Vevehebnâ lehu ishâka veya'kûbe vece'alnâ fîżurriyyetihi-nnubuvvete velkitâbe veâteynâhu ecrahu fî-ddunyâ(s) ve-innehu fî-l-âḣirati lemine-ssâlihîn(e)
Ona (İbrahim'e) İshak'ı ve Yakub'u bahşettik. Onun soyundan gelenlere peygamberlik ve kitab verdik. Ayrıca ona dünyada mükafatını da verdik. Şüphesiz o, ahirette de salih kimselerdendir.
O'na İshak ve Yakub'u bağışladık. Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik. Onu dünyada mükafatlandırdık. Şüphesiz o, ahirette de salihler (zümresin)dendir.
Bu ayet, Hz. İbrahim'e verilen nimetleri ve onun soyundan gelenlere bahşedilen peygamberlik ve kitap gibi lütufları ele almaktadır. Ayet, İbrahim'in hem dünyada hem de ahiretteki konumunu vurgulayarak, ilahi lütuf ve mükafatlandırma temalarını işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vehb (وَهْب), bir şeyi karşılıksız olarak vermektir. Allah Teâlâ'dan geldiğinde bu, lütuf ve ihsan anlamı taşır. Ayetteki 'vehebnâ' ifadesi, Allah'ın Hz. İbrahim'e İshak ve Yakub'u bir lütuf olarak bahşettiğini, bu çocukların İbrahim'in kendi çabasıyla değil, ilahi bir ihsanla verildiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vehb, Allah'ın kullarına karşılıksız olarak verdiği şeydir. Bu ayette, Allah'ın İbrahim'e çocukları bahşetmesi, O'nun kudretinin ve lütfunun bir göstergesidir. Mecazi olarak, bu, Allah'ın bir nimeti ve ihsanıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zürriyet (ذُرِّيَّة), bir kişinin soyundan gelenleri ifade eder. Hem tekil hem de çoğul için kullanılır. Bu ayette 'fî zürriyyetihî' (onun soyunda) ifadesi, Hz. İbrahim'in neslinden gelenlere peygamberlik ve kitap verildiğini, yani bu lütfun sadece İbrahim'e değil, onun soyuna da şamil olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zürriyet kelimesi, 'zerra' (tohum ekmek, saçmak) kökünden gelir ve neslin yayılmasını ifade eder. Kur'an'da genellikle peygamberlerin soyu için kullanılır. Burada, İbrahim'in soyundan gelenlerin ilahi bir seçime tabi tutulduğunu ve peygamberlik ile kitabın onlara verildiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nübüvvet (نُبُوَّة), 'nebe' (haber) kökünden gelir ve Allah'tan haber getiren, yani peygamberlik makamını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın İbrahim'in soyuna nübüvveti vermesi, onların ilahi mesajı taşıyıcılar olarak seçildiğini ve bu görevin onlara tevdi edildiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nübüvvet, Kur'an'da Allah ile insanlık arasındaki iletişimin temel aracı olarak merkezi bir kavramdır. Peygamberler, Allah'ın iradesini insanlara bildiren elçilerdir. Ayetteki 'nübüvvet'in İbrahim'in soyuna verilmesi, bu soyun ilahi rehberlik ve tebliğ misyonunu üstlendiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kitap (كِتَاب), 'ketb' (yazmak, toplamak) kökünden gelir ve yazılı metin anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiyleri, ilahi kanunları ve hükümleri içeren kutsal metinleri ifade eder. Ayetteki 'el-Kitâb', İbrahim'in soyuna verilen ilahi rehberliği ve şeriatı temsil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kitap kelimesi, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir; bazen belirli bir kutsal kitabı (Tevrat, İncil, Kur'an) ifade ederken, bazen de genel olarak ilahi vahyi ve yazılı kanunları kapsar. Burada, nübüvvetle birlikte zikredilmesi, İbrahim'in soyuna hem peygamberlik görevinin hem de bu görevi destekleyen ilahi metinlerin verildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecr (أَجْر), bir işin karşılığı olarak verilen bedeldir. Hem dünyevi hem de uhrevi mükafatlar için kullanılır. Ayetteki 'ecrahu' (onun mükafatı), Hz. İbrahim'in Allah yolundaki çabalarının, sabrının ve teslimiyetinin karşılığında kendisine dünyada verilen nimetleri ve ahiretteki yüksek mertebesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ecr, bir fiilin neticesinde hak edilen karşılıktır. Allah'ın kullarına verdiği ecr, O'nun adaletinin ve lütfunun bir tecellisidir. İbrahim'e dünyada verilen ecir, onun peygamberlik görevi ve tevhid mücadelesinin bir sonucu olarak bahşedilen bereket ve huzurdur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salih (صَالِح), 'salah' (doğruluk, iyilik) kökünden gelir ve her türlü iyiliği, doğruluğu ve faydalı olmayı ifade eder. 'Sâlihîn' ise, hem kendileri için hem de başkaları için iyi ve doğru olanı yapan, Allah'ın emirlerine uygun yaşayan kimselerdir. Ayetteki 'min es-sâlihîn' ifadesi, Hz. İbrahim'in ahirette de bu seçkin ve mükafatlandırılmış kullar arasında yer alacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Salih kavramı, Kur'an'da imanın pratik tezahürü olarak önemli bir yer tutar. Salih amel, sadece ibadetleri değil, aynı zamanda toplumsal fayda sağlayan, ahlaki ve etik değerlere uygun her türlü eylemi kapsar. İbrahim'in 'sâlihîn'den olması, onun hem imanının sağlamlığını hem de bu imanı hayatına yansıtan örnek bir şahsiyet olduğunu gösterir.
Ankebût Sûresi
“Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûbe vece’alnâ fîzurriyyetihi-nnubuvvete velkitâbe veâteynâhu ecrahu fî-ddunyâ ve-innehu fî-l-âḣirati lemine-ssâlihîn(e)” (29/27) Ona (İbrahim’e) İshak’ı ve Yakub’u bahşettik. Onun soyundan gelenlere peygamberlik ve kitab verdik. Ayrıca ona dünyada mükâfatını da verdik. Şüphesiz o, ahirette de salih kimselerdendir. (29/27)
Bilindiği gibi aslı itibariyle, İbrâhîm (a.s.) iki ana dallı bir kök’e (sak) a benzer önceliği olan kolundan İsmâiliyyet-i, diğerinden de İshakiyyet-i oluşturmuştur. İsmâîliyyet bâtından yürüyüp, Muhammediyyet’te, kemâle ulaşmıştır. İshâkiyyet ise İsevîlik ile sona ermiştir. Yâni o taraftan gelen kol tepeye Yâni mi’râc’a-“Esrâ” ya ulaşamamış “isr” de kalmıştır. İşte onlara “Esrâ” dan bir dalın, yâni bir kolun uzanması lâmdır ki o dala-kola tutunarak onlarda “Esrâ” ehli olsunlar. Aslında bu dal-el onlara her zaman uzanmış haldedir ki, Ezân-ı Muhammed-î ile ardı arkası kesilmeksizin her an onlar da davet edilmektedirler. Ancak şartı Allah-ı kabul etmekle birlikte Hakikat-i Muhammedîyye’nin zuhur mahalli olan (Sûret-i Muhammediyye) nin de kabul edilmesi lâzım gelmektedir.
Kendilerinin de varlık kaynağı olan Hakikat-i Muhammediyyenin zuhur mahalli olan, (Sûret-i Muhammediyye) yi kendilerine gelen “benî İsrâil” peygamberlerine kıyasen onlar gibi sâdece bir mertebenin zuhur mahalli olduğunu zan etmelerinden ve böyle dar anlayışlı bir kıyas yapmalarından, kendilerinin dahi hayat kaynağı, varlıklarının sebeb ve varoluş hakikat-i olan hakikat-i muhammediyye yi kabul etmediklerinden kendilerini “Rûhsuz kalıplar” haline dönüştürüp sadece dış - madde varlıklarıyla yaşayan, rûhen yaşamayan sûretler olarak kalmalarına sebeb olmaktadırlar.[30] “ İz- -T-B- ”