, ölçüye göre yapmak ve yoktan var etmektir. Ayetteki 'bedee'l-halk' (yaratmaya başladı) ifadesi, Allah'ın evreni ve içindeki her şeyi ilk defa, örneksiz bir şekilde yaratmasını anlatır ve bu, ahiret yaratılışının da mümkün olduğunun delilidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Halk, bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın başlangıçtaki yaratma eylemini vurgular ve bu eylemin, ahiret yaratılışı için bir kanıt teşkil ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'halk' kavramı, Allah'ın mutlak yaratma gücünü ve evrendeki her şeyin O'nun iradesiyle var olduğunu ifade eder. Bu ayette, 'halk'ın başlangıcı, Allah'ın kudretinin bir göstergesi olarak sunulur ve ahiret dirilişinin de bu kudretle gerçekleşeceğine işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İnşâ (إنشاء), bir şeyi yoktan var etmek, onu meydana getirmektir. Ayetteki 'yünşi'ü' fiili, Allah'ın ahiret yaratılışını, yani ölüleri diriltmesini ve yeni bir hayatı başlatmasını ifade eder. Bu, ilk yaratılış gibi, Allah için kolay bir eylemdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Neş'e (نشأة) ve inşâ (إنشاء), bir şeyi ortaya çıkarmak, var etmek demektir. 'Yünşi'ü' fiili, Allah'ın ahiret hayatını, yani ikinci yaratılışı gerçekleştireceğini vurgular. Bu, ilk yaratılışın bir benzeri veya devamı olarak anlaşılmalıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Neş'e (نشأة), bir şeyin başlangıcı, ortaya çıkışı demektir. 'En-neş'etü'l-âhireh' (النشأة الآخرة), ölümden sonraki ikinci yaratılışı, yani dirilişi ifade eder. Ayet, Allah'ın ilk yaratılışı başlattığı gibi, ahiret yaratılışını da gerçekleştireceğini belirtir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Neş'e, bir şeyin varlığa gelmesi, ortaya çıkmasıdır. 'En-neş'etü'l-âhireh', kıyamet sonrası diriliş ve ebedi hayatın başlangıcıdır. Ayet, Allah'ın ilk yaratılıştaki kudretini delil göstererek, ahiret yaratılışının da O'nun için zor olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kudret (قدرت), bir şeyi yapmaya gücü yetmek, muktedir olmaktır. 'Kadîr' (قدير) ise, her şeye gücü yeten, mutlak kudret sahibi demektir. Ayetteki 'innallâhe alâ külli şey'in kadîr' ifadesi, Allah'ın ilk yaratılışı ve ahiret yaratılışını gerçekleştirmede hiçbir engelle karşılaşmayacağını, mutlak kudret sahibi olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kadîr ismi, Allah'ın sınırsız gücünü ve iradesini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın hem ilk yaratılışı başlatma hem de ahiret yaratılışını gerçekleştirme konusundaki mutlak yetkinliğini pekiştirir. Hiçbir şey O'nun kudretinin dışında değildir.
Ankebût Sûresi
“Kul sîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe bedee-lhalk(a) sümma(A)llâhu yunşi-u-nneş-ete-l-âhira(te) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)” (29/20) De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta halk etmeyi nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki halk etmeyi yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (29/20)
Bir gün kadar sabret ki, o fikir ve hayâl bir hicabsız kanat açsın!
Fikir ve hayâlin perdesiz kanat açtığı gün, yevm-i kıyâmettir; ve yevm-i kıyâmet üç nevi’dir: Birisi, umûmiyyetle “mevt-i ıztırârî” hâlidir. Nitekim, “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyurulmuştur. İkincisi, “kıyâmet-i kübrâ’’dır ki, sûret-i âlemin fezâda bozulması hâlidir. Nitekim âyet-i kerîmede, (İbrâhîm, 14/48) ya’ni “O günde ki, arz ve semâvât arz ve semâvâtın gayrine tebeddül eder ve Vâhid-i Kahhâr olan Allah’a bu halde zâhir olurlar” buyurulur. Üçüncüsü, insân-ı kâmilin “fenâ-fillâh” ve “bakâ-billâh” hâlidir, şimdi, “mevt-i ıztırârî’’ vukûunda havâss muattal olup, rûh âlemi keşf olacağından, ölen kimsenin nazarında âlem-i sûret ve semâ ve yıldızlar ve felek kaybolur ve başka bir âlem zâhir olur. Ve o âlemde herkes kendi fikir ve hayâlinin iç yüzünü, suret perdesi olmaksızın müşâhede eder. “Kıyâmet-i kübrâ” vuküunda ise, fezâda sûret-i arz bozulup, kesîf cisimler didilmiş yün gibi dağılır ve anâsır letâfet kesb eder ve neş’et-i rûhâniyye gâlib olan bir âlem zâhir olur. Nitekim, (Ankebût, 29/20) “Ey Nebiyy-i zîşânım de ki: Arzda geziniz, halk nasıl başladı görünüz; sonra Allah Teâlâ neş’e-i âhireti inşâ eder" âyet-i kerîmesinde bu hâle işâret buyurulur. Ve bu güneş sistemimizin görüntüsünün bozulmasına dönük olduğundan, ay ve güneş ve yıldızlar vaz’iyyetlerini kaybedip, bu karışıklık ve dağınıklık içinde görünmez bir hâle gelirler. Ve zuhûr bâtına intikâl edip, rûh sahiplerinin tamamı mevt-i ıztırârî (zaruri ölüm) hâli vâki’ olup, rûhâniyyet âlemi açılır. Bu hâl, “fenâ-fillâh” ve “bekâ-billâh” mertebelerinde insân-ı kâmil de mevt-i ıztırârîden önce gerçekleşir.[22]
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisinden aktarılan bilgiler.
ALLÂH lafzı Kurân-ı Kerimde 2697 yerde geçmektedir.
Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslâm ansiklopedisi cilt 2 sayfa 484
Abdül kerim Cili İnsan-ı Kâmilde.
Allah= Ulûhiyet-i Şöyle tarif etmektedir.
Ulûhiyet=Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumağa Ulûhiyet adı verilir.
Muhyidd-ini Arabi ise Allah’ın, ma’nası’nı tarif ederken!
“İsmüzzat cemiüssıfat esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezâtte cem’inin ahadiyyetine Allah, denir.”
“Yani! Zatının ismi, bütün sıfatlarının, zıt isimlerinin ve zat-i sıfatlarının hepsinin birliğine, Allah,” denir. Diye ifade etmiştir.
Allah= Ulûhiyet-in, iki tarif hali vardır. Birisi, “Zât-ı mutlak” diğeri ise, “Zât-ı mukayyet”tir.
“Zât-ı mutlak”ın, bilinmesi beşer idrakinin oraya ulaşması nümkün değildir, sadece tarif babında ifade edilebilir.
“Zât-ı mukayyet” yani belirli suret ve şekillere bürünerek- o hal ile kayıtlanarak, ancak teşbih-benzerlik hakikati ile kulun dimağında bir suret almaktadır, Bu âlemdeki bütün suretler bir sıfatı veya ismi yönüyle zuhura çıkmış olur, bu husus yaratma değil, “zâhir ismi ile zuhura çıkmasıdır.” Kur’an-ı Kerîmde Allahtan bahseden ayetlerin bir kısmında, “ben veya biz yaptık” diye geçer, bu tür ayetler zat-i kendi lisanındandır. Diğerleri ise tarif babında Allah (c.c.) şöyle söyledi böyle yaptı gibi, başka bir mertebeden izahi anlatımlardır.
“Zât-ı mukayyet” Yönü ile, Efendimizin anlatışıyla. Hadis-i şerifte, “Rabb-ımı taze bir delikanlı suretinde gördüm” Teşbih yönüyle. Diğer bir hadis-i şerifte ise, “o bir nurdur nasıl görülür.” Tenzih yönüyle. Diye ifade edilmiştir. Bu ifadelerin biri zat-ı mutlak yönünden, diğeri ise, zat-ı mukayyet yönünden’dir.
Her iki yönü ile “ALLAH” zat ismiyle anılır. İsminin geçtiği yerdeki tarifine göre, hangi mertebeden ifade edildiği irfaniyetle anlaşılmış olur. İlâh-i mertebeler bilinmez ise, hayal veya duygu yönü ile “ALLAH” ismi ile hatırlanmış olur.
“Ve ne fahtü fihi min ruhi” (15-29) “O’na ruhumdan üfledim” kelâmı ilahisi, mutlak zatından Rububiyyet mertebesi itibari ile, mukayyed zuhurunadır.
Geçmiş satırlarda belirtildiği gibi, tarif babında.
“Allah edemi kendi sureti-Ulûhiyyet-üzere halketti,” bilgisi verilmiştir. “İz—T-B-“
Ebced sayı değerleri ile Allah isminin sayı değerleri (67) dir. Bunun toplamı ise, (6+7=) (13) dür. Bu da Hakikat-i Muhammedidir. (6) altı cihettir. (7) ise sıfat-ı subutiye’dir. Ayrıca (67) mülk suresinin sayı değeridir. Bu sayının tersi olan (76) ise insan suresinin sayı değeridir. Bu şekilde, büyük ve küçük âlemler olan iki mertebeyi de kuşatmıştır.
Ulûhiyyet, Mutlak zatında, âlemlerden gani ve mutlak tenzihte kendisinin bilinmesinin mümkün olmadığı “kudsiyyet ve mukaddesiyyetinde, bütün âlemlerin Efendisi sahibi yöneticisi ve bu âlemlerin her mertebesinde “Zât-ı mıkayyed-teşbih” yönü ile o mertebesinin gereği ile zuhurda olanıdır.
Ehlûllahtan birine! “Bu âlemde Allah-ı görmek mümkünmü!” Diye sorulduğunda, o’da, “Görmemek” mümkünmü? Diye çok güzel İrfani bir cevap vermiştir. Ancak bu görüş “Zât-ı mukayyet” yönüyledir.
“Zât-ı mutlak” yönüyle bilinmesi görülmesi, beşer idrakinin oraya ulaşması nümkün değildir, sadece tarif babında ifade edilebilir. “İz—T-B-“